Dünyanın onun yankısıyla söylenceler ve hikâyelerle dolup taştığını hayal etmek bir an için ona güzel göründü. Kelimelerin, eş gördükleri müziklere Echo’nun sesiyle kur yaptığını düşünmek güzel göründü. Bu, birkaç dakikalık bir zamandı.

YAZI

Kill Your Darlings!


“Sevgililerinizi öldürün.

Deneyimli yazarlar tarafından verilen yaygın bir tavsiyedir. Bir yaratıcı yazı parçasındaki gereksiz bir hikâyeden, karakterden veya cümlelerden kurtulmaya karar verdiğinizde sevgililerinizi öldürürsünüz – yaratmak için çok çalışmış olabilirsiniz ama hikâyenizin bütününün selameti için kaldırılması gereken unsurlardır bunlar.[i]


***

 

Yazmak yorar ama teselli eder, demişti Galeano. Yazmak olağanüstü bir teselli, demişti Cioran. Evet, ama o teselli kıyısına dingince vurabilmesi için önce ayrıntıları vermesi gerekiyordu. Canına okuyan ayrıntıları. Asıl savaş ölümle ise, avunmak için sadece yazı yazabilirdi. Hacim küçük. Zaman kısıtlı. Yer sınırlı. Sıcak, sarıcı, içten bir anlatımın, dürüst bir hesaplaşmanın her şeyi çözeceğine inanmak zorundaydı. Ama şu ayrıntılar, dedi, kollarını ve avuçlarını açmaya çalışırken. Ayrıntılar, sevgililer. Önce onlardan kurtulmak lazım. Hayatı hakkında genel bir çerçeve oluşturması her zaman beklenmişti. Bir yerlerde. Birileri tarafından. Bir iş mülakatında pazarlayacağı CV için. İlk terapi seansı için. Psikiyatr randevusu için. İhtimaller aradığı bir aşkın sonu için. Yazmak için. Ayrıntıları vermek zorundaydı. Onu kahreden ayrıntıları verecekti önce. Hatırlamak sakatlasa da. Ve alçılar, sargılar; yazabileceği kâğıtlar yerine geçse de. Aldığı yaralara ihanet etmemesinin tek yoluydu ayrıntıları vermek. Dumanın, pasın ve tozun ardından onu tarif etmek bu yüzden zordu. Dudaklarını hep aynı renge boyuyordu. Sadece kendisini daha sağlıklı görebilmek için, bir yanılsama uğruna, yanından eksik etmediği pembe allığının fırçasını yıkamıyordu. Saçlarını taramaktan korkuyordu. Vücudunu sevmiyordu.  Eski ve okunaklı bir yazıt, tarihi bir tablet ve bir balbal kadar sert ve soğuktu bedeni. Yine de dik duramıyor, bu yüzden sık sık beli ağrıyordu. Sabahları beş kez hapşırırdı, neye alerjisi olduğunu öğrenmek istemiyordu, alerji haplarını yanında taşımak da. Doğduğu evdeki ve ışıklı bir partideki yalnızlığı başka yerde bulamıyordu. Bazı zamanlar, hayatına egemen olmadığını hissettiğinde, bunu eski ve kolay günlerine bağlıyordu. Sanki bu noktaya bile, tırnaklarını parçalayarak gelmemişti, sanki yeterince mücadele etmemişti.


***

 

“Yazmak sancılı bir süreçtir ve çoğu deneyimli yazar size iyi yazmanın önemli ölçüde yeniden yazmayı gerektirdiğini söyleyecektir. Yeniden yazma sürecinin önemli bir parçası, çalışmanızı gözden geçirmek ve gerekli olmayan materyalleri kesmektir.


***

 

