Bir tanık yoksa bile şeylerin tarihinin yazılabileceğini ima eden bir ses yükseliyordu Leyla Erbil'in metninden.

SANAT

Vapurun İskeleden Kalkışını Gören 

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

I

 

Leylâ Erbil’in “Vapur”unu ilk ne zaman okuduğumu, ona ne kadar zaman ayırdığımı, gösterdiğim ilginin yoğunluğunu hatırlayamıyorum. Yıllar sonra aklımda kalanlar hikâyeye dair bölük pörçük şeylerdi. Anlatıcı bir kız çocuğuydu, bir annesi ve yine çocuk yaşlarda bir ablası vardı, yoksuldular. Hikâye İstanbul, Beşiktaş’ta geçiyordu ve isyan eden bir vapurla ilgiliydi. Şirket-i Hayriye’ye ait bu yolcu vapuru, bir akşam, bağlandığı iskeleden ayrılıyordu, ilk günler boğaz boyunca gidip geliyor, kuyruğunu titreterek, havaya sıçrayarak, türlü numaralar yaparak halkı, daha doğrusu yoksul halkı (çünkü halkın önde gelen özelliği yoksulluğuydu) bir güzel eğleyip eğlendiriyor, hatta teslim olmasını isteyen koskoca donanmaya bile boyun eğmiyordu. Ama sonra işin rengi değişiyordu. Nankör halk (bu da halkın ikinci sırada gelen özelliğiydi) her yönüyle sıra dışı olan bu vapura hemen alışıyor, alışmakla kalmıyor, vapurun marifetlerine burun kıvırmaya ve bir süre sonra da vapur yokmuş gibi davranmaya başlıyordu. Vapurun (bir bakıma hikâyenin de) krizi işte o zaman başlıyordu. Anlatı dili birden kadraj değiştiriyor, vapur dümenini yavaş yavaş kederden öfkeye kırıyor, derken aniden dile geliyor ve tarihi, özel olarak boğazın ve boğazdaki yalıların tarihini ve oradan  hareketle de ezilenlerin tarihini anlatıyordu. Sonra da “Bıktım ey! bıktım ey!” diye bağırıyor ve yine boğaz boyunca gide gele ortalığı birbirine katıyordu. Cahil ve hep horlanmış halk yine sokaklara dökülüyordu ve hikâye karnavalesk bir isyan, isyanvari bir  kıyamet atmosferinde sonlanıyordu. 

 

Hikâye çarpıcıydı, bıraktığı etki güçlüydü, ama daha da önemlisi, onu yeniden okuma ihtiyacı duymadığım yıllar boyunca hafızamdaki canlılığını korumuştu. Havaya açılmış ıslak çocuk elleri hatırlıyordum, vapuru daha iyi seyredebilmek için kıyıya yığılan insanların büyülenmiş gözlerini, vapurun donanma gemilerine meydan okurkenki garip sessizliğini,  korku ve coşkunun iç içe geçtiği karanlık bir saati, vapurun çok hızlanıp boğaz boyunca gidip gelen ince kırmızı bir çizgiye dönüşmesini, havaya sıçrayıp geri oturduğunda suyun uzun uzun zangırdayışını. Bunları belli bir sıra düzeni içinde, hikâyenin akışına bağdaşık olarak hatırlamıyordum. Daha çok zihnimde çakıp sönen imgeler ya da anımsandıklarında güçlü duygular uyandıran anılar gibiydiler. Yazarın ne kadar güçlü bir sesi olduğunu, yazdığı hemen her cümlede mevcudiyetini hissettirebildiğini biliyordum. Ama şimdi, “Vapur”u yeniden okuduğum o akşamüstünde cümlelerin ardında hissettiğim mevcudiyetin, her şeyi canlı tutan o sıcaklığın, kim bilir, belki de harın, başka bir kaynağı olabileceğini de düşünüyordum. 

