İşlerimin önemli bir kısmı kendime sanatçı demeye yeltenememekten, zihnimde “resmî” sanat olarak kurduğum şeyin dışında ifadeler aramaktan ileri geliyor.

SANAT

Performanstan Kumaşa Dolanan Duygular: Sevda Semer ile Söyleşi

Tophane’de yeni açılan Bulgaristan kökenli Collect Gallery’de gerçekleşen, Marcus Graf’ın küratörlüğündeki Check-in sergisinin ikinci haftasında (28 Mayıs-6 Haziran) Sevda Semer’in işlerini gördüğüm an, kendisiyle 5harfliler için bir söyleşi yapma isteği doğdu içimde. Sevda Semer kâğıt ve kumaş ile çalışan, ses ve görüntü, yerleştirme ve performans üreten bir sanatçı. İşlerinde, kişisel duyguların dışavurumu, bireyin toplum içinde konumlanması ve öznel gerçeklik algıları ile toplumsal kategoriler arasındaki boşluk gibi temalara eğiliyor.

 

Sevgili Sevda, öncelikle söyleşi teklifimi kabul ettiğin için teşekkürler. İnternet sayfanda 1990’larda Bulgaristan’da doğup büyüdüğün evde Rus ve Alman sanatçıların iş ve biyografilerinden oluşan zengin bir kütüphane bulunduğunu söylüyorsun. Bu kaynak, metin temelli üretimini de şekillendiriyor şüphesiz. Bu doğrultuda, kendinden ve sanat pratiğinden bahseder misin? 

 

Sanatçı olarak anılmak hâlâ tuhaf geliyor bana. Bir küratörün vakti zamanında “Sevda, artık sanatçı olduğunu anlasan iyi edersin,” dediğini hatırlıyorum. İşlerimin önemli bir kısmı kendime sanatçı demeye yeltenememekten, zihnimde “resmî” sanat olarak kurduğum şeyin dışında ifadeler aramaktan ileri geliyor. Kitaplarsa bana her zaman cana yakın gelmiştir, belki de bu nedenle onlarla bu kadar sık çalışıyorum. Belirli hal ve hikâyeleri belgelediğim görsel günlüklerle çalışıyorum. Resim de yapıyorum, bazen soyut bazen de ağırlıklı olarak metin içeren resimler. İşimde görsel olmayan bir parça da mevcut. Bir hikâye anlatırken kendimi kaydettiğim ses kayıtları da var. Kelimenin geniş anlamıyla metin benim için her açıdan önem arz ediyor, bazen tek bir kelimeyle çalışmak bile öyle. Performans gerçekleştirdim, video çektim, heykel yaptım. Kumaşla çalışmayı da seviyorum… Öyle çok arzu duyuyorum ki, onları ifade edecek de pek çok yola sahibim. 

 

Şu anda Kopenhag’da yaşıyorsun. Günlerin nasıl geçiyor? Şehrin koşulları sanatçıların yaşam tarzını ve genel anlamda senin üretim pratiğini nasıl etkiliyor?

 

