Aynen kapitalizm eleştirisi yapan bir sanat eserinin milyarlarca dolara ultra zengin koleksiyonculara satılması gibi döngüsel, bir “kendi aramızda eğleniyoruz” ironisi söz konusu burada da.

KÜLTÜR

Gülünecek Ne Var? Hüzün Üçgeni ve Beyaz Liberal Performatif Şakacılık

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’ün bu seneki Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösterimi sonrası tam tamına sekiz dakika boyunca hunharca alkışlandığı yetmezmiş gibi üzerine bir de festivalin büyük ödülü (festival sponsoru Chopard’ın, 75. yıldönümü onuruna 75 pırlantayla süslediği) Altın Palmiye ile taçlandırılan son filmi Hüzün Üçgeni (Triangle of Sadness) iki buçuk saat boyunca zenginler ve zenginlerin dertleri ile dalga geçen ve sadece bunu yapan bir film. Açıkçası zenginleri topa tutan her şey ilgimi çeker ama Östlund’un filmi, nasıl desem, o kadar alkış kıyamet sonrası “bu ne be” dedirtiyor. Velhasıl film, ancak kopardığı fırtına, aldığı ödül ve 8 dakikalık alkışla birlikte düşününce şaşalı bir paket olarak bir toplumsal göstergeye, bir ironik performansa dönüşüyor. Galerinin ortasına konmuş kuru ekmeğin ancak yerleştirildiği mekanla birlikte bir sanat eserine dönüşmesi misali bu film de aldığı ödülün ve etrafındaki tantananın yersizliği ile  “kendi kendinin parodisi” bir çağdaş sanat eseri olabilir olsa olsa. Zira en az yönetmenin kendisi kadar prestijli ve seçkin kitlesiyle kör eden Cannes jürisini filmi ödüllendirmesi de altın bataklıklara batmış kendi paçasını kurtarmaya çalıştığını düşündürtmüyor değil. Bu duruma F.D. Signifier beyaz liberal performatiflik diyor. Yani kültürel ve sosyal kapital artık beyazlık/kapitalizm/patriyarka eleştirisiyle geliyorsa, bu “trendlerin” yükselişini önceden gören beyaz liberaller de söylemsel olarak bu duruşu benimseyerek kendi ortamlarında statü satıyor. Aynen kapitalizm eleştirisi yapan bir sanat eserinin milyarlarca dolara ultra zengin koleksiyonculara satılması gibi döngüsel, bir “kendi aramızda eğleniyoruz” ironisi söz konusu burada da.

 

 

Filme dönersek, hikâye Carl ve Yaya, Yat ve Ada başlıklı üç bölümden oluşuyor. Açılış bölümünde filmin sonuna kadar bize eşlik edecek genç ve güzel çiftimizle tanışıyoruz: Yaya çok güzel bir süper model/influencer, sevgilisi Carl da çok yakışıklı ve toplumsal meselelere aklı yettiğince “duyarlı” bir model. Hemen girişte üstünkörü bir moda dünyası karikatürü çizildikten sonra ikilinin yemek fiyatları menüde gösterilmeyecek kadar lüks bir restoranda yaptıkları para üzerine (Carl’a sorarsanız toplumsal cinsiyet rolleri üzerine) bir kavga vasıtasıyla mevzuya giriş yapıyoruz ve Yaya’nın şımarık, yüzeysel ve para sevici bir işgüzar, Carl’ın ise “toplumsal cinsiyet” gibi günümüz hassasiyetlerine duyarlı olmaya çalışırken aptal görünmekten kurtulamayan zira böyle büyük meseleleri dile getirecek gerekli terminoloji yahut teorik bilgiyi kafasında tutamayacak kadar “aptal” diğer bir şımarık olduğunu anlıyoruz. Seyirci olarak bizden iki tarafa da aynı mesafede kalmamız bekleniyor, Yaya’nın kendisine bakacak bir koca bulma temalı gelecek planını öğrendiğimizde “ah işte günümüz feministleri” dememiz, Carl’ın toplumsal cinsiyet rollerini terk etme önermesine rağmen bizzat erkeklik yaptığı diğer sahnelerde ise “alın işte size woke’lar” diye cık cık’lamamız gerekiyor adeta. Film boyunca bu tip sinsi ve kaba eşitlemeler bol bol karşımıza çıkıyor. Yaya ve Carl’ın beleşe katıldığı bir yat gezisinin konu olduğu Yat isimli bölümde başka zenginler de bu aptallık şovuna katılıyor. Öyle bir aptallık şovu ki bu cahil, beceriksiz, dünyadan habersiz ve tatminsiz zenginlerin neredeyse çocuksu hallerine iki buçuk saat boyunca kahkaha atmamız gerekiyor zira filmin ne dediğini ilk 5 dakikada anlıyoruz ve ondan sonra tekrar tekrar aynı şaklabanlığa katlanmamız gerekiyor. Öyle ki sanki ekranda “zenginler salaktır” yazan bir neon tabela yanıp sönüyor. 