 

Gecede’yle üniversite kütüphanesinin rafları arasında dolaşırken karşılaşmıştım. Aradığım herhangi bir kitap yoktu; iki saattir kütüphanedeydim, ahşap sandalyeler çok rahatsızdı, ben de kısa bir tur atıyordum. Kurmaca okumaktan uzak düştüğüm, dikkatimi yeni bir hikâyeye vermekte zorlandığım bir dönemdi. Bu yüzden nispeten iyi anımsadığımı sandığım “Vapur”u yıllar sonra ve bir de şimdiki duyarlıklarımla yeniden okumak fikri hoşuma gitti. Biraz da yorgundum galiba ve bir kaçamak istiyordum. Uzun lâfın kısası, kitabı aldım. 

 

Hikâye bir tarih kitabından (Boğaziçi Konuşuyor) alıntıyla başlıyordu ve hiç de cezbedici bir başlangıç değildi bu. Şirket-i Hayriye’nin kimler tarafından nasıl kurulduğunu (iki paşa, şirketin teşkilini Bursa kaplıcalarında yan yatarken gerçekleştirmişti) ve hissedarlarının kimler olduğunu (baş hissedar padişahtı falan) anlatan dört paragraflık bir pasajdı. Hissedarlar doğal olarak imtiyazlılardı ve ne kadar saygın kimseler oldukları çeşitli şekillerde vurgulanıyordu. Zaten pasajın yaklaşık yarısı hissedarların listesine ayrılmıştı.  Belli ki Boğaziçi Konuşuyor’un yazarı A. Cabir Vada (adamın doğma büyüme Boğaziçili olduğunu, hayatı boyunca birtakım bakanlıklarda üst düzey görevlerde memur olarak çalıştığını sonra öğrendim), Boğaziçi’nin gelişiminin şirketin kuruluşundan sonra başladığını söylediği satırları içten bir minnet ve hürmetle yazmıştı. 

 

Bana göre hikâyenin gerçek başlangıcı ikinci sayfadaydı. Girişteki alıntı, tıpkı metindeki diğer alıntılar gibi, hikâye içinde, hikâyenin ihtiyacına göre vurgulanarak ya da  deyim yerindeyse hikâyeye yedirilerek de verilebilirdi. Ama yazar böyle karar vermişti işte ve açıkçası ben de yazarın tercihlerini sorgulamaktansa kendi tercih ve beğenilerimi gözden geçirmeye çok daha meyilliydim (yazara hayrandım). Öyle de yaptım: Okurunu baştan çıkarmaya ayarlı bir ilk sayfaydı aradığım (demek okurun kitabı değil, kitabın okuru arzuladığı bir dünya istiyordum). Ayrıca nesini estetik bulduğumu tam olarak açıklayamadığım bir organik bütünlük beklentisi içindeydim, hem de okuduğum hikâyenin bütünlükten yana bir sorunu olmadığını çok iyi bildiğim halde (demek bir de bu bütünlüğün daha ilk sayfada ayan beyan vaat edilmesini istiyordum). Yazar bu beklentilerimi karşılamak niyetinde değildi. Hikâyenin asıl anlatıcı sesini bir sayfalık bir ertelemeyle, hatta belki de özünde bir gecikme olan bir ertelemeyle duyurabilirdi (yazarın acelesi de yoktu). Hatta ve hatta anlatıcının, hikâyenin asıl anlatıcısı olsa bile söz alma sıralamasında ikinci gelişiyle yazarın ola ki ima ettiği önemli bir şey vardı. Çünkü hikâye gerçekten de tanıklıkla, anlatmakla, kimin neyi doğru anlatıp anlatmadığıyla ilgiliydi. Hiç değilse alıntıdan sonraki kısım öyle başlıyordu: 

“Vapurun iskeleden kalkışını gören olmadı. Doğrusu buydu.”  