Büyük bir soru bu. Kopenhag’a taşınalı ancak üç ay oluyor. Vereceğim cevap konuya ancak giriş niteliği taşıyacaktır. Çok küçükken ne olmak istediğime bir türlü karar veremiyordum. Bir A4 kâğıdına yedi farklı meslekten kartvizit yapmıştım. Haftanın her günü için ayrı bir meslek. Dinlenme kavramı insan çalışmaya başladıktan sonra ortaya çıkıyor tabii. Birçok kariyer sürerek geniş geniş yaşama arzusunu bir ölçüde hâlâ taşıdığımı düşünüyorum. Kısmen bu nedenle, kısmen de maddi imkânlarım sanat okumaya elvermediği için sanatımı tamamlamak üzere farklı bir çalışma hayatım da olageldi hep. Yükten ziyade sevdiğim bir durum bu. Kitap incelemeleri, yazmak, yürüttüğüm kuir kitap kulübü ve diğer LGBTİ ve insan hakları projelerinin yanı sıra, son birkaç yıldır zanaat sayılan bir beceriyi edinmek ve bununla sanat arasındaki farkı görmek de son derece ilgimi çekmeye başladı. Evde ekşi mayadan ekmek yapmaya kafayı taktığım için buraya geldiğimde fırıncı oldum. Kopenhag’da birçok harika fırın ve pastane var. Hatta enteresandır, bu mekânlarda o kadar çok sanatçıyla tanıştım ki… Bu şehirde özellikle fırıncılık işine sarmamızın belki de özel bir nedeni var. Tabii bu uğraş sanatımı da değiştirmeye başladı, her büyük değişimde olacağı gibi. Fakat ne yönde değiştirdiğini söylemek için henüz çok erken. Bunun dışında hoşuma giden bir şey daha var, şehrin çeperlerinde yaşıyorum. Danimarka yasalarına göre, ev sahiplerinin binadaki herkes için depolama alanı bulundurması gerekiyor. Bu binanın deposu çatıda ve hâlihazırda boş olduğu için burayı stüdyo olarak kullanıyorum. Bir depolama alanını stüdyo bellemek hoşuma gidiyor, envai çeşit şeyi burada saklıyorum.

 

Şehrin kendine has dinamikleriyle kurduğun ilişkiyi konuştuktan sonra, kimlik konusuna geçmek istiyorum. Collect Gallery’deki ilk sergi olan, dört Bulgar sanatçının işlerini gördüğümüz Check-in senin için kimlik politikaları açısından ne ifade ediyor? Sofya dışında Londra’da yaşadın ve konuştuğumuz gibi şimdi Kopenhag’dasın. İşlerinde evrensel bir dil kurduğun ilk bakışta anlaşılıyor; peki, yerellik çerçevesi ve genel anlamda “evden uzakta yaşamak” üretimini nasıl etkiliyor? 

 

Bu soru üzerine, bir sergi kimlik politikaları bakımından benim hakkımda herhangi bir şey söyleyebilir mi diye ciddi ciddi düşündüm. Sergiler sadece sanatımla ilgili bir şey söyleyebilsin isterim. Nitekim sanatımla arama mesafe koymanın sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Belki de kişisel olanla yakından çalıştığım içindir; kendimi bütünüyle sanatımla özdeşleştirmek benlik değil. Yine de bu soru, uzun yıllar boyunca Bulgaristan’ın dışında yaşayan yakın bir sanatçı arkadaşımın memlekete dönmekle ilgili sözlerini hatırlattı bana. Yabana salıverilmiş gibi hissettiğini söylemişti. Şunu kastediyordu, uzun süre evden uzak yaşadığında kendine ait bazı parçaları seçip beraberinde taşırken diğerlerini unutmak işten bile değil -genellikle  de zor kısımları unutuyoruz tabii. Bu manada geri dönmek bir bakıma her zaman önemli; vahşi yönünle de barışıyorsun. Yeni yerler ve dillerle birlikte nasıl dönüşüme uğradığını görmek ilgi çekici. Evden uzakta yaşamak kimi bariz kimi ise henüz benim bile tespit etmediğim birçok açıdan belirleyici oluyordur işlerimde. Örneğin, Bulgaristan’dayken Bulgarcayı daha fazla kullanmaya meylediyorum. Burada ise metinlerimde İngilizceyi çok daha fazla kullanıyorum. Bununla birlikte, seslendiğim kitleyse aynı kalıyor. Demem o ki; Türkiye’deki bu sergiyi gören biri için benim nerede oturduğum bilgisi bir önem arz etmiyor. 

 

Ürettiğin video işleri arasında, metinsel günlüklerinden bahsettiğin “Performing writing” [Yazıyı performe etmek] başlıklı olan video özellikle ilgi çekici. İnternet sayfanda paylaştığın Ludwig Seyfarth’ın yorumundan yola çıkarak, videoda konuşan kişi “kişisel benliğin” mi, “toplumsal benliğin” mi diye sormak isterim.