 

Bu durmadan altı çizilen zenginlerin yaptığı gülünç şeyler karşısında herhalde fakir izleyicinin en azından bir katarsis yaşayarak rahatlaması hedefleniyor diye düşünmek işten değil- ay o da iyi niyetimizden. Böylece dünyayı değiştiremesek bile bize zulmeden sınıfla dalga geçerek iyi vakit geçirebiliriz. Ama eğer durum bu ise ve filmin amacı Aristocu manada bir katarsis yaşatmak ise, e ben de itirazımda Mark Twain’in komedi tanımına başvurmaktan çekinmiyorum. Twain’e atfedilen, komedi eşittir trajedi+zaman formülü doğruysa eğer, ağlanacak halimize gülmemizdeki çelişkinin sebebi, insanlık olarak trajedimize mesafe alma becerimizdir. Bazen bazı şeylere gülmekten başka bir şey de elimizden gelmeyebilir. Ancak üzerinde yaşadığımız dünya bu zenginlerin çıplak elleriyle yaktığı yangınla cayır cayır yanıyorken, 2 oda 1 salon bir apartman dairesi kirası ortalama 15 bin olmuşken, yine zenginler tarafından ağzımıza çalınan bu sinik zenginlik temsillerine, hele bu kadar kaba saba, neredeyse o kadar salaklar ki cezai ehliyetleri yok dedirten temsillere gülmek içimden gelmiyor. Zira bu aptallık şovu aslen çok sinsi, çok gaddar, çok sistemik şeylerin üzerini örtüyor ve yemek/woke’luk/feminizm gibi yüzeysel olduğu ima edilen göstergelere indirgeniyor.

 

Bu arada Östlund kendini  sosyalist olarak tanımlıyormuş ve kariyerini “politik bir filmin ille de çatık kaşlı olması gerekmediğini” kanıtlamak üzerine kurmuşmuş. Bir kere şunda anlaşalım: Östlund sosyalist falan değil, apaçık bir liberal; eğitimli, teorisini okumuş, pop kültürünü takip etmiş ve okuduklarından kendisinde kültürel/sosyal sermaye yontmayı da sınıfının getirdiği beceriler sayesinde iyi kıvıran bir liberal. Burjuva çekirdek ailesinin çözülüşünü tek bir olay üzerinden okuduğu hiç de fena olmayan Force Majeure sonrası Square ile eleştirisinin kapsamını daha büyüterek çağdaş sanat ortamına çeviren yönetmen Hüzün Üçgeni ile açısını iyice genişleterek “genel olarak Zenginler” şeklinde belirlemesiyle giderek daha BÜYÜK ŞEYLER söyleme hırsını da açık ediyor. Böylesi geniş bir kadrajdan ve söylemsel bir zirveden yaptığı meta-eleştiri de haliyle karakterlerin karikatürleştirildiği kaba hatlı bir haritalama olmaktan öteye gidemiyor. Velhasıl sorunun bir parçası olarak, çözümün sınıf mücadelesi olduğunu bile bile buna yanaşmayan herkesin düştüğü siniklik çukuruna bizzat yerleştiriyor kendini: Çünkü düzen ne kadar değişmezse, Ruben de düzenle o kadar dalga geçebilir haliyle.

 

Filmin son bölümünde, aşağıdan yukarıya çeşitli sınıftan en az bir prototip içeren bir grubu yaşanan yat kazası sonrası ıssız bir adaya düşmüş görüyoruz. Burada zenginlerin içler acısı gülünçlüğü balık tutup ateş yakmaktan bile aciz oluşlarıyla vurgulanıyor ve sürekli tekrarlanan bu zengin aptallığı vurgusu bir yerden sonra sıkıcı bile değil, seyirciyi hafızasız olarak kodlamasıyla rencide edici hale geliyor. Zira zenginliğin bu kadar bön, bu kadar saftirik bir şey olmadığını, bilinçli ve sistemik bir zulüm olduğunu biliyoruz. Dalga geçmenin politik etkisi hakkında düşünüyorum, mizahın değil çünkü mizah değil bu filmde sunulan- çocuksu velhasıl önü arkası olmayan kolaycı bir dalga geçme hali ki iki buçuk saat boyunca uzadıkça uzuyor. 

