Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı sergisi dilsiz bir harita: Kelimelerde radikal bir tasarrufa gidildiği için meramını hemen anlatmıyor ancak hatları net çizilmiş. Sanatçı ve küratör sezisel veya rasyonel düzlemde yolu az çok bilenlere eşlik ediyor ve yine görmeye talip gözler için örtük bir manzara sunuyor.

SANAT

Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı: Çağla Köseoğulları ve Kevser Güler ile Söyleşi

 

Çağla Köseoğulları’nın boşluk-yüzey ve hareket-iz gibi kavramlar arasındaki etkileşim alanını araştırdığı sergi, adını Laurie Anderson’ın “The Beginning of Memory” (Hafızanın Başlangıcı) şiir-şarkısından alıyor. Sanatçının 2020-2023 yılları arasında ürettiği yapıtları bir araya getiren serginin küratörü Kevser Güler. Çağla ve Kevser’in öncelikle sıkı bir dayanışma, devamında ise verimli bir işbirliği gerçekleştirdiğini görüyoruz. Bu sergi dilsiz bir harita: Kelimelerde radikal bir tasarrufa gidildiği için meramını hemen anlatmıyor ancak hatları net çizilmiş. Sanatçı ve küratör sezisel veya rasyonel düzlemde yolu az çok bilenlere eşlik ediyor ve yine görmeye talip gözler için örtük bir manzara sunuyor. Ayrıca araştırma süreçlerinin metin desteğine bel bağlamaması, soru ve bulguların salt görsellikle ortaya konması da serginin güçlü yönlerinden. Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı 10 Haziran’a kadar Sanatorium’da izlenebilir.

 

Kevser Güler ve Çağla Köseoğulları (Fotoğraf: Melih Aydemir)

  

Söyleşi teklifimi kabul ettiğin için teşekkürler, Çağla. Önce biraz kendinden ve işlerinden bahseder misin?

 

Ben çok teşekkür ederim davetin için. Bu soruya işler üzerinden kendime bakarak bir cevap vermiş olayım. Üretme pratiği olarak, aklımdaki bir soruyu, düşünceyi ya da cümleleştiremediğim bir bulut yığınını kâğıt üstünde forma nasıl dönüştürebileceğimle ilgileniyorum. Çoğu kez kâğıt ve mürekkep en çok kullandığım malzeme olsa da, kullanacağım malzeme işin duygusunu ve ne demek istediğini doğru ifade edebilmek için değişim gösterebiliyor. Bu sergide de “Toz,” “Yol,” “Yer” ve “Dalga” isimlerinde dört iş serisi olarak ürettiğim işler, sezgisel el hareketleriyle müdahale ettiğim yüzeylerde uçucu lekeler oluşturarak söylemek istediğim söze karşılık olarak füzen tozuyla vücut buldu. Seramik heykellerden oluşan “Yol” serisindeki işlerde ise önce düzlemselleştirdiğim çamuru her seferinde katmanlar oluşturup farklı biçimlerde katlayarak üç boyutlu etkilerinde kendi gizimi keşfetmeye çalıştım.

 

Genel Görünüm (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı Sanatorium’daki dördüncü kişisel sergin. Önceki sergilerini düşündüğünde, sanatsal çizgi ve üslubunda devamlılık ve kopuşlar var mı?

 

İlk sergimle şimdiki sergim arasında on yıllık bir mesafe var. Zaman içerisinde hayata bakış açım, algılarım, arayışlarım değişirken kendimi ifade etme biçimlerim de değişip dönüşüyor elbette. Bu da kendime tekrar tekrar bakmama ve farklı yollara saparak kendimi anlamaya çalışmama olanak tanıyor. Buna bir terapi süreci de diyebiliriz aslında, yaptığım işler üzerinden kendimle bir yolculuk hâlindeydim genel olarak. Buradan çıkışla, ilk dönemdeki işlerimde daha figüratif bir anlatımı tercih ederken son dönemdeki işlerimde daha soyut bir ifadeyle kendimi tanıyorum.