 

Ludwig kendi pratiğim üzerine değil de yazdıklarım üzerine konuştuğum bir video çekmemi önermişti. İki şeyden emindin. Birincisi, yazmanın nasıl sanata dönüşebileceğini görmek, ikincisi ise çocukluktan beri tuttuğum kişisel günlüklerimle ilgili konuşmak istiyordum. Doğası gereği gizli kalan bir şey hakkında konuşmak. Ne var ki bu videoda kelimenin gerçek anlamıyla bir performans sergiliyorum. Videoyu çekme sürecim şöyleydi: Önce söylemek istediklerimi yazdım, sonra metni okuyarak sesimi kaydettim, sonra da videoda gördüğünüz kulaklığı takarak kaydı dinledim. Dinlerken kelimeleri kendiliğinden konuşur gibi yüksek sesle söylüyorum, kulaklığın mikrofonunu kullanıyorum. Tekniği kısmen verbatim tiyatrodan [belgesel tiyatro] aldım. Doğaçlama konuşan birine kıyasla videoda tempo kayıyor. Saklı bir işten bahsederken videoda da bir bakıma saklanmak ilginçti. Dolayısıyla cevap muhtemelen toplumsal benliğimin kişisel benliğimi performe ettiği şeklinde.

 

 

 

Bedensel hafıza, benlik kurulumu ve kimlik inşası gibi kavramların metin, tarih ve anlatı temelli işlerinde nasıl görülebileceğine dair bakış açını paylaşır mısın bizimle? Okunaksız kelimeler, cümleler ve karalamalar sanatsal üretiminde nasıl bir katmanlılık kuruyor?

 

Dil dünyaya dokunduğum ilk yoldu, bu dokunuşu çok sevdim. Benim için muazzam bir önemi var. Aynı zamanda, toplumsal tahayyüle de her zaman alan açıyorum. Okunaksız kelimeler farklı anlarda farklı insanlara farklı hikâyeler anlatabilir. On yıldır “The Letters” [Mektuplar] adını verdiğim bir seri yapıyorum. Bu seride, yoğun duygular içindeyken mektup yazıp kâğıdı çevirerek metnin üzerinden geçiyorum, böylece ortaya çizim gibi görünen bir iş çıkıyor. Yaratımdan bir süre sonra bunlara baktığımda, mektupta ne dediğimi, hatta mektubu kime yazdığımı hatırlamadığımı görmek güzel oluyor. Bu şekilde, izleyicinin hayalgücü serbest bırakılmış olduğu gibi, ben de bir serbestlik hissi yaşıyorum. Duyguyu ifade ettim ve geçip gittim, geçmiş beni kısıtlamıyor.

 

Mektuplar, Kalem, İmleç.

 

Resimlerin arasında sinir sistemine ve bedene odaklanan, somatik deneyimlemeyi hatırlatan işler var. Örneğin “Daha önce burada mıydın, bedenim?” sorusuna “Evet?” diye cevap veren iki bacak görüyoruz. Kişinin kendine ve çevresine yabancılaşması durumunu işlediğini görüyorum. Beden politikaları, feminizm ve kuir teori kapsamında da tartışılan birtakım “bozukluklara” dönüştürücü bir açıdan yaklaştığını düşünüyorum. Ne dersin?

 

Ayrışma ve kişiliğin yitimi hisleri üzerine olan çizimlerim yedi yıl öncesine ait. Onlara baktığımda ne kadar beyaz alan bıraktığımı, renklerin ne kadar hassas olduğunu, neredeyse orada değillermiş gibi göründüğünü fark etmeden duramıyorum. Ki, bu da bir ayrışma biçimi. Üstelik bunların hiçbiri bilinçlice verilmiş kararlar değil. Bu çizimlerin o zamanlar beni ne kadar korkuttuğunu hatırlıyorum. Artık öyle değil, sadece üzücü geliyorlar. Sorunun ikinci kısmına gelirsem, sanatım kuir olmak ve kadın olmak üzerine. Elbette her ikisinde de mesken tuttuğum bir beden var. Siyaseti  yaşamın gündeliğinden koparmamak benim için son derece önemli. Bu nedenle zihnimizi kullandığımız her alanda bedenlerin imge ya da deneyimlerini işe dâhil etmeyi seviyorum.