 

Ama hemen sonra vapurun iskeleden ayrılışını gören iki tanıktan söz ediliyordu. İlk tanık “kocamış ve gözleri hep sulanan” bir balıkçıydı. Anlatıcı, “boş ispirto şişesine sımsıkı sarılıp kaldırıma yan yatan” bu balıkçıya Beşiktaş İskelesi’nin oralarda vapur olayından önce de ve tabii annesiyle birlikte (anne çocuklarının bu balıkçıya yaklaşmasını istemiyordu) sık sık rastlamıştı. İkinci tanık on bir yaşında suçlu bir çocuktu, iki üç aydır o vapurda yatıp kalktığını, vapur gecenin bir vakti olmadık bir biçimde iskeleden ayrıldığında kendini suya zor attığını söylüyordu. Ne derlerse desinler, ağızlarıyla kuş tutsunlar, hiçbir otoritenin ciddiye almayacağı bu “güvenilmez” tanıklara bir de böyle bir vapurun var olmadığını iddia eden resmi kaynaklar ekleniyordu. Buna karşılık, Boğazın iki yakasında oturan halkın vapurun yapıp ettiklerini gördüğü, aylar boyunca bir sürü olaya tanıklık ettiği de ortadaydı ki vapur davasını kovuşturan savcıyla böyle bir davanın olamayacağına karar vermiş yargıç bile halkın tanıklığını doğruluyordu. Yazar, devletle halk arasında bir tür aracılık işlevi yüklediği, daha doğrusu sokağa inip halkın arasına karışan bir devlet imgesi gibi tasarladığı bu iki karaktere, ama özellikle de savcıya hikâyenin ilk kısmında önemli bir yer veriyordu. Yargıç ve savcı her akşamüstü vapurun en iyi seyredildiği Beşiktaş’a, Hayrettin İskelesi’ne geliyor, vapura şöyle bir göz ucuyla bakıyor,  halkın “alaylı ve inatçı” bakışlarından iyiden iyiye çekindikleri için hemencecik ortadan kayboluveriyorlardı ve zamanla, halkın arasına her gün karıştıkça, “suskun ve kandırılmaya hazır” sandıkları halkın hiç de öyle olmadığını anlıyorlardı. Hatta savcı anlamakla da kalmıyor, hikâyenin anlatıcısının yıllar sonra bile hâlâ anlam veremediği bir kararla, mahalle fırıncısının kızı Havva’yla nikahlanıveriyor,  vapur ortadan kaybolduktan bir yıl sonra da zavallı kızı ortada bırakarak ondan boşanıyordu. Öyleyse niye evlenmişti onunla? Vapuru merak ettiği için mi? Vapur sayesinde ortaya çıkan, vapur gidince de ortadan kaybolan bir vicdan sızısı yüzünden mi? Yoksa sokağa çıkmak, sokağa karışmak, gerçeği yadsınamaz hale getirdiğinden mi? Peki ama hangi gerçeği?  Hikâye bu soruyu yanıtsız bırakıyordu. 

 

Hikâyenin yanıtsız bıraktığı başka sorular da vardı. 

 

Vapurun kaçışını gören tanıklar günden güne çoğalıyordu. Hepsi geceyi çeşitli şekillerde anlatıyordu. Vapuru görmüş olmak bir itibar meselesiydi. Hayatları boyunca enselerine vurulup lokmaları alınmış, hiç kıymet verilmemiş bu insanlar için vapurun temsil ettiği isyandan daha kıymetli bir şey olmamıştı hayatlarında, bu yüzden vapura dört elle sarılıyorlardı, onunla avunuyorlardı, onu görmüş olmakla övünüyorlardı ve hayatlarına kendileri dahil kimsenin vermeye tenezzül etmediği anlamı nihayet vapurun isyanından sağıyorlardı. Ve derken tüm bu seslerin içinden hikâyenin anlatıcısı sıyrılıyor, vapurun kaçışını gördüğünü kıvançla iddia eden herkesi nazikçe yalanlıyor ve kendinden emin bir sesle şöyle diyordu: “Çünkü o olayı, vapurun kaçışını ben gerçekten görmüştüm.” 

 

Bu cümle beni ister istemez yeniden başa döndürüyordu: 

“Vapurun iskeleden kalkışını gören olmadı. Doğrusu buydu.” 