Geldiği yerin, eski diriliğini koruyamadığına, savaşta yok edildiğine inanıyordu. İçinde yaşamaya devam eden yüzleri, suratları, o dili tanımıyordu sanki artık orada. Ama o, yine de, bir müddet, kısa bir süre, herkesten güçlü kaldığına inanmıştı bazı şeylerin orada. Ne zaman dönse oraya ve ne zaman gitse oradan, gittikçe derine, daha derine, en derine doğru çekilen bir anıya -ve acıya- dönüşüyordu varlığı. Saçlarını hep değiştirdi bu yüzden. Çabuk uzuyordu. Kıyafetlerini hep değiştirdi. Yüzünü hep değiştirdi. Çocukken küçük çatlakları olan eski eşyaları çok sevdiğinden bahsetmiş birilerine. Eski tanıdıklara benziyorlarmış. Bir zamanlar ovuldukları, el üstünde tutuldukları için artık sararmışlar, bu yüzden biriktiriyormuş. Eski eşyaları ve ortancaları düşünüyormuş zaman zaman. Annesi çıldırdığını düşünmüş bazen, sonra ortak olmuş bütün günahlarına. Onu doğurmaya çalıştığında, ebe “Aferin!” demiş annesine. “Aferin, ama burada bir bebek daha var.” Ve rahmini ikinci bir bebek sandığında, öylece çekip çıkardığında, damarlarını eski kablolar gibi çekiştirdiğinde, her yer artık kırmızıymış. Komaya girip ondan ayrılmak zorunda kaldığında, annesi de çıldırmış. Ona küpe aldığını söyledi kuyumcu. Üç yaşındayken annesinin kulağını boydan boya yırttığını ikisi de unutabilsin diye. Ve bazı defterler satın aldığını görmüşler. Neyin onun cümlesi, neyin alıntı olduğu birbirine geçmiş sayfaların içinde: “Welatekî min tune lê ez hertim di xewnên xwe de dibînim.” Ya da: “Affectus, qui passio est, desinit esse passio simulatque eius claram et distinctum formamus ideam.”[ii]

 

***

 

Bazen bu, gurur duyduğumuz ve bağlı olduğumuz şeyleri kaybetmemiz gerektiği anlamına gelir. Bunun gibi materyalleri düzenlediğinizde, sevgililerinizi öldürüyorsunuz.”


***

 

Brecht’in artık adını hatırlayamadığı bir şiirine takılıp kaldı şimdi. Uyku uyumuyor. Nereden duymuştu bu şiiri? Duras? Bilmiyor. Adam güzel, çok güzel bir geceden sonra kadını terk ediyor şiirde. Bunun bir ırmağın kenarında yaşandığını hayal ediyor fakat adam daha kapının eşiğindeyken kadının saçlarının aniden, hızla ağardığını görüp geri dönüyor. Çünkü kadın yaşlanıyor. Çünkü yitirilecek zaman yok. Hiç kalmamış. Bir resim gibi, devamlı kafasında dönen, dizelerini bilmediği, nereden duyduğunu hatırlamadığı bir efsaneye dönüştü ona göre şiir. Ortada şiir yok. Sadece görüntüsü içinde dönmeye devam ediyor, adam kapıdan çıkıyor, saçları ağarıyor, çünkü yitirilecek zaman yok. Tramvayda babasının dizinde oturmuş çocuklara, metro merdivenlerinde öpüşen çiftlere, geceleri perdeleri açık kalan evlere, kestanelere, çam ağaçlarına, ışıklara ve tabaktaki artıklara ağlıyor, hepsine şiirin görüntüsü eşlik ediyor. Hiç yıkanmıyor. Yemek yemiyor, gün ışığına tahammül edemiyor. Uzmanlara, ilaçlara ve de görünüşe bakılırsa yalnız kalmamalıydı. Görünüşe bakılırsa kentliydi, dayanıklıydı. Ve zaten ona devamlı ne kadar güçlü olduğu hatırlatılmıştı, daha çok sınanması için. Yok sayılmıştı. Hakaret edilmişti, küfredilmişti, bağrılmıştı, kovalanmıştı. Annesi ile yaşadığı ilksel trajediyi devam ettiriyordu. Çözülmemiş baba-kız ilişkisinden o da sıkılmıştı, bir bakıma ferahlamıştı. Ama korkutuyordu insanları. Yitirilecek olan zamanın, yitirilmekte olduğunun bir tek o farkına vardığından, saçlarının ağardığını kimse görmediğinden, korkutucu olmaya başlamıştı. Gizlenmiş küçük mezar taşlarına benzeyen aynaya baktığında, acı olan bu görünüş, dedi. Bu ikilik. Ruhta ve yüzde. Anlamda ve davranışta. Yol ayrımları. Sapmaları. Kıvrılmaları. Acı olan afallayış. Kilo kaybeder gibi güven kaybetmek. Toparlanması vücudun. İnsanın kendisini ayakta bulması.

 

***

 

Sevgililerinizi öldürün” ifadesi, yıllar boyunca birçok yazara atfedilmiştir. Oscar Wilde, GK Chesterton ve William Faulkner gibi çeşitli yazarlar bu ifadeyi ortaya çıkarmakla itibar kazandılar.


