Tüm canlıların aynı anda tüm zamanlar ve hiyerarşiler dışında bir araya gelebildikleri tek alan mahşer alanıdır. Aslında hayalini kurduğumuz radikal demokrasinin de, yüzleşmelerin de sanki tek alanı ne yazık ki. 

SANAT

Fatoş İrwen ile Sûr sergisi üzerine

Fatoş İrwen’in çeşitli işlerini birçok karma sergide görmüş, “Güvenlik Ağı (Kadınlar İçin Güvenlik Ağı)” (2017-2020) işi ile 5. Mardin Bienali’nde büyük ilgi topladığına tanıklık etmiştim. Fatoş’un gittiğim ilk kişisel sergisi ise Sûr oldu. Zilberman Gallery Berlin’i ziyaret ettiğimde beklenmedik bir biçimde Alman bir gazeteci için ardıl çeviri yaptım aralarında. Çeviri boyunca aklımda “Bu işler bir Batılıya ne ifade eder,” sorusu vardı. Fakat bu söyleşiye aldığım yanıtları okuduğumdan beri, dahasını düşünüyorum: Bu üretim ekseni bir İstanbullu olarak ilkin bana ne ifade eder? Kadın olmaktan, dini ritlerle büyütülmüş olmaktan ileri gelen ortaklıklarımız Fatoş’un işlediği yönleriyle kıyamet fikrini nispeten erişilebilir kılsa da, beden politikası üzerine böyle gerçek işlerle dolu bir galeri mekânında yabancılık çekmeden yönünü bulmak, bugün dönüp bakınca, zorlayıcı olmuş benim için. (Bunu yazarken Zilberman İstanbul’da gösterilen “A Highlight of Sûr”daki el dikme videosu da var aklımda.) İzleyici olarak, bir sergide karşılaşacağımı sandığım tanıdıklık hissinden uzak, mahrum edici, acı çektiren bir ivme mevcut burada; hâliyle az rastlanacak bir sergidir bu. Berlin’de gösterilen bir kıyamet sergisini Diyarbakır toprağıyla üreten Fatoş İrwen’i ilginize sunarım.

 

 

Zeynep: Sevgili Fatoş, söyleşi teklifimi kabul ettiğin için teşekkürler. Seni ve işlerini tanıyarak başlayabilir miyiz?

 

Fatoş: Büyük bir özenle sergiyi bizzat yerinde izledin. Ben de teşekkür ederek başlamak isterim. Olağan Zamanın Dışında isimli çifte solo ile pek çok insanla yakından tanışma fırsatımız oldu. Bir tür retrospektif sergiydi çünkü. Aradan çok da uzun zaman geçmeden gelen Sûr sergisi yıllardır yapmak istediğim işlerle önceki dönem işlerimin diyaloğundan doğdu. Pek çok medium yine bir arada, fakat serginin ağırlık merkezini toprak oluşturuyor. Toprağa, her şeyin başlayıp bittiği ve yeniden başladığı o büyülü yere bakmak gerek. Beden de mekân da tarih de gelecek de burada. İnsanın tüm hırslarının, hesaplarının tutmadığı yegâne âlemdir toprak.

 

 

Zeynep: Serginin adını sorayım. Çift anlamlı olarak algılandığından söz ettin, ben de aynı şekilde düşünmüştüm. Sergi adına bakınca, doğup büyüdüğün ve ürettiğin Diyarbakır Sur ile dini anlatılarda Mikailin kıyameti koparmak için üflediği sûr arasında gidip geldim; bu ismi nasıl seçtin?

 

Fatoş: Sûr, benim için hem eski hatıraların yuvası hem de hep yeni bir boyut kazanan güncelliği nedeniyle hayatımda taze kalmayı başaran bir kavram. Böyle bir sergi yapmanın artık şart olduğunu hissettim, daha fazla erteleyemezdim. Melek İsrafil’in üflediği Sûr borusu duyduğum duyumsadığım dinmeyen bir sesti zaten. Bu ses yaşadığım kentin Sûr’uyla iç içe geçen çok katmanlı bir bütün oluşturuyor. Çocukluğuma ait dönemlerin bende bıraktığı, geçmeyenlerin dönüştüğü uzun bir süreci kapsıyor. İnsanlığın doğduğu coğrafyaya yayılan karanlık ve buna eşlik eden büyüklerimin anlatıları, dini hikâyeler, güncel politik meseleler, direniş, kayıplarımız, bitmek tükenmek bilmeyen sömürgecilik, bunların verdiği psikolojik his ile sezgisellik iç içe geçti. Tüm bu süreçleri kişisel süzgecimden defalarca geçirerek işlediğim ve merkezinde toprağın konuştuğu bir sergi bu.

