Gitgide mutluluğu diri diri gömdüğünü hisseden her kadın gibi ben de basamakları ve yokuşları daha huzursuz çıkar oldum. “Usta erkekleri” daha çok düşünür, gevezelerden daha bir korkar oldum.

SANAT

Yapmayabilmek, yazmayabilmek yahut Bartleby

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Bartleby ne yaşamın etrafında dolanan bir göçebe, ne de kayıp bir gezgin. Kuşkusuz, yanlış seçimler yaparak hayatını mahvetmiş ve şimdi bundan pişmanlık duyan, hayıflanan bir ihtiyar da değil. Her ne kadar tercihleri ve bilhassa tercih etmedikleri varsa da (çünkü “Bartleby, varsayımlardan çok, tercihlerin adamıydı”) bu tercihler aracılığıyla onun ruhunu anlamak, onun toplumsallaşmayı bir yönüyle reddettiğini, daha doğrusu bir şeyi reddedip reddetmediğini anlama işine girişmek zor. Deleuze bunun bilincinde olarak, “Bartleby, referanssız, iyeliksiz, özgülüksüz, niteliksiz, özelliksiz insandır: Ona herhangi bir özellik iliştirilemeyecek kadar düzdür. Geçmişsiz, geleceksiz, anlıktır,” demişti. Ne var ki bu düşünce pozisyonu da Bartleby’nin öyküsünü kendine dönen bir deniz kabuğu gibi çıkışsız bırakıyor benim için. Üzerine tek söz edemeyeceğim bir anlatının sessizliğinde buluyorum kendimi ve bir müddet sonra oraya alışmaktan korkuyorum.

 

Bartleby’e dair çok farklı okumalar yapıldı. Bu hikâyenin metafizik, teolojik, onto-teolojik yorumları oldu. Örneğin Byung Chul Han, Bartleby’nin mistik bir zeminde ele alınmasına karşı çıkmış fakat bir yandan da onu başka bir yere, bireyin toplumsal aidiyetini veya bireyin toplumla nasıl ilişkilendiğini gösteren bir zemine taşımıştı. “Melville’in resmettiği toplum bir disiplin toplumudur,” [1] diyerek, öyküye yeni bir yorum, okuyucuya da onu metnin içine götürecek yeni bir patika göstermişti.

 

Bartleby’yi, birbirinden çok farklı okumalara imkân verdiği için düşünüp durduğum kesin. Edebiyat tarihinde bütün büyük roman kahramanlarından farklı değil onun da yazgısı. Elbette açılacak, açık edilecek, kapanacak, kapatılacak, açmaza sürüklenecek, paradoksal bir anlatıya dönüşecek, çıkışsız kalacak veya meydana serilecek, didik didik edilecek, uzlaşıya olanak vermeden, sabitliğe ya da aynılığa olanak vermeden yeniden ve yeniden üretilecek, her farklı okuma kadar farklı okur da doğuracak. Ama başka bir nedeni de var Bartleby’nin uyuşuk zihnimde şimdilerde daha sık volta atmasının. Gitgide mutluluğu diri diri gömdüğünü hisseden her kadın gibi ben de basamakları ve yokuşları daha huzursuz çıkar oldum. “Usta erkekleri” daha çok düşünür, gevezelerden daha bir korkar oldum. Bir günü bir hafta gibi yaşayanları daha sık hatırlar, aynı günde seneleri bitirenleri daha çok fark eder oldum. Ama her şey kitaplarımı düzenlerken, Kâtip Bartleby kitabımın içinden kesilmiş bir gazete haberi kupürünü düşürmemle başladı.

 

8 yıl hiçbir mektubu adresine ulaştırmayan bir postacıya aitti bu haber kupürü. Emniyet baskın yapıp 572 kilo mektup bulmuştu evinde. Zarfların kimisinin açıldığı yazıyordu. Gazete kupürüne dikkatlice bakarken düşündüm: Hepsini özenle, bile isteye saklamış olabilirdi. Üşengeçlikten adreslerine teslim etmemiş olabilirdi. Hepsini okumaya niyetlenip zamanının yetmeyeceğini düşünerek vazgeçmiş olabilirdi. Birçok farklı ihtimal vardı kuşkusuz. Dalgın bir şekilde haberi kitabın içerisine koydum. Kapağı ağır ağır kapatırken; neden bu kitabın içerisine bu haberi sakladığımı düşünmemenin yanında, postacının tüm bu ihtimalleri yapmamayı tercih ettiğine inanmamıştım daha.