 

Artık hikâyenin çevresini sımsıkı saran bu güvenilmezlik halesini aşamayacağımı,  hikâyenin meselesinin de bu olmadığını, yani bana doğruları eğrilerden ayırt etme zevki vaat etmediğini anlıyordum. Leylâ Erbil, okuruna oyuncul tuzaklar da kurmuyordu, ne de şaşırtıcı yazınsal hamlelerle etki yaratma derdindeydi; kanıksanmış geçişlerle örgütlememişti metnini, o kadar. Hikâye henüz başlamamıştı, başlangıç erteleniyordu, çünkü hikâyenin gerçek anlamda başladığı an (vapurun iskeleden kalkışı) kayıptı, daha doğrusu tanıksızdı, tanığın yokluğu hikâyenin hakikati buna bağlıymışçasına aşılmaya çalışılıyordu, ama bu çaba tanığın yokluğunu iyice görünür kılmaktan başka bir işe yaramıyordu. Aynı anda da, bir tanık yoksa bile şeylerin tarihinin yazılabileceğini ima eden bir ses yükseliyordu metinden: “Vapurun kaçışını gören olmadı, ben gerçekten görmüştüm.” 

 

Bu ses, yoksul bir kız çocuğunun sesi olan, annesi dahil kimsenin ciddiye almadığı bu ses, hikâyenin büyük bölümünde “biz” diye konuşuyordu, yani bir çoğulluğun içinden (yoksul halk), kendi gibi olanlar adına, onların tanıklığında, onlara tanıklık ederek söz alıyordu; resmi kaynaklar ve resmi tarihçiler ne derse desin kendi gördüklerini, kendi tarihini “doğrusu budur” diye söylüyordu. Bu ses aynı zamanda retrospektif bir sesti de; yıllar sonrasından o günlere bakıyordu, bunu elbette yılların verdiği olgunlukla yapıyordu, ayrıca anlatmakta olduğu o eski günleri nasıl bir geleceğin beklediğini de gayet iyi biliyordu, zaten tam da o gelecekten konuşuyordu ve bu hikâyeyi anlatarak geçmişte hayal edilmiş gelecekleri anıyordu. 

 

Burada bir duraladım. Çünkü geçmişte olup bitenin hikâye boyunca ne kadar sistematik bir biçimde muğlaklaştırıldığı göz önünde tutulursa, bu anlatıcının, geçmişe, o geçmişe ait olmayan, başından sonuna kendisinin hayal ettiği bir geleceği atfettiği de söylenebilirdi. 

 

Böyle olabilir miydi? 

 

Peki gelecekten ne anlıyordum? İsyan eden vapurun görmek istediği geleceği mi?  

 

Sabukluyor da olabilirdim. 

 

Yan masalarda sessizlik içinde okuyan insanları rahatsız etmemeye özen göstererek kitabımı defterimi topladım, bilgisayarımı çantama koydum, merdivenlerden koşar adım indim, Gecede’yi öğrenci kimlik kartımla birlikte kütüphane memuruna uzattım. Dışarıda taptaze bir bahar havası vardı, ama rüzgâr ayaza dönmüştü, gün ışığı çekilmişti ve karanlık yükseliyordu. Polis bariyerlerini geçtim. Öbür kampüsün girişinde çok daha yoğun bir polis kalabalığı ve hiç de hayra alamet olmayan bir hareketlilik vardı. Nispetiye Durağı’nda beklemeye karar verdim. Hikâyenin geçtiği yere, Hayrettin İskelesi’ne gittiğimi aniden fark ettiğimde burnumdan bir şey püskürtür gibi sinirli sinirli güldüm. Tesadüflere inanmıyordum, daha doğrusu tesadüf dediğimiz şeylerin bilincin karanlık sularında alınmış bazı kararların sonuçları olduğuna inanıyordum. Ama bu o kadar da ilginç bir tesadüf değildi (ne de olsa Hayrettin İskelesi’ne her okul çıkışı gidiyordum, çünkü evim Yeldeğirmeni’ndeydi), ben de çok fazla üstünde durmadım. 