 

Zeynep: Sergide farklı malzemelerle ve medyumlarda ürettiğin, birbirini tamamlayan işler yer alıyor. Yerleştirme, video sanatı, toprak heykeller, vs. Bunları tarif eder misin? Hangi işler var ve birbirleriyle nasıl konuşuyorlar?

 

Fatoş: Sergideki işler bu sergiye özel ürettiğim yeni işlerin ekseninde birbiriyle yoğun ilişki içinde bir araya geldi. Merkezinde toprak olsa da yine video, fotoğraf, resim, animasyon, tekstil işi ve mekân yerleştirmesi gibi birbirini destekleyen işler var.

 

“Zaman Hasadı,” “Çatırdayan Sınırlar-40’lar,” “Tigris,” “Hevsel” serisi, “Nehir,” “Çifte Kuyu,” “Toprağın Teni,” “Dağ,” “Sur Fragmanları,” “İsimsiz” bir eser ve serginin İstanbul Proje alanındaki bölümünde “Roza,” “Şiryan” ve “Hevsel” serisinin bir kısmı görülebilir.

 

Hep anlatılırdı bize; kıyamet günü geldiğinde Melek Îsrafil Sûr borusunu üfler, yeryüzündeki tüm canlılar ölür. İkinci kez üfler, yeryüzündeki tüm canlılar dirilir. Tüm canlıların aynı anda tüm zamanlar ve hiyerarşiler dışında bir araya gelebildikleri tek alan mahşer alanıdır. Aslında hayalini kurduğumuz radikal demokrasinin de, yüzleşmelerin de sanki tek alanı ne yazık ki. Çünkü böyle bir alana asla sahip olmadık; hep hayal ediyoruz. Tam da bu bağlamda “Zaman Hasadı” adlı bir oda yerleştirmesi ve deyim yerindeyse bir insan tarlası kaplıyor mekânı. Bir tarla: Koçanlarda pamuk yerine, cezaevindeki kadın arkadaşlarımın saçlarından bitkiler yer alıyor. Bu toprağa Diyarbakır’dan dişi taşlar saçılı. Tarlanın üzerindeki tavanda, yani gökyüzünde kuş gölgelerinin düştüğü Dicle Nehri akıyor. Mezopotamya’daki kara mayın dolu tarlalar temizlenecek, yerine pamuk tarlaları ekilecek, diye müjdeli haber vermişti devlet yetkilileri. Büyük sömürü, kıyım ve utanç kaynağı müjdeli bir habere dönüşüyordu.

 

Bize anlatılan kıyamet hikâyeleri, içinde bulunduğumuz coğrafyada olup bitenlere baktığımızda zaten bir sona başladığımıza işaret ederdi. Bu yüzden bu sergi, başlangıç hikâyelerinin toplamıyla, insanın yüzünü toprağa dönmesiyle, tüm sözlerimizi dürüstçe sarf edebilme hayaliyle oluştu. Diyarbakır’ın her yerinden topladığım topraklardan yüzeylerde 40’lar var, mezarlıklar, araziler, Hevsel Bahçeleri, yani Mezopotamya katman katman kırk tuvale dönüştü. Üzerine çizdiğim, oyduğum medeniyetlere ait semboller, figürler çatlayarak yok oldu. Zira istediğim buydu. Binlerce yıllık çatırdayan tarih… “Yaldızlı Dikenlerden Toprağın Teni” söylemden ve dilden arındırılarak toprakla doldurulmuş bir kitap. Saç örgümden yaptığım bir ayraçla tam ortasından ikiye ayırdım onu. Dünyanın en güzel manzaralarından Hevsel’in, Dicle’nin sularına yansıyan ve gölge gibi hâlâ yaşayan, hesabı verilmemiş karanlık tarihi. Bu tarihi sahneleri kendi doğasında görselleştirdiğim animasyon video, tüm bunlar yaşanırken Sur’un içinde bir ev ve bu evdeki kadının kendi bedeniyle, mekânıyla çıkardığı sesinin kendinde yok olması (çifte kuyu), kendi bedenine hapsolmuş dişil ses, direnen beden olarak hem etini deşen hem kirpiye dönüşen Roza. Hep yeni bir başlangıç hayali aslında.