***

 

Bu gece, yıl biterken, tarihsel ve evrensel hiçbir politik dönüşümün bir parçası olamamışken, savaşın ve yıkımın ortasında, sinek gibi ölen ve hiç tanımadığı tüm o ceset fotoğraflarının yanında, her sokağın kendi dumanı burnuna ulaştığında ve bütün nesneler yanarak kendi varlığını bağırdığında; baş ucunda yankı perisini buldu, Echo’yu. Narkissos’a duyduğu aşka karşılık bulamayınca kemik yığınına dönüşmesini ve tüm bu kemiklerden geriye sadece sesinin kalışını bizzat gözleriyle görmüştü. Bu ses yorganın altından sızıyordu. Yeryüzünü genç ve diri tutarken, onu üşütüyordu. Dünyanın onun yankısıyla söylenceler ve hikâyelerle dolup taştığını hayal etmek bir an için ona güzel göründü. Kelimelerin, eş gördükleri müziklere Echo’nun sesiyle kur yaptığını düşünmek güzel göründü. Bu, birkaç dakikalık bir zamandı. Sonsuza dek bu anda kalabilirdi ama utandı. Yaşam onu harekete ve olaylara terk ediyordu acımasızca. Bir olayın içinde olmaya devam edecekti. İşe devam edecekti. Çabaya ve enerjiye. Harekete. Devam etmeye devam edecekti. Çünkü ne zaman dursa, vücudunu yastığın diğer yanına, yataktaki buruşuk boşluğa, Emily Bronte’nin acıyan bedeninin yanına bırakıyordu:

 

Ah! ürkütücü kendini yoklamak –acı fazla

Kulak duymaya, göz görmeye başladığında;

Nabız atmaya başladığında,

Beyin düşünmeye,

Ruh tene değdiğinde,

Ve ten de zincire.

 

***

 

Ancak, birçok bilim insanı, 1916’da ‘Yazma Sanatı Üzerine’ adlı kitabında şöyle yazan İngiliz yazar Sir Arthur Quiller-Couch’a işaret ediyor: “Eğer burada benim için pratik bir kurala ihtiyacınız varsa, size şunu sunacağım: ‘Ne zaman bir şey yapma dürtüsü hissederseniz, İstisnai derecede güzel bir yazı, ona tüm kalbinizle uyun ve metninizi baskıya göndermeden önce silin. Sevgililerinizi öldürün.”

 

***

 

Oysa öldürünce, sadece öldürmüş oluyorsun. Öldürmeyip masum kalmak istediğinde ise kendini karanlıkta uyuklayan bir iblis olarak buluyorsun. Hayat tam da bu şekilde işliyor. Yumuşak ve şefkat dolu olduğunu düşündüğün anılar bile, sende oyuklar bırakarak defolup gidiyor. Göz çukurlarından birinde, senelerdir beklettiğin bir gözyaşı, sene bitmeden bir yağmur damlasına dönüşüyor. Yağıyor ve ıslatıyor. Pas tutmuş çatıları. Kedileri ve saksağanları. Beklemekten bıkmış kaldırımları. 92 model bir arabayı. Ve yeni yıl ağaçlarını.

 

 

[i] What Does It Mean to Kill Your Darlings? – 2023 – MasterClass (metin boyunca italikle gösterilen alıntılar bu yazıdan alınmıştır).

[ii] “Yani, acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.” Spinoza / Ethica.

 


Kaynaklar:

 

Eduardo Galeano, Hikâye Avcısı, çev. Süleyman Doğru, İstanbul: Sel, 2017.

Spinoza, Ethica, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Kabalcı, 2011.

Emil Michel Cioran, Ezeli Mağlup, çev. Haldun Bayrı, İstanbul: Metis, 2022.

Emily Bronte, Uğultulu Tepeler, çev. Naciye Akseki Öncül, İstanbul: Can, 2018.

 

 

Ana görsel: Alaa Hasanin, https://twitter.com/Alaa__Hasanin/status/1693632754938732914

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YEv
Ev

Kürdistan’da sineklerin insanlardan daha iyi durumda olduğu şeyler yaşandı. Ama bunu öylece anlatamadım.

SANAT

YYapmayabilmek, yazmayabilmek yahut Bartleby
Yapmayabilmek, yazmayabilmek yahut Bartleby

Gitgide mutluluğu diri diri gömdüğünü hisseden her kadın gibi ben de basamakları ve yokuşları daha huzursuz çıkar oldum. “Usta erkekleri” daha çok düşünür, gevezelerden daha bir korkar oldum.

Bir de bunlar var

“Tanıdığım transseksüellerden biri bile eceliyle ölmedi”
Yedi Cüceler
Avuç İçi Kadar Mutluluk Yeter

Pin It on Pinterest