 

Kâtip Bartleby, yanında çalıştığı dava vekili için yetenekli ve çalışkan bir memurdu. İsmini önceleyen “kâtip” sıfatının anlamını, dolayısıyla onun yazma yeteneğini düşünmeye başladım önce.

 

Yetenek, tanımı gereği, yapmayabileceğimiz veya yapmama imkânı bulduğumuz her şeyi olumsuzlamaz mı? Chul Han zamanın ruhunun olumsuzun ortadan kaldırılmasında olduğunu düşündüğü için, bu ruhun biz zamane fanilerini, olumlanan her eylemin veya sürekli yapabilme-edebilme gücünün, “olumsuzda oyalanmak yerine olumluda hız yapmanın”[2] cazibesine çağırdığını söylüyordu. Nitekim kişisel gelişim kitapları, terapistler, yaşam koçları, liselerde yuvalanmış rehberlik ve danışma servisleri, dergiler, sosyal medyası geleneksel medyası, iktidar ve eğitim sistemi aracılığı ile yeteneklerimizi keşfetmenin, onların üzerine gitmenin ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak onları sınırlandırmanın hızlı, olumlu, faydalı ve hatta kurtarıcı bulunan yolları öğretilip durmuştu bize. Bartleby’nin yazma edimi, kendisinin farkında olduğu ve olumlu, yararlı, hayatına fayda getiren bir yetenek değildi. Denetleyebildiği, dahası vazgeçebildiği bir şey gibi görünüyordu.

 

Oysa Bartleby’nin olumladığı yegâne şeyin yapmayabildiği şey, yani potansiyelsizliği olduğunu söyleyemez miyiz? Peki onun kayıtsızlığını ve itaatsizliğini; bilinçli bir reddediş, direniş ya da üzerinde kurulan hâkimiyet, baskı ve iktidara tepki olarak okumak mümkün mü? Bu okumanın, Deleuze ve onun Bartleby okumasının tam karşısında konumlanacağını vurgulamak gerekir belki de. Çünkü o, Kritik ve Klinik‘te, Bartleby’nin “yapmamayı tercih ederim” söylemini bir formül olarak sundu ve bu formülün nerelerde, hangi işlevleriyle kullanıldığına, tomurcuklanarak çoğaldığına, diğer kahramanların da dilini dönüştürdüğüne, onların da diline bulaştığına değindi. Ancak, onun için “I would prefer not to (yapmamayı tercih ederim) formülü ne bir olumlama ne de bir olumsuzlama içeriyordu.” Çünkü Bartleby, reddetmediği gibi kabul de etmemişti. Sadece tercih etmediği bir şeyi geri çevirerek, yaptığı iş dışında herhangi bir şeyi yapmanın olanaksızlığını ortaya koymuştu: Formül yıkıcıydı çünkü herhangi bir tercih edilmeyen kadar, tercih edileni de aynı acımasızlıkla eliyordu.[3] Yine de elemeler ve yolu ayrışan kuramlardan sapılırsa, kaçınılmaz olan ve artık çoktan sıradanlaşmış yaralar bir yana bırakılırsa, alışıldık yıkımlar ve onlardan daha da alışıldık çıkan yangınlar unutulursa, hatta öykülerden beklediğimiz vaatler ve yaşadığımız yanılsamalar da bırakılırsa; bir hikâye, her koşulda güzeldir. Postacının rehberliğinde Aristoteles’in yardımına başvurmak anlamlı göründü bu yüzden.