 

 

Zeynep: 2022de gerçekleşen 5. Mardin Bienalinde saç kullanarak yaptığın Kadınlar için Güvenlik Ağı” (2017-2020) yerleştirmesi son derece ilgi çekiciydi; ayrıca büyük ilgi gördüğüne de şahit oldum. Saç bir malzeme olarak senin için ne anlam ifade ediyor? Sûr serginde de keza saçı malzeme olarak kullanmayı sürdürüyorsun. Bu devamlılıktan bahseder misin?

 

Fatoş: Devamlılık dediğin bu şey aslında hep bir başlangıç potansiyeli. Başlangıç eylemseldir, devrimci potansiyel barındırır. Hannah Arendt’in felsefesine oldum olası yakın hissetmişimdir, anmadan geçemem.

 

“Başlangıcın doğasında hep yeni bir şeyi harekete geçirmek var. Bu yenilik daha önceden meydana gelmiş olayların devamı ya da sonucuymuş gibi görülecek kadar basit değil. Her başlangıçta şaşırtıcı, beklenmedik bir yön ve bu beklenmedik olma hâli her başlangıcın özünde mevcut.”

 

Saç benim çocukluk yüküm. Bu yük zaman içinde dönüştü. Direnişe, eyleme, özgürlüğe dair yeni başlangıçları yeniden ve yeniden üretmeye, yaşama katmaya vesile oldu. Yükü ağır olan, dönüşmeyince hasta eder, süründürür, zihni ve bedeni tutsak eder, yok eder. O yük hâlâ var, fakat hep dönüşüyor, yeniden doğan bir başlangıç oluyor. O nedenle bu noktada malzeme kelimesine itiraz etmek istiyorum. Bu nedenle saç benim için malzeme değil; her seferinde bambaşka başlangıçlara dönüşerek işe dâhil olan bedenlerdir.

 

 

 

Zeynep: Sergiyi üretim sürecini sancılı geçirdiğini biliyorum. Ağır işler üretiyorsun, ağır duygularla yükleniyorsun. Küratörle de çalışmadın. Üzerine aldığın tüm bu yükü nasıl işledin?

 

Fatoş: Evet. Hayatımın en zor, en ağır üç aylık süreci oldu. Toprağa her dokunduğumda, avuçladığımda sanki o toprakların ağırlığını da yükleniyor, her seferinde kendime bu neden, diye sorup duruyordum. Oysa toprağın sağaltıcı özelliği var, diyerek kabullenemediğim karmaşık konularla ağırlaştırdıkça âdeta yere, toprağa çekiliyordum. Her seferinde tüm günü böyle tamamlayıp akşam saatlerinde perişan vaziyette eve dönüyordum. O sırada babamın Alzheimer’ı korkunç hâl almaya başladı. Geceleri de bu durumla baş başaydım. Hayatına ve öte dünyaya dair, çocukluğuna ve ölüme dair sayıklamalarıyla, sabaha kadar onu sakinleştirmeye, zapt etmeye çalışarak geçen geceler… Durumu hafifletmek için giriştiğim olağanüstü çabaya alışmaya çalışırken çok yakın dostum yaşamına son verdi. Bu haber yükümü öyle arttırdı ki bir süre fiziki olarak doğrulamadım. Bitmeyen bir yas hâli, bitmeyen kıyamet… Ama ben de yüzümü toprağa dönmüştüm ki kolay olmayacağını biliyordum. Sergiyi erteleme fikri gelip gidiyordu. Depremin olmasıyla da düşündüm bunu. Fakat genel zaman çizelgeme göz attığımda hiçbir zamanın ideal olmadığını görerek iptal etmedim.

 

Küratör olmadı bu sergide ama güzel bir ekip var, zira bu kadar hassas işlerin Diyarbakır’dