Oğlanlar sahiden de yasını bir uygarlık gibi taşıyordu. Tuhaf olan kadınlardı.

ECİNNİLİK

İmparatorluğun Çöküşü

 

“Alnından ölüm terleri fışkıran Abdullah Efendi olduğu yere çöktü ve sahibinin ölümü için ağlayan sadık bir köpek gibi, orada kendi varlığının ölümüne ağladı.”

-Abdullah Efendi’nin Rüyaları / Ahmet Hamdi Tanpınar.

 

 

 

Öldüğünde, bir imparatorluk yıkılıyordu sanki. Bu, sadece yüz küsur sene yaşamış, heybetli, uzun boylu, aksi bir adamın öylece çekip gitmesi değil, tüm bir yaşamın çatırdayarak sona ermesi, başımıza yıkılması gibiydi. Hep baharat kokularıyla mı hatırlayacağız seni? Baharat kokularıyla ve Sur’la iç içe geçmiş küçük dükkanınla. Oysa ailedeki kadınların daracık odalarında katlandığı kasvetin son buluşuydu ölümün. Ne yaşandıysa yaşandı, diyecekti kadınlar ve yaşanan her şey, o küçük dükkanın çevresinde dağınık hayaletler gibi dolanacaktı. Şimdi ardında bıraktığın mirasla hepimizin yüzleşme zamanı geldi. Geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma sırası bizdeydi. Artık baharat kokularının ardına saklanamazdık. Ölümünle birlikte, imparatorluğumuzun çöküşünü kabul etmeli ve yeni bir yol çizmeliydik. Şehrin yıkıntıları arasında, geçmişimizin izlerini taşıyarak, ama aynı zamanda ondan koparak, yeni bir kimlik inşa edecektik.

 

-Yanılmışım!

 

Bir yanılgı var, sonu yok, süresiz, bıçak gibi dönüyor insanın içinde. Kendinden sakındığın yanılgıdan nasıl kurtulursun? Yanılgı, bir kucaklaşmayı ya da yüzleşmeyi mi zorunlu sayar?  Nasıl başlar bir yanılgı? Nasıl bir yere varmaz üstelik?

 

***

 

Cenaze evinde hepimiz uslu uslu oturduk. Bazılarımızın gizli gizli sigara içmekten belirginleşmiş kemikleri vardı. Sende aranan inceliği bulamayışımızın komikliği vardı. Annelerimizi eve dönmemenin güzelliğine inandıramamanın başarısızlığı vardı. Kaybettiğimiz fırsatların, şehirlerin, sokakların ve insanların soğuk suratları vardı.
Her türlü etkiye bilinçle karşı konulabileceğini sandığımız için artık bir çırpıda sayabildiğimiz kamçı izlerimiz vardı.Makyajsızdık, hepimizin kendine has güzelliği vardı ve geçmişin ağırlığını taşıyarak, geleceğe doğru ilerlemeye takatimiz kalmamıştı. İmparatorluğun çöküşü gibi gelen bu ölüm, bizde ne endişe ne de umut uyandırmıştı. Kadınlar, kendileri için nelerin değişeceğini merak etmiyorlardı. Nelerin, nasıl ve neden değişmeyeceğini de. Kendi aralarında paylaştıkları kederin sessizliğini savuşturmak için mutfağa kaçıyorlardı. Kimseye hesap sormuyorlardı. Kimi zaman birbirleriyle kavga edecek gibi olsalar da öfkelerine ket vurmayı başarıyorlardı. Gelen akrabaların yas evindeki varlıklarından bunaldıklarında, biraz sessizleşiyorlardı. Cenaze işlerine kendilerini adıyor, çay dolduruyor ve yoruluyorlardı.

 

İmparatorluğun çöküşü, bizim için bir dönüm noktası olamadı. Artık eskisi gibi devam edemeyiz, demedik. Senin mirasınla, geçmişin izlerini silmeye yeltenmedik. Oysa onları kabul etmeye ve yeni bir gelecek için militanca ilerlemeye ilk kez bu kadar yakındık. Dükkan, bütün “güzel aile hatıralarına” çekilmiş komik bir nanik gibi, birkaç gün kepenkleri inik bir şekilde Suriçi’nde bekledi. Ama dükkanın kokusu, sadece ve yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda olasılıkların var olduğu bir geleceği temsil etmeye yetmedi.  Baharatların kokusu, etrafa yayılarak, bir zamanlar dolu olan ambarı belleklerimize kazıdı. Sadece bizi kırbaçlayan sahnelerle dolu bir boşluk deposunu. Haksızlıkların kirli, karanlık, nemli kilerini.