 

Otobüs kalabalıktı. Ayakta duracak yeri zor buldum. Etiler’e kadar trafik yoğun olacaktı, sonra açılacaktı ama bu sefer de Zincirlikuyu’dan sonra tıkanacaktı. Gecede’yi çantamdan çıkaracak oldum, şoför “höst!” dercesine sert bir fren yaptı. Tutamağa asıldığım için göndere çekilmiş bayrak gibi şöyle bir dalgalanıp duruldum. Pencere camında yansıyan alnı yaralı suratla o zaman göz göze geldim. Çok genç bir kadındı, herhalde yirmi yaşında bile yoktu, ama çok yorgun görünüyordu, kucağında sırt çantası, palto ve bereden kocaman bir tümsek vardı. Bana aşırı uzun gelen o birkaç saniyelik sürede gözlerini camdaki yansımamdan ayırmadan elindeki hafif pembeleşmiş ıslak pamuğu yavaşça alnındaki yaraya götürdü. Yüzünde ne bir soru vardı ne okunaklı bir duygu, ama yine de gözlerime kilitlenmiş ya da öylece takılıp kalmış bakışlarında bir inat, bir ısrar sezdim. İçerisi havasızdı. Cep telefonuma baktım, yeni mesaj yoktu. Otobüs alışılmadık bir biçimde sessizdi ve adını koyamadığım bir ruh durumuyla, beni saran, ayaklarımı yerden kesen, içinde yüzebileceğim kadar yoğun bir ruh durumuyla  dopdoluydu.  

 

Hikâyeyi okumaya başladığım sırada hissettiğim ama kaynağını tespit edemediğim mevcudiyetin edebiyatın ta kendisi olabileceğini düşündüm. Zaman zaman, insandan insana geçen bir ruh durumu olarak tasvir ettiğim edebiyat, bu hikâyenin yazarından da okurundan da bağımsız olarak, ama hiç kuşkusuz onların sayesinde (ya da gölgesinde?), bu hikâyenin içinde, ona hayat vererek ve ondan hayat alarak konuşuyordu. Taklit edilemez bir sesti bu, hikâyenin anlatıcı sesini bir vasıta olarak kullanıp onun üzerinden insanlaşıyordu ama özünde ne insandı ne değildi. Dikkatle kulak kabartıldığında, geçmişi anımsayan bir insanın sesiyle konuşmaktan sık sık uzaklaştığı, başka bir düşünme, anımsama ve anlatma güzergâhında yol aldığı anlaşılıyordu. Gerçeküstü ile gerçek arasındaki ayrımı önemsizleştirerek ilerliyordu.  Bunu daha en baştan, sistematik bir biçimde yapıyordu. Paradoksun kabul edildiği, ona tahammül edildiği, hatta tadının çıkarıldığı bir alanı yavaş yavaş örüyordu. Hikâye o alanda başlayacaktı. Erteleme ya da bilinçli gecikme sandığım şey bir hazırlıktı. Alnı yaralı kadın başını cama yaslayıp gözlerini kapadı. Hikâyenin gerçekten başladığı ânı vapurda okuyacaktım.   

 

 

Sarah Evans, Irish Sea, 2019

 

(Devamı haftaya)

 

 

 

 

Ana görsel: Ara Güler.

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YVapurun İskeleden Kalkışını Gören (II)
Vapurun İskeleden Kalkışını Gören (II)

"Halk denen bu gözsüz canavarın, kaptansız vapurun, tanıksız hikâyenin, babasız kızın birbirleriyle tam anlamıyla örtüşmeksizin, hatta belki bu sayede gittikçe boyutlanan anlamlara geldiğini, gelebildiğini düşündüm."

Bir de bunlar var

Ana Mendieta, Carl Andre ve Ölümü
Yumuşakça Dayanışması ve Ellerinden Doğuran Cadılar
Gone Girl’ü İzlediniz mi?

Pin It on Pinterest