 

Çağla Köseoğulları, ”Yer” Serisi, 2023, Kâğıt üzerine füzen, 65 x 65 cm (her biri), sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Laurie Anderson’ın “The Beginning of Memory” (Hafızanın Başlangıcı) şiir-şarkısından aldığın ilhamdan bahseder misin? Bu sergide hangi kavramlar üzerine düşündün?

 

Sergi gelişirken ve öncesinde üzerine düşündüğüm, birbiriyle bağlantılı birçok kavram vardı. Uzun süredir Çin resim sanatı üzerine okuyup düşünüyorum. Bununla birlikte bu sergiyi hazırlarken sıklıkla Doğu felsefesi ve Taoizm öğretisinin temel içeriklerine başvurdum. Çin resim sanatında her şeyden önce evrenin gizini dışa vurmaya çalışan bir üslup özümsenir. Burada kavranmaya çalışılan dile sığmayan, sözle anlatılması mümkün olmayan bir nitelik bağlamında evrenin kaynağıyla ilintili bir değer olarak, ideal büyük evren (makrokozmos) kavramını da içinde taşıyan yaşamsal, küçük evrene (mikrokozmos), yani insan kavramına ulaşmaktır. Taoizm antik Çin’de Laozi’nin yazılı eseri Dao de Jing’e (Yol ve Erdem Kitabı) dayanan bir öğreti. Çincede yol, yürümek, konuşmak, yön, yöntem ve akış gibi anlamlara işaret ediyor. Süreçlerin öneminden, anlarla kurulan bağları kavramaktan bahsediyor. Hareket, değişim ve dönüşüm, Yin ve Yang, karşıtlık, kopmaz birlik, döngüsellik ilkesi ve boşluk kavramlarını merkeze alır. Boşluk bütünlüğe ulaşmayı amaçlar. Taoizm’e göre boşluk nesnelerin var olabilmesi için zorunludur ve bu anlamda hiçlik değil, aksine var olana alan açabilme devinimine sahip, yüksek derecede enerji ihtiva eden bir alandır. Bu felsefeyle Çin resim sanatında boş alanların da resme dahil olarak okunması önemlidir. Her boşluk doldurduğu alanla bir anlam ifade eder. Varlığın boşlukta vücut bulabilmesi fikri her koşulda söylenen söze dahil edilir.

 

Tüm bu kavramlarla ilerlerken birtakım sorular ortaya çıktı. Kendi yolculuğumda, bedene gömülü hatıralar dünyayı anlamlandırma biçimlerimizin neresinde durur? Yaşamın, yaşananların bedensel izleri, hikâyelerde yer bulmamış olan geçmişle karşılaşma ve ilişki kurma yollarımıza dair ne söyler? Bedenin zaman yolculuğundaki hafızasına ilişkin tüm somut fikirlerle soyutta kalana dair araştırmalara alan açarak, çizmek, boyamak, belirlenmiş bir imgeyi temsil etmek yerine beden hareketinin izlerinin biçimlerine, etkilerine ve anlamlarının peşinden giderken, kendimle arama bir mesafe koyup ilerlediğim bir süreç oldu. Kevser’in harika önerisiyle, sergi adını şiirin içinden seçtik. Laurie Anderson’ın “The Beginning of Memory” (Hafızanın Başlangıcı) şiiri-şarkısı anlatmaya çalıştığımız hislere tercüman oldu.

 

Çağla Köseoğulları, “Yol” Serisi, 2023, Stoneware, çeşitli boyutlarda, sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Sergide “Toz,” “Yol,” “Yer” ve “Dalga” başlıklı dört farklı seri görüyoruz. Bu seriler birbiriyle nasıl bir bütünlük sunuyor?