 

Aristoteles, Megara Okuluna Karşı Polemiği’nde, fiil olmaksızın kuvvenin olamayacağını söyleyen filozoflara karşı çıkarak, kuvve ve fiilin birbirleri ile özdeşleştirilemeyeceğini anlatır. “Çünkü bu anlayışa göre insan bir bina inşa etmedikçe mimar değildir (çünkü mimarlığın özü, bina yapma gücünden başka bir şey değildir.)”[4] Aristoteles sayesinde yapıp etmelerim üzerine başka türlü düşünme imkânı bulabilirdim. Kanımca o, kendisini kuvve ve fiili birbirinden ayırma/ayıklama işine bütünüyle vermeseydi, Kâtip Bartleby de benim için, yazmaktan kesildiği anda artık Kâtip olarak kalmayacaktı ve yeniden yazmaya başladığı zamansa (ki böyle bir zaman hiç gelmedi) çelişkilerle boğuşacaktı. Yalnız bu da değil. “Ayakta kalan daima ayakta kalacak, oturan varlık daima oturacak, eğer oturuyorsa ayağa kalkamayacak, yani ayağa kalkma gücüne sahip olmayanın ayağa kalkması daima imkânsız olacaktı.”[5]

 

Kuvve ve fiil ayrımı, tam da Aristoteles’in istediği gibi, beni şu sonuca götürüyor: Kâtip Bartleby yazma kuvvesine sahip olabilir fakat yazmayabilir, yazmama kuvvesine sahip olabilir fakat yazabilir. Bunun yanında, iki kuvve eşanlı olarak onda mevcut olamasa da Bartleby iki kuvveye eşanlı olarak sahip olabilir. Potansiyel olarak, tasavvuri olarak. Tıpkı benim gibi, postacı gibi. Çünkü esasen güç; yazma ve yazmama gücüydü ve hem yazıp hem yazmaması Bartleby için olanaksızken, onda iki kuvve de bekleyiş halinde kalabilirdi. Tam da bu iki kuvvenin denetimini sağlayabildiği için, Bartleby “kendi kudretsizliğinin gücünü taşıyabilen varlıktı.”[6] Biricikliği bundandı; kendisinde güçsüzlüğün gücünü bir devenin hörgücünü taşıdığı gibi taşımasından. Fakat yük gibi değil, onunla var olagelmiş, her zaman onun bir parçası olmuş bir uzuv gibi.

 

Aristoteles’in fiil ve kuvve ayrımına gitmesi kadar, aralarında geçirgen bir ilişki olduğunu belirtmesi ve kuvveden fiile geçişin kolaylığını açıklamış olması da önemliydi. “Bilkuvve olan, bilfiil hale geçmesi mümkün olan olduğu için bil kuvve olandır,” diye yazıyordu Metafizik’te.[7] Çünkü sadece yazabilene bilkuvve yazan, duyabilene bilkuvve duyan, bina yapabilene bilkuvve bina yapan denebilirdi. Dahası, toplumun da fiil ve kuvve ayrımına gittiğini görmek mümkündü ve aynı şekilde orada da fiil kuvveyi önceleyebilirdi. Çünkü bilkuvve kavramı, değişimin ve sabitlenemezliğin ifade biçimiydi aynı zamanda. Ve istikrarsızlığın.

 

Önce postacıyı, sonra Bartleby’nin yüzlerini gördüm yeniden. Ve onların tercih etmedikleri ile; yapmayabilme imkanlarını da sonuna dek kullandıklarına inanıverdim. Ardından, potansiyelsizliklerini iktidardan korumayı bir ölçüde başaran sivil itaatsizlik eylemcilerini, ev işlerini bırakan ev kadınlarını, depresyonunu bir deri değiştirme ritüeli gibi yaşayan genç kızları, vicdani retçileri, açlık grevine giden aktivistleri, hatta cumartesi annelerini düşündüm. Bartleby’nin atıldığı hapishanede yememeyi tercih etmesi, bir kâtip olarak yazmamayı tercih etmesi, bulunduğu yeri terk etmemeyi tercih etmesi iktidarın da olumsuzlandığı anlamına geliyordu aslında. Bütünüyle mi? Emin değilim. Ama büyük ölçüde. Şu da hatırlanabilir: “İktidar insanları yalnızca ve daha çok yapabileceklerinden değil, her şeyden önce yapmayabileceklerinden ayırır.”[8]

 

 

Shell with Cloud, Gertrude Abercrombie, 1969.

