Hafıza ve hayallerimiz arasına bir ip gerer Emine Sevgi Özdamar.

SANAT

İpte Yürümek

2016 yılında kendisiyle yapılan bir röportajın açılış sorusuna fıkra anlatarak başlar Emine Sevgi Özdamar: “Bir kadın ya da bir erkek, cambaz, ipin üzerinde yürüyor. Altta ona bakan iki kişi var. Biri diyor ki: Biliyor musun ne kadar az para kazanıyor, bu tehlikeli iş için? Öbürü de diyor ki: Parayı düşünseydi, düşerdi.” [1] Özdamar’a yöneltilen soru metinlerinin dil, kimlik, göç, kültürlerarasılık gibi birçok açıdan tartışılması hakkında ne düşündüğü ile ilgiliydi. Bunlar üzerine düşünmediğini, düşünürse düşeceğini söylüyor fıkra ile. Ona göre yazma işi de ipte yürümeye benziyor zaten. “Bir cümle yüzünden mesela bir gece uyuyamıyorsun, ertesi gün alıyorsun geri, sonra tekrar gece uyanıp o kelimeyi yerine koyuyorsun. Bu da biraz o ipte yürümek gibi. Kelimeler de ipten yere düşer çünkü. Onun yere düşmemesi için tekrar hissedip, ritmin böyle olması gerektiğine kendi başına karar verip yapıyorsun. Yapabiliyorsun.”[2]

 

1946’da Malatya’da doğan Emine Sevgi Özdamar, 19 yaşında Türkiye’den ilk kez ayrılarak bir buçuk yıl kalacağı Berlin’e gider. Üç ay fabrikada çalıştıktan sonra bir tiyatro okuluna yazılır. Tiyatro çalışmalarına İstanbul’a döndükten sonra da devam eder. Almanya’ya ikinci ve temelli gidişi ise 12 Mart 1971 darbesinin ardından olacaktır. Berlin’e geri döner ve Volksbühne’de Benno Besson’un asistanı olarak çalışmaya başlar.

 

*

 

Emine Sevgi Özdamar bazı konuşmalarında ve kitaplarında ölüler listesinden bahseder.[3] Babaannesine göre ölülerin ruhlarını hatırlamak cennetin kapısını aralamaya yararmış. Çocukluğunda bir liste yapar sürekli uzayan; dolaştığı mezarlıklarda gördüğü isimlerle başlayan, gazete haberlerinde ya da romanlarda yer alan ölülerin isimleri ile devam eden. Bu liste çocuklukta kalır kalmasına ancak ölüler ile olan bağı hem hayatında hem yapıtlarında belirleyici unsurlardan biridir.

 

71’de Berlin’e geri dönmeden önceki ruh hâli de ölülerin/ ölümlerin etkisi altındadır: “İstanbul’da yürürken manavlardaki meyveleri görüp şaşırıyordum. Bu narın, bu üzümün bu rezil hayatta işi ne, kimin ağzına tad verebilir ki ? İnsanlar ortadan kaybettiriliyor, fotoğraf oluyorlardı. Babalardan önce oğullar ölüyordu. Anneler babalar ellerinde fotoğraflar çocuklarımız nerede diye soruyorlar. Ülke ölüyor, herkesi gebertecekler, herkesin fotoğrafını çekmeliyim.”[4]

 

Yapıtları söz konusu olduğunda ise insan kitap yazarak belki de ölüleri akla getirmeyi ister diye düşünür. Hatta hiç karşılaşmadığı anneannesini Hayat Bir Kervansaray kitabı içinde görmesi, kendisine anneannesini görmek için mi bu romanı yazdığı sorusunu sordurur. “Mesela benim anneannemin olmayışı, onun bir fotoğrafı olmayışı, çok genç -30’lu yaşlarında falan- ölüşü, benim sorgulamam ‘Niye ? Niye ? Niye ben anneannemi görmedim? Niye? Nasıl bir kadındı? Kocasının dört karısı vardı, buna nasıl dayanıyordu?”[5] Hayatındaki kadınların varlıkları da yoklukları da önemlidir yazar için. Örneğin ilk romanını yazarken bu kadınların ikisinin sesi bizzat yazma sürecine dahil olur: kendisine karşı şefkatli davranmaya ihtiyaç duyduğunda babaannesinin sesi, radikal olma ihtiyacı hissettiğinde ise annesinin sesi ağırlık kazanır kendi kendiyle konuşmalarında.[6]

 

*

 

Yazar 70’lerin başında yani Türkiye’de faşizmin yoğunlaştığı dönemde kendini “kelimeleri hastalanmış biri “olarak tarifler. Kendi dilinde mutsuz biridir.[7] Tiyatro ve Brecht ona güç verir vermesine ama Berlin’e gitmeye karar vermesinin nedeni kendisini ve kelimelerini iyileştirmektir. Çünkü “o zamanlar Türkiye’de kelime, ölüm demekti. İnsan kelimeler yüzünden vurulabilir, işkence görebilir, asılabilirdi.”[8] Almanya’da yaşamaya başladığı zaman, hangi dilde yazacağı üzerine bile düşünmemiştir.[9] Burada bir araya getirdiği Almanca kelimeler beş yılın sonunda Hayat Bir Kervansaray adı altında roman olarak yayınlanır. Çocukluk romanıdır bu yapıt, zira anlatıcı da hikayesini anlatmaya anne karnından başlar. Kitapta annesinin, babaannesinin, mahalledeki kadınların varlıklarını kuvvetli bir şekilde duyumsar okuyucu. Romanın sonunda da karakter Almanya yolcusu olarak bindiği trende, kompartmanı paylaştığı orospulara emanet edilir annesi tarafından. [10]

 

 

 

Mutterzunge isimli öykü kitabının Türkçe baskısı ilk kez 2013 yılında yayınlanır. “Kitabıma Annedili adını verdim. Dil derken kastettiğim, konuşulan dil değil, annemin ağzındaki dildi; bedenin sıcak bir parçası, konuştuğum dilin, duygularımın, çocukluğumun, gençliğimin sevgi kaynağı.”[11] Karin Karakaşlı’nın deyimiyle bu öyküleri okurken “masalla modern zaman gerçekleri arasında  sürükleniriz.”[12] Anlatıcı ilk öykü boyunca annedilini hangi anda kaybettiğini sorgular. Karakterin bu anı hatırlama çabası, okuyucuyu kimi zaman İstanbul’da bir polis karakoluna, kimi zaman Almanya’da şehirlerarası yolculuk yapan bir tren lokantasına götürür. Peş peşe sıralanan tüm bu anlar yitirişin yavaş yavaş gerçekleştiği duygusunu verir. Yine de başlangıcı kendi dilinde mutsuz olduğu zamanlarla ilişkilendirebiliriz. Artık annesinin dili ona yabancı bir dil olarak görünürken, kendini evinde hissettiği Almancada ise “kelimelerinin çocukluğu yoktur.” [13] Fakat bu durum Almanca yazmasına ya da tiyatro yapmasına engel olmaz.

 

*

 

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde yaşayan Ermenilerle yapılan mülakatların yer aldığı bir derlemenin “Malatya’da Ermeni Olmak” bölümünde şu cümlelere rastlarız: “Kayınvalidem 93 yaşında öldü ama pek öyle anlatmazdı. Hep derdi ki ‘dereye düşmüşüm, ölmemişim.’”[14] Bu alıntı beni Emine Sevgi Özdamar’a götürüyor; onun hakkında yazma arzumu da aydınlatıyor. Özdamar hayatında ve eserlerinde büyük önem atfettiği babaannesini şöyle anlatır: “Babaannemin yedi çocuğu ölmüştü, kendisinin çok günahı olduğunu sanıyordu, çünkü çocukları böyle arka arkaya ölünce acısından çok sigara içmiş de, çok günah işlemiş, ama çocukları melek olup gelip onu içtiği sigaralar yüzünden tam cehenneme düşerken kurtaracaklarmış. Bazen oturduğu yerden birdenbire kalkar, kollarını havaya kaldırır, bağıra bağıra ‘Aboo Aboo, o Ermeni gelinleri kendilerini nasıl köprülerden attılar, o Ermeni gelinleri kendilerini nasıl köprülerden attılar!’ der, sonra gider, bir sigara alır, oturur, başı yerde içerdi.”[15] Emine Sevgi Özdamar için kağıt bir hatırlama mekanı, tanıklık alanıdır. [16]  Bu yüzdendir ki babaannesinin sesinde Ermeni kadınların suskunluğunu buluruz. Kelimelerinde birçok kadının hikayesi iç içe geçmiştir. Sanki hafıza ve hayallerimiz arasına bir ip gerer Özdamar; edebiyat ve tarih alanlarında karşılaştığımız egemen sözün ötesine ulaşabilmek için de okuyucuyu bu ipin üzerinde yürümeye davet eder.

 

 

 

 

[1] Murat Şevki Çoban, « Kendimi sahneye koymak istedim », 30.05.2016

https://t24.com.tr/k24/yazi/esozdamar,731

[2] Murat Şevki Çoban, « Kendimi sahneye koymak istedim », 30.05.2016

https://t24.com.tr/k24/yazi/esozdamar,731

[3] Bkz. Hayat Bir Kervansaray kitabı & 10 Mayıs 2016 Boğaziçi Chronicles etkinliği.

[4] https://bogazicichronicles.boun.edu.tr/content/e-sevgi-ozdamarin-bogazici-chronicles-icin-hazirladigi-yaziyi-sizlerle-paylasiyoruz

[5] Murat Şevki Çoban, « Kendimi sahneye koymak istedim », 30.05.2016

https://t24.com.tr/k24/yazi/esozdamar,731

[6] Murat Şevki Çoban, « Kendimi sahneye koymak istedim », 30.05.2016

https://t24.com.tr/k24/yazi/esozdamar,731

[7] « Emine » Sevgi Özdamar, Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan, Çev. Fikret Doğan, İletişim Yayınları, 1.Baskı 2012, İstanbul, s.19.

[8] « Emine” Sevgi Özdamar, Aynadaki Avlu, Çev. Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, 2012, İstanbul, s.100.

[9] “Emine” Sevgi Özdamar, Aynadaki Avlu, Çev. Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, 2012, İstanbul, s.102.

[10] E. Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray, Çev. Ayça Sabuncuoğlu, Turkuvaz Kitap, 1.Basım, 2008, İstanbul, s. 280.

[11] Emine” Sevgi Özdamar, Aynadaki Avlu, Çev. Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, 2012, İstanbul, s.129.

[12] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5480/saclarinin-yarisini

[13] Rollin Marie-Simone. Emine Sevgi Özdamar, La vie est un caravansérail, Prix littéraire Ingeborg Bachmann 1991. In: Hommes et Migrations, n°1153, avril 1992. Les Turcs en Alsace. pp. 60-62.

[14] Ferda Balancar, Sessizliğin Sesi : Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor, Hrant Dink Vakfı Yayınları, 3.Baskı 2014, İstanbul, s.58.

[15] https://bogazicichronicles.boun.edu.tr/content/e-sevgi-ozdamarin-bogazici-chronicles-icin-hazirladigi-yaziyi-sizlerle-paylasiyoruz

[16] Murat Şevki Çoban, « Kendimi sahneye koymak istedim », 30.05.2016

https://t24.com.tr/k24/yazi/esozdamar,731

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKnock, Knock, Neo.
Knock, Knock, Neo.

Matrix bir trans alegorisi olarak önümüzde nasıl bir dünya açıyor?

Bir de bunlar var

Akıl dışı bir adalet
Önemli İşlerden Daha Önemlisi: Saul Leiter’ın Eskiz Defteri
Cuma Şarkıları 34

Pin It on Pinterest