 

Birbirleriyle bütünlük kurmak bakımından bu dört farklı seri aslında ifade biçimi bakımından aynı yerde duruyor. Her biri kâğıdın malzemeyle buluştuğu noktada araya farklı bir medyum girmeden yüzeyin kendini geri çekip imgeye yer açan bir oluş hâlinde kalmasını reddederek form buluyor. Bedensel bir hafızanın izlerini taşıyan jestlerle yüzeyi hareket ettirerek söylenmek istenene dair etki eden ve etkilenen bir beden olarak var oluşunu vurguluyor. Beden hafızası fikrini merkeze alarak zamanın, geçiciliğin, değişim ve dönüşümün üretme sürecini de görünür kılıyor ve yüzey ve malzemeyle ilişkisini performatif bir bedensel etkileşim olarak kat ediyor. “Toz,” “Yol,” “Yer” ve “Dalga” serilerinin her birinde ayrı bir teknikle söze dökülmemiş, açığa çıkmamış hatıraların, bedenin belleğini canlandırmanın, meditatif süreçlerinin açığa çıktığı bir bütünlük sunuyor.

 

Malzemeyle olan denemelerin belirsizliğiyle işe koyulurken zihnindeki tanımlılık arasında nasıl bir git gel veya alışveriş var?

 

Yapmak istediğim şey ile anlatmaya çalıştığım şeyin birbiriyle örtüşmesi çok önemli. Çoğu kez aklımda olan formu defalarca deneyip onun üzerinden sıçramalara olanak vererek söylemek istediğim sözle tutarlı bir hale gelmesine alan açıyorum. Bu sergi için çalışırken de aynısı oldu. Medyum konusunda kararlıyken form konusunda çok daha farklı yollara saparak, hatta neredeyse geometrik şekillerin ön plana çıktığı denemelerden ve senin de söylediğin gibi, git gellerden sonra istediğim forma ulaştım. Ama sanırım tüm o yollardan geçmek, istemediğin şeyin tanımını net bir şekilde yapmana neden oluyor ve sonunda doğru yolu buluyorsun.

 

Çağla Köseoğulları, “Toz” Serisi, 2023, Kâğıt üzerine füzen, sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Sergi metninde küratör Kevser Güler “yüzeylerin failliğinden” bahsediyor. Resim ve heykel yaparken yüzeyle nasıl bir ilişki kuruyorsun?

 

Kevser sergi metninde yüzeylerin failliğiinden bahsederken resim yapma yöntemlerini yeniden biçimlendirmek, çizmek, boyamak, belirlenmiş bir imgeyi temsil etmek yerine yapanın, aynı zamanda yapmayı planladığı seyden bağımsız, etkilenmiş bedenini devreye sokarak performatif bir yolla açığa çıkarmasını kastediyor. Bu ifadeden hareketle, her seferinde yüzeyin bir parçam olmasına izin vererek medyumla kurduğum iletişim, ilişki yüzeyin benden beklediğinin aksine farklı bir yolla ifade etme yollarını deneyimleyerek mümkün oldu.

 

Atölyendeki hava akımı, nem, zeminin titreşimleri gibi fiziksel unsurlarla eşgüdüm içinde üretiyor, malzemeyle adeta eşitleniyorsun. Bu bakımdan özellikle “Toz” serisinde post-hümanist (ya da yeni materyalist) bir tavır takındığını görüyorum.

 

Seriler tam da ifade ettiğin şekilde ifade buluyor. Bir şeye bakarken, onu anlamaya ve onunla iletişim kurmaya çalışırken kendimi merkezden çıkarıp bir bütünün parçası olarak algılamaya, üstelik bunu da diretmeden yapmaya çalıştım. Karşımdakinin olanaklarını kendimden ayrı yeni bir değerlendirmeye açık tutarak formlarla iletişim kurmayı denedim. Kendimi araçsallaştırdım; formların malzemeyle eşdeğer olarak sökün etmesine yardımcı oldum.

 

Çağla Köseoğulları, ”Dalga” Serisi, 2023, PVC üzerine mürekkep, 30 x 42.5 cm (her biri), sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Küratör Kevser Güler ile sadece işleri kavramsallaştırma ve sergi mekânına yerleştirme safhasında değil, yedi aydır bilfiil üretim safhasında da berabersiniz. Kişisel sergin için bir küratörle çalışmak nasıl bir deneyim oldu?