 

***

 

Ben gömleğini aldım, bir başkası takkeni, bir diğeri şalvarını. Ne kadar zor öldüğünden söz ettik. Fotoğraflarını çoğalttılar. Ömrünü geçirdiğin kadın, mezarının başında seninle güzel bir anı hatırlamaya çalışırken, ağzından birkaç küfür kaçırdı. Güldük. Kaburgasını tutuyordu, çünkü sana bakarken ve ev işlerine koştururken kendini sakatlamıştı. Duras; ağlamak ve yası kendi başına bir uygarlık gibi taşımak gerektiğini söylemişti. Ölüm anılarının uygarlığı gibi. Eco da tersini. Küçük düşürücü bir sınır olarak görmüştü çünkü ölümü. Kocaman kazandaki yas yemeğinin başını beklerken, ikisine de hak verdim. Oğlanlar sahiden de yasını bir uygarlık gibi taşıyordu. Tuhaf olan kadınlardı. Ölüm, yas ve kayıpla ilgili kavrayışımı değiştirebilirsem, aklım bu birkaç günü idare etmeye yetecek kadar tutarlı bir kişilik üretecek, dedim. Ölümünü kadınların özgürleşmesinin zorunlu bir koşulu olarak görmeyi bırakırsam, bu yanılgı daha az ağır gelecek. Ölümünü ve imparatorluğun çöküşünü, rüzgarda savrulan baharat tozlarının sessiz dansına benzetirsem, sakinleşeceğim. Her biri, havada bir an için kararsızca süzülecek ve sonra da farklı yönlere savrulacak. Rüzgarın esintisiyle dağılan bu baharat tozları, senin ruhunla birlikte özgürce uçuşup kendi yolunu bulacak. Meyveleri, kuruyemişleri, salça çuvallarını ve geçmişin izlerini ardında bırakacak.

 

***

 

İmparatorluğun içinde, bunu sana söyleyebilmenin bir dili yoktu ama babalarının yarattığı kapanın içinde büyümüş kadınlar, dedelerinin hatıralarını taşımanın da ağırlığını hissederler. Onların gerçekte kim olduklarını merak ederler. Bu merakla yapılacaklar bellidir: acıyı düşünceye çevir, yaz, akşam mezarlıkta günün birikmiş yağmurundan kurtulamamış bir ağaç bul, dokun, iç, şişeyi toprağa bırakma. Hatırlamayı unut. Unutanı hatırla. Islak toprağı Lorca ile tanıştır. Ölüleri rahatsız etme. Pantolon giy. Çünkü etek giyince yere değip toprağı ardından sürüklüyorsun. Ve ölüler huzursuz huzursuz kıpırdıyor bacaklarının altında. Her yer gibi, Kürdistan’da da mezarlıkların belli bir düzeni var. Onların huzurunu kaçırma.

 

***

 

Şimdi sonsuzluk gibi bir şeyle arana, zamanın tırnakları girdi.

Şimdi sen de anlıyorsun, yaşam öyle tik tak ilerleyen bir şey değil.

Şimdi biliyorsun, bu hakiki bir ölüm değil.

Ölü bir ölüm.

Can acıtmıyor.

Üzüntü duymayı engelliyor.

Geride bıraktığın kıyafetlerin giyilmesine neden oluyor. Ama hiçbir kadını bunun için cezalandırmıyor.

 

 

 

Ana görsel: Anri Sala, Legenda Aurea Inversa (VII, fragment 2), 2023.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZI

YKill Your Darlings!
Kill Your Darlings!

Dünyanın onun yankısıyla söylenceler ve hikâyelerle dolup taştığını hayal etmek bir an için ona güzel göründü. Kelimelerin, eş gördükleri müziklere Echo’nun sesiyle kur yaptığını düşünmek güzel göründü. Bu, birkaç dakikalık bir zamandı.

SANAT

YEv
Ev

Kürdistan’da sineklerin insanlardan daha iyi durumda olduğu şeyler yaşandı. Ama bunu öylece anlatamadım.

SANAT

YYapmayabilmek, yazmayabilmek yahut Bartleby
Yapmayabilmek, yazmayabilmek yahut Bartleby

Gitgide mutluluğu diri diri gömdüğünü hisseden her kadın gibi ben de basamakları ve yokuşları daha huzursuz çıkar oldum. “Usta erkekleri” daha çok düşünür, gevezelerden daha bir korkar oldum.

Bir de bunlar var

Cumartesi Faaliyeti II: Şangay Hesaplaşması
Ajda’nın Çocuksuzluğunu Rahat Bırakın
Hadi Ben Kaçtım: Sergiye Davetlisiniz!

Pin It on Pinterest