 

 

Bununla birlikte, Bartleby’de aynı zamanda “her insanın her verilen işi üstlenmeme yönünde vazgeçilmez hakkı, yani özgürlük hakkı”[9] da saklı değil midir? “Aylık işin karşılığıdır, işi yapanın değil,”[10] diye yazıyor İtalyan romancı Giorgio Bassani. Bartleby, battaniyemin altında bile bana kolaylıkla toplumun bu ikili karakterini (fiili/potansiyel) ve dönüştürücü gücünü hatırlatabiliyor. Eylemci, tanımı gereği eylem halinde bulunan kişiyken (tıpkı kâtibin tanımı gereği yazı yazan kişi olması gibi) eylemsizlik haline geçerek, kendi potansiyelsizliği ile buluşuyor. Yapmayabilen, dahası yapmamayı, yani eylememeyi seçen eylemci; iktidarın, kendisi ile potansiyelsizliği arasında ördüğü yabancılaşmayı aşıyor ve sahici özgürlüğe ön ayak olan sahici bir direnişle bütünleşiyor. Bu direniş, dönüştürücü olduğu kadar sanıldığının aksine verimli ve zenginleştirici de.

 

Bartleby’nin hikâyesinin, toplumsal-politik yıkımın bireyde açığa çıktığı travmalardan ibaret olduğunu ima etmiyorum. Böyle bir yaklaşım neleri dışarıda bırakmaz ki? En başta da onun acısını. (“Vücuduna merhem bulabilirdim ama ona acı veren bedeni değildi; acı çeken onun ruhuydu, ruhuna ise ben ulaşamıyordum.”[11]) Nitekim bir şeyler adına eyleyen bir kahramana değil, eylemediği için başına bir şeyler gelen bir kahramana benziyor Bartleby. Ve bir hatırlatıcı olarak (yapmayabilmenin hatırlatıcısı olarak) zihnimde postacı ile kol kola volta atıyor. Onların hikâyesinde beni bu kadar çarpan ve ürküten şey de bu belki. Yapmayabilmenin özgürlüğü. Öyküden başımı kaldırdığımda baş başa kaldığım dünyada da sahici özgürlük adına işlerin böyle dönmekte olduğunu görüyorum:

 

“İnsanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. İyilik eksenine kötülük paralaksıyla karşı çıkılır.

Gilmore’un (celladın şarkısında) bağışlanmayı reddetmesi.

Bartleby’nin sergilediği, kararlı yadsıyıcı tavır.

İlahi Avrupa’ya hayır diyenler.

Okulları yakan göçmenler.

Herkes kendi iyiliğini isteyenlere karşı mücadele ediyor.” [12]

 

 

 

Ana görsel: There was no going back, Michelle Kingdom, 2017.

 

[1] Han, Byung C. Şeffaflık Toplumu. Çev: Haluk Barışçan. İstanbul: Metis, 2015. s. 20.

[2] A.g.e.

[3] A.g.e.

[4] Agamben, G. Çıplaklıklar. Çev: Suna Kılıç. İstanbul: Alef Yayınevi, 2010. s. 57

[5] Deleuze, G. Kritik ve Klinik. Çev: İnci Uysal. İstanbul: Norgunk, 2013. s. 90.

[6] Aristoteles. Metafizik: 9. Kitap. Çev: Prof. Dr. Ahmet Arslan. İstanbul: Sosyal Yayınları, 2012. s. 397.

[7] A.g.e, s. 408.

[8] Agamben, G. Çıplaklıklar. Çev: Suna Kılıç. İstanbul: Alef Yayınevi, 2010. s 58.

[9] Bassani, G. Finzi-Continilerin Bahçesi. Çev: Neyyire Gül Işık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015, s.175.

[10] A.g.e, s.174.

[11] Melville, H. Katip Bartleby. Çev: Yusuf Eradam. Ankara: Dost Kitapevi, 2000. s. 46.[12] Baudrillard, J. Karnaval ve Yamyam. Çev: Oğuz Adanır. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012, s. 45.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Cuma Şarkıları 37 – Bahar
Kadınlarla Klasik Müzikte Geleceğe Dair
Franciszka Themerson’un Sınır Tanımayan Muzip Görselleri

Pin It on Pinterest