 

Harika bir deneyimdi. Kevser’le daha önceden tanışmıyorduk, bu sergi vesilesiyle bir araya geldik. Diğer sergilerimin aksine, bu sergide bir küratörle çalışma isteğim bakış açımı genişletmek, var olan fikre karşılık farklı sözleri üst üste koyarak yeni bir söz söylemeyi denemek, kendimin dışına çıkarak sınırlarıma göz atmak arzusundan çıktı. Kevser’le hemen hemen her konuda sohbet ettik. Meseleleri ele alışımızdaki ortaklıklar kavramsallaştırma konusundaki yakınlığımızı da hızlıca gösterdi. Her söz yeni bir anlamla tekrar tekrar kendini doğurmaya başladı ve beni çok zenginleştirdi. O yüzden bir küratörle çalışmak değil de Kevser’le çalışmak harika bir deneyim oldu.

 

Seramik heykellerden oluşan “Yol” serisindeki katlama işlemini gerçekleştirirken yaptığın beden hareketlerini hangi açıdan performatif olarak değerlendiriyorsun? Üretimlerinde performativite ile nasıl bir ilişki kuruyorsun?

 

Bu sergideki bütün işleri bedenin sınırları içerisinde hafızayı canlandırmak üzere tekrar tekrar aynı hareketlerin farklı formlara dönüşebildiği yüzeylere bakmak açısından performatif olarak değerlendiriyorum. Her oluş kendi içerisindeki potansiyele bakabilmeyi önerirken olma hallerinin aynı hareketlerle yinelenmesi ve sonuçlarının farklı sözlerle yeniden anlam kazanmaları bakımından ele alıyorum.

 

“Kendi boşluğumu arıyorum,” dedin ön izlemede bana. Bir de boşluğun merkezde tutulmasından bahsettin. Bu ifadelerini de detaylandırarak, boşluk neden siyah senin için?

 

Bana ait olana alan açabilmek, mesafe koyarak farkına varabilmek için kendi boşluğumu arıyorum. Bu boşluk hem fiziksel koşullarda hem de bir felsefenin bakış açısıyla kendini yeniden inşa etmek için gerekli. O yüzden her bir yüzeyde her seferinde bir bütünlüğe ulaşmayı hedefleyerek bana diretilen boş kağıdın zemininde beni kapsayan, içine çeken makro ölçekteki evrene öykünerek bir siyahlık oluşturmak istedim. Hiçbir parlaklığı olmayan bu yutucu karartı füzen tozuyla sanki bir evrenin ya da bir dünyanın oluşumuyla, kendi katmanlarını tekrar tekrar yaratmasıyla var oldu. Ve oluşturduğum bu zeminleri silerek karartılar içerisinde yeniden boşluklarla desenler oluşturmak kendi derinliklerimdeki hafızayı canlandırmama fırsat verdi.

 

Küratör Kevser Güler:

 

Söyleşi teklifimi kabul ettiğin için teşekkürler, Kevser. Senden de öncelikle biraz kendinden ve işlerinden bahsetmeni isteyeceğim.

 

Sergimize gösterdiğin ilgi için ben teşekkür ederim, Zeynep. Kısaca işlerimden bahsedeyim: Çeşitli bağlamlarda, sanatçılar, sanat yapıtları ve sergilerle birlikte düşünüyorum. Sanatçıların üretimlerini icra etme süreçlerine, sanat yapıtlarının ve sergilerin varlık koşullarına ve olanaklarına, sergi yapmanın ve sergilemeye dair kararların estetik, etik ve politik etkilerine, anlamlarına dair kafa yoruyorum.

 

Çağla Köseoğulları, “Toz” Serisi, 2023, Kâğıt üzerine füzen, sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Laurie Anderson’ın “The Beginning of Memory” (Hafızanın Başlangıcı) şiir-şarkısı küratör gözüyle senin için sergi bağlamını nasıl kuruyor?

 

Aslında bu şiir-şarkı, sergi hazırlık sürecimizin çok sonunda buluştuğumuz bir imge oldu. Serginin bağlamı Çağla’nın son yıllarda izini sürdüğü beden hafızası kavramı etrafında biçimleniyordu. Bir gece yarısı Laurie Anderson dinlerken “The Beginning of Memory” çalmaya başladı. Tam kavrayamadığım bir duygu yoğunluğuyla gözlerimin dolduğunu biliyorum, hemen Çağla’ya yazdım. O da uyumuyormuş ve şarkıyı ayrı yerlerde ama beraber dinleyip –beraber ağlayıp– sergimizin ses imgesini, hikâyesini ve adını bulduğumuzu hissettik. Çağla’yla bizim bu birlikte ilk çalışmamız. Onun üretimleri üzerine evvelden hiç sohbet etmediğimizden geçmiş yapıtlarına birlikte bakarak birbirimizi tanımaya başladık. Kuşlar Çağla’nın resimlerinde daha önce de karşılaştığımız imgeler olarak bu süreçte aklımda kalmış olmalı. “The Beginning of Memory”de Laurie, kuşlarla ilgili bir hikâyeden bahsediyor, eski bir oyunda anlatılan bir hikâye bu. Hiçbir şeyin olmadığı, yalnızca havanın ve kuşların olduğu bir zamana ait. Günlerden bir gün kuşlardan birinin babası ölüyor ve babasının bedeniyle ne yapacağı bu tarla kuşuna dert oluyor. Yeryüzü yok, toprak yok, o yüzden defnetme de yok. Sonunda, bu tarla kuşu babasını kendi kafasına gömüyor. Şiire göre, bu an hafızanın başlangıcı oluyor. Kimse bu andan önce hiçbir şey hatırlamıyormuş. Bu andan önce hafıza diye bir şey yokmuş.

 

Bu şiire tutulmamızın sebeplerini bence biz de hâlâ tümüyle bilmiyoruz; ara ara üzerine konuşmak hoşumuza gidiyor. Hafızanın oluşumunun öncesini tasvir eden, daireler çizerek sürekli uçan kuşlar imgesini, kendi bedeninin parçası haline getirdiği kayıpla hafızanın başlaması meselesini ve beraberinde aslında kaybın gömüldüğü kafanın aynı anda bedensel ve zihinsel referanslarını, Çağla’nın yapıtlarıyla birlikte düşünmekten heyecan duyduk. Sergide gördüğünüz “Toz” serisi kuşlarla görsel bir bağlantı da kuruyordu. Füzen tozlarını kâğıt üzerinde hareket ettirerek yaptığı bu resimleri kuş bulutları gibi de görüyorduk. “Toz” serisini yatay sergileme kararı verirken, resimlere bakanların bu bulutlara çekilen başka kuşlar gibi görünmesi bizi heyecanlandırdı.

 

Çağla ile yedi aydır bilfiil beraber çalışıyorsunuz. Uzun süreli bir işbirliğinin ürünü bu sergi. Neler üzerinde durdunuz ve nasıl bir yöntemle çalıştınız?

 

Çağla’nın 2020’den bu yana ürettiği yapıtlardan, kullandığı malzemelerden ve ilgilerinden hareketle konuştuk, düşündük, okuduk, dinledik. Beden hafızası bağlamında boşluk, hareket, jest ve iz kavramları ve imgeleri üzerinde gezindik. Hem Çağla’nın yapıtlarında bunlarla kurduğu ilişkilere, bunlara yaklaşma ve mesafe alma biçimlerine eğildik hem de kuramsal veya sanatsal başka yerlere baktık. Boşluk ve hareketin resimsel anlamlarıyla beraber gündelik hayatın, yaşadığımız dönemin sık sık boşluksuz hissettiren hâlini, boşluğun yokluğunda deneyimlediğimiz duygunun şiddetini, bunun etkilerini, bizim etkilenme biçimlerimizi konuştuk. Çağla’nın üretimi bu yedi ay boyunca da devam etti. Yapıt serilerinin bir kısmı bu süreçte doğdu, bir kısmı genişledi, bir kısmı bu sergiyle bağlarını gevşetti ve geri çekildi.