 

 

Son olarak, şu sıralar zihnini meşgul eden kavram ve işlerden bahseder misin? Çok teşekkürler…

 

Son zamanlarda beş yıldır sürmekte olan bir projeme odaklanmış durumdayım. Proje, birçok formatta ortaya çıkan bir aşk günlüğü. Altı ayım kaldı, haliyle veda eder gibi hissediyorum. Bu da bana daha fazla üretme isteği veriyor. Bunca zamanın üstüne ondan ayrılmak zor olacak, dolayısıyla hiç değilse ona bütün enerjimi vermiş olduğumu bilmek istiyorum. Genellikle zaman olgusuyla ya da böyle büyük serilerle çalışıyorum. Aşk günlüğüm içinde pek çok şeyi barındırıyor, tabii başlarken bunu tahmin edemezdim; beklediğimden çok daha dinamik bir günlük bu. Aşktan başka, COVID’le gelen kapanma döneminde sona eren bir ilişkiyi, bunun etrafında gelişen türlü duyguyu, bir süre sonra gelen flörtleşmeyi ve içli dışlı olunan kısa aşk hikâyelerini içeriyor. Devamında ise büyük bir aşk ve taşınma var; Ukrayna’daki savaşın başladığı dönemde partnerimle başka bir ülkeye taşınıyorum. Birçok duygu ve olay barındırıyor günlük. Nihayetinde kitap, video, ses, kumaş, nesne ve çizimlerin bulunduğu bir iş olacak. Bu proje haricinde üretmeye devam ediyorum ama enerjimi aslen buraya odakladım. Şimdi müsaadenle aydınlatıcı soruların için sana ve burada oldukları için de okurlara teşekkür etmek istiyorum.

 

 

Kapak görseli: Sevda Semer

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Y“Metalin bendeki etkisi gerçekten çok farklı, ‘Aşk’ gibi”: Büşra Kölmük ile Söyleşi
“Metalin bendeki etkisi gerçekten çok farklı, ‘Aşk’ gibi”: Büşra Kölmük ile Söyleşi

Metalle uğraşan bir kadın olarak şunu çok duyuyorum: “Bu erkek işi değil mi, bir kadına göre çok iyi yapmışsın, erkek gücü ister.” “Hayır, bu tam da kadın gücü ister,” diyorum. Karşı taraf aslında iltifat ettiğini sanıyor ama fark etmeden ötekileştiriyor.

SANAT

YOrtaklıklar, Paylaşımlar ve Üretimlerin Yermekân’ı: Ekin Kula, Zeynep Üçöz ve Hazel Kılınç ile Söyleşi
Ortaklıklar, Paylaşımlar ve Üretimlerin Yermekân’ı: Ekin Kula, Zeynep Üçöz ve Hazel Kılınç ile Söyleşi

Her şeyin temelinde, Yermekân’ın hem kendi üretimlerimize hem de yeni paylaşımlara ilham olması fikri var.

ENGLISH

YWandering Feelings from Performance to Textile: Interview with Sevda Semer
Wandering Feelings from Performance to Textile: Interview with Sevda Semer

A significant part of my work stems from not daring to call myself one and looking for expressions outside of what I imagined was “official” art.

SANAT

YOrtak Dertler ve Dünyalar: Melike Bayık ile Su-suz Yaz Üzerine Söyleşi
Ortak Dertler ve Dünyalar: Melike Bayık ile Su-suz Yaz Üzerine Söyleşi

“Su” dediğimizde belki de “su var” gibi bir anlam çıkarken “su-suz” dediğimizde yok oluşa işaret ediyoruz.

Bir de bunlar var

Gece Görüşürüz
Carrie Geri Dönüyormuş
Özgürlük Şarkıları

Pin It on Pinterest