 

Filmin politik ve sembolik kolaycılığı bununla bitmiyor, zenginlik “eleştirirken” başka bir alternatif düzen mi öneriyor/övüyor derseniz onu da yapmıyor. Filmde bu aptal zenginlerin karşısında duran bir karakter zenginlerden tiksindiği için (diye şüphelendiren) odasından çıkmak istemeyen alkolik kaptan. Kaptanın ısrarla “komünist değil Marksist” olduğunun altını çizmesiyle, kaptan ve misafirlerden biri olan Rus iş adamı arasında kurulan ne idüğü belirsiz ortaklık/yakınlıkla, adada kontrolü ele geçiren temizlikçi Abigail’in yavaş yavaş bir diktatöre dönüşümüyle Östlund karakterlerini iyiden iyiye tarihten ve hayattan koparıyor, öyle ki sonlara doğru zenginlik ve güç iştahını bir insan doğasına bile indiriyor. Östlund da “kesinlikle komünist değil, Marksist” Amerikalı kaptan gibi Doğu bloğuyla arasına mesafesini koymuş oluyor böylece. Avrupa ahlakı ve teorik sinizminin izin verdiği tek eleştiriyi de zenginleri adeta birer karton karaktere indirgeme yoluyla kendince “cezalandırarak” yapabiliyor.

 

Ruben Östlund “Projemi hayata geçirdiğim 5 yıl boyunca, filmimin lüks kıyafetleri içindeki davetlilerin izlediği Cannes’daki projeksiyonunu düşledim” diyerek filmin Cannes’daki varlığının o ortamı rahatsız edecek bir beyan olacağını umduğunu açık ediyor. Ama bilin bakalım ne oluyor? O lüks kıyafetleri içindeki davetliler, sponsor ve jüri, kaderin cilvesi işte, büyük ödülü Ruben’e vererek şakasını kendisine bir güzel iade ediyor. Hop! Oldu mu sana kim kimi tongaya getiriyor? Ruben ve ekibi ödülü alınca havalara uçuyor, sermaye dairesel yolculuğunu tamamlıyor. Festival zenginleri de birbirlerini tebrik edip, bir kez daha sistem eleştirisi yapmak için bir sonraki muhteşem törende buluşmak üzere olay mahallinden ayrılıyorlar. 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YTekinsiz bir canavar olarak kadın: Barbara Creed ve tersten korku sineması
Tekinsiz bir canavar olarak kadın: Barbara Creed ve tersten korku sineması

Ölüme, doğaya ve hayvanlar alemine yakın yani feminen olarak kodlanan her şey medeniyet için bir tehdit unsurudur.

MEYDAN

YDinlemenin Şiddeti: Nasıl Dinliyorsak Oyuz
Dinlemenin Şiddeti: Nasıl Dinliyorsak Oyuz

Uyumsuz, "çirkin" sesler ahenk arayan kulaklara cızırtılı parazitler olarak ulaşır. Hukuk, gelenek ve yasa ile yalıtımı güçlendirilen dünyada bu seslerin çirkin addedilmesi, tarihin şiddetiyle kurulmuş medeniyete içkindir.

MEYDAN

YTotaliter Dayatma Karşısında Müphemlik Etiği
Totaliter Dayatma Karşısında Müphemlik Etiği

Varoluşun belirsizliği, insanın sabit bir özne olmadığını, kiminle veya neyle karşı karşıya geldiğine bağlı olarak başka bir “şey” de olabileceğini kabul etmesi anlamına gelir.

KÜLTÜR

YEğlenmenin etiği, ya da eğlenceyi buldun da etiğini mi arıyorsun?
Eğlenmenin etiği, ya da eğlenceyi buldun da etiğini mi arıyorsun?

Biz gecelere de talibiz ve gece kulüpleri de politik yerlerdir. Öyleyse, etik bir gece hayatı ve eğlence anlayışı, son derece haklı bir talep değildir de nedir? 

Bir de bunlar var

Bulutlar Üstündeki Kadınlar
Cinsel Yönelim ve Orgazm Sıklığı İlişkisi
Tüp Bebek Tedavinizden Arta Kalan Embriyolarınız İtinayla Mücevhere Dönüştürülür!

Pin It on Pinterest