 

Çağla Köseoğulları, “Yol” ve “Toz” Serileri, 2023 (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

Sergileme biçimi ve yerleştirme tercihleriniz hakkında ne söylersin? Ön izlemede, işlerin duvarla ilişkisi üzerine çok düşündüğünüzü söyledin, bunu açar mısın?

 

Sergilemeye ilişkin düşünürken, Çağla’nın üretim süreçlerinden yola çıktık. Sanatçının üretim süreçlerindeki sorularının, kararlarının; yapıtları üretim deneyiminin sergi mekânında hissedilebilir olması önemliydi bizim için. Duvarı sorunsallaştırma da bu bağlamda ortaya çıktı. Sergideki “Toz” ve “Yol” serisini yatay yerleştirdik. “Dalga” serisini arkasından ışık alacak bir eğimle düşey olarak duvara yasladık. “Yer” serisini ise duvarda asılı gösteriyoruz. Bu süreçte mimar Duygu Doğan’la çalışmamız sergileme birimlerinin tasarımlarının ve yerleşimin son hâlini bulmasını sağladı. “Toz” serisi sanatçının sezgisel el hareketleriyle kâğıdı dalgalandırıp üzerine uyguladığı füzen tozunu kımıldatarak oluşturduğu bir seri. “Yol” serisi Çağla’nın seramik çamurunu birer sayfa gibi düzlemselleştirerek başladığı, ardından bu düzlemleri çeşitli biçimlerde katlayarak oluşturduğu bir heykel serisi. “Dalga” serisinde kullandığı yüzey PVC üzerine mürekkep. Yine “Toz” serisindeki gibi, yüzeyi hareket ettirerek mürekkebi transparan zemin üzerinde kaydırıyor. “Yer” serisinde ise Çağla kağıt üzerinde füzenle önce homojen simsiyah bir zemin elde ediyor, ardından bu zemin üzerinde silerek jestüel imgeler oluşturuyor. Her bir seri için ve serginin bütününde, Çağla’nın üretim sırasında yapıtlarla kurduğu mekânsal ilişkiyi, yapıtların karşısındaki konumunu izleyiciye açan bir sergileme kurgusunda karar kıldık.

 

Deleuze’ün “Ressam hiçbir zaman boş kâğıttan başlamaz, önce klişeleri silmesi gerekir” sözündeki gibi, Çağla’nın da bir nevi kâğıdı siyaha boyayarak “yoklukla sildiğinden” bahsettin ve “Üzerinde hamle yapılmasına alışkın olduğumuz zemin beyazdır,” diye ekledin. Bu konu ilgi çekici. Malzeme ve yüzey ile yapılan söz konusu denemeler hakkında ne söylersin?

 

“Yer” serisinden bahsederken, tersi bir taraftan Deleuze’ün mealen hatırladığım bu sözü gündeme gelmişti. Sanatçının başlarken önce belli ayıklamalar yapması gerektiğine dair bir yorum bu. Çağla ise “Yer” serisinde, başlamak için ayıklamak yerine, füzenle üst üste, katman katman kağıdı daha da yüklü hale getiriyor, boyuyor. Homejen, kadifemsi, simsiyah bir yüzey elde edinceye kadar. Çağla başlamak için silmek ve azaltmak yerine, karmaşık çokluğu üst üste bindiriyor ve katmanları okunmaz olan bu karanlığa bir başlangıç yeri olarak bakıyor. Işığı yutan bu tozsu siyahlığın baktığınız anda sizi nasıl da içine çektiğini görmek beni derinden etkileyen bir karşılaşma olmuştu. Beyazın mutlak bir soyutlamayı çağırması ve yansıtıcılığı yüzünden, beyaz zeminde bir karşılıklılık halinden başlamak yerine, böylesi simsiyah bir yüzeyin baktığınız anda sizin de onun bir parçası olduğunuzu hissettiren kapsayıcılığını deneyimlemek Çağla’nın sürecini daha iyi sezmeme yardım etti.

 

Çağla Köseoğulları, ”Yer” Serisi, 2023, sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

 “Yol” serisindeki heykeller ağaç kovuklarını, hayvan derilerini, kaya parçalarını andırıyor. Bu çağrışımları serginin genel çerçevesi içinde nasıl bir yere konumlandırıyorsun?

 

Serginin beden hafızası derdini, insan bedeninden başka referanslarla düşünmeye birer öneri gibi gördük bu çağrışımları. Çağla’nın özel olarak tasarladığı görünümler değildi hiç biri. Fırından çıktıklarında yaşadığımız karşılaşmalar bu çağrışımları aklımıza getirdi. İnsan hariç diğer canlı ve cansız varlıkların bedenlerinin hafıza yükü hakkında düşünmek belki daha kolay diye konuştuğumuzu hatırlıyorum. İnsan izleri dönüştürüyor, kamufle ediyor, türlü temsil ve anlam sistemi içinde başka biçimlere büründürüyor; oysa kayaların, ağaçların, hayvanların bedenlerinin tekil maddesel tarihi basamak basamak inilecek bir hafıza kuyusu gibi. Sergideki yapıtlarda sık sık gündeme gelen yüzey meselesi de bu seride daha yüksek sesli. Sanatçı yapıtlarında yüzeyleri hareket ettiriyor, üretim süreci bu şekilde ilerliyor.

 

Sergi metninin kapanış cümlesinde belirttiğin üzere, bu sergide Çağla, dünyayla yeni bağlantılar kurma süreçlerimize “bedenleşen hatıraların,” “bedene yazılı hareket tarzlarının” ve “bedenin tüketilemez performatifliğinin” nasıl dâhil olduğunu araştırıyor. Beden ve hafıza sanatçıların üretimlerini sıklıkla dayandırdığı, benim de ilgilendiğim kavramlar fakat burada örtük olduğu ölçüde güçlü ve —müsaadenizle— kudretli bir biyopolitik söylem görüyorum. Ne dersin?

 

Biyopolitika bağlamında yorumlamak sanırım mümkün. Senin bu bakımdan neler gördüğünü duymayı çok isterim. Biz bu sergi çalışmaları kapsamında Çağla’nın ele aldığı biçimiyle bu meselelere yaklaştık. Beden hafızası kavramı bedenin aynı anda hem tekilliğini hem toplumsallığını, hem tarihselliğini hem de kaçınılmaz bugününü irdelemesiyle bu serginin gündeminde. Çağla’nın yapıt serilerini üretirken devreye girmiş sezgisel hareketlerinin bir tür beden hafızasına teslim oluşları serginin temel izleği diyebiliriz. Yapıtların üretim süreçleri bu hafızayı açığa çıkarma, anlatılan hikayelerin dışında, hem bedenin mimetik oluş süreçlerinde saklanmış olana hem de bedenin, bir tür beden yazısına açıklığıyla muhafaza ettiğine yakınlaşmaya yönelen bir ilgiden besleniyor. Burada sanatçının niyeti gizli olan bir şeyi faş etmek, şeffaflaştırmak değil de neredeyse belirsizce yeniden kat etmek, kat etme deneyimini tekrar etmek. Bedenlerimizde taşıdığımız başka bedenlerin hafızalarıyla belki yeniden karşılaşmak.. Bedeninin hafızasıyla gönüllü bir karşılaşma alanı açmak.

 

Bu üretim sürecinde Çağla’nın resimsel araştırmaları boşluk, hareket, iz ve jest kavramlarını öne çıkarıyor. Sanat tarihinde hareketi öne çıkaran soyut, dışavurumcu resim pratikleriyle bir akrabalığı da var sanatçının bu üretim tarzının, fakat bana kalırsa o pratiklerden, örneğin eylem resim (action painting), jestüel resim (gestural painting) pratiklerinden feminist bir tavırla ayrılıyor. Yüzey üzerinde, büyük beden hareketleriyle, neredeyse bir damgalama şiddetiyle lekeler oluşturmuyor Çağla, seçtiği kâğıt ya da pvc yüzeyde bıraktığı füzen tozunun ya da mürekkebin, kendisinin yüzeyi hareket ettirmesiyle gelişmesini bekliyor, bir bakım ve ihtimam prensibiyle dağılmalarını, yayılmalarını, yerleşmelerini teşvik ediyor. Bu kararını da resmin beden politikası bağlamında okumak mümkün.

 

Son olarak, bu serginin üretim sürecinde Çağla ile neler okudunuz, neler üzerine konuştunuz en çok?

 

Sanıyorum önceki sorularda bu sorunun yanıtına büyük ölçüde değinmiş olduk. Belki şunu ekleyebilirim, sergide şu anda varlığını görmediğimiz pek çok başka şey de konuştuk. Belki başka sergilerde paylaşılacak, belki yıllarca bekleyecek, belki sonra cayılacak, hiçbir zaman üretilmeyecek fikirler doğdu. Birbirimize bıraktığımız sayısız sesli ve yazılı notla bu ortak düşünüm sürecinden beraber ve ayrı ayrı geçişimizin hafızasını oluştururken, kendini henüz ortaya koymayan bu fikirlerin de izlerini düştük. Bir bakıma, bu üretim sürecinin üretime veya gösterime direnen, geri atım atan, göze gelmemeyi tercih eden fikirleri, imgeleri de mevcut. Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı bizim için bu fikirler ve imgelerin gelecek yaşamına da şimdiden bulaşmış bir sergi.

 

 

Ana görsel: Çağla Köseoğulları, “Yol” Serisi , 2023, Stoneware, çeşitli boyutlarda, sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YBedenin Çoğunlukla Sonralığı: Teyel, Uzuv, İlizarov Sergisi vesilesiyle Çınar Eslek ve Ceren Erdem ile Söyleşi
Bedenin Çoğunlukla Sonralığı: Teyel, Uzuv, İlizarov Sergisi vesilesiyle Çınar Eslek ve Ceren Erdem ile Söyleşi

“Hem bir tek elmadan hem süpürülen topraktan/hem zindandan dönen insan ruhundan” söz eden Teyel, Uzuv, İlizarov sergisi 4 Kasım’a kadar Tütün Deposu’nda görülebilir. Sanatçı Çınar Eslek ve küratör Ceren Erdem'le sergi üzerine söyleştik.

KÜLTÜR

YÇok Renkli Şiirsel Queer bir Bahçe, Kadın+ Açık Mikrofon: Arzu Bulut ve İlke İmer ile Söyleşi
Çok Renkli Şiirsel Queer bir Bahçe, Kadın+ Açık Mikrofon: Arzu Bulut ve İlke İmer ile Söyleşi

Şiir buluşmalarımıza devam edip poetik bir zemin kazandırmak istiyoruz bu adaletin olmadığı, umudun yaralandığı, neşenin kaybedildiği zamana ve bu coğrafyaya.

SANAT

Y“Resimlerimin Deşifresi Meşakkatli, Bazen de Gereksiz:”  Müveddet Nisan Yıldırım ile Söyleşi
“Resimlerimin Deşifresi Meşakkatli, Bazen de Gereksiz:” Müveddet Nisan Yıldırım ile Söyleşi

Müveddet Nisan Yıldırım’ın işleri için seçtiği “Gidişini çizdim” ve “Çocukken nasılsa şimdi de öyle” gibi poetik isimler edebi bir hissiyat yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir dayanışma hissi veriyor. Kâğıt üzerinde pastel bir yara açar gibi, diye düşünerek galeriden ayrıldım, ama yara neden iyi hissettiriyor?

SANAT

YFatoş İrwen ile Sûr sergisi üzerine
Fatoş İrwen ile Sûr sergisi üzerine

Tüm canlıların aynı anda tüm zamanlar ve hiyerarşiler dışında bir araya gelebildikleri tek alan mahşer alanıdır. Aslında hayalini kurduğumuz radikal demokrasinin de, yüzleşmelerin de sanki tek alanı ne yazık ki. 

Bir de bunlar var

Judith ile Erkeğimin Kafasını Kesiyorum
Latin Amerika’nın Kadın Yazarları: Silvina Ocampo
Üçüncü Domates Biber Patlıcan Etkinlikleri

Pin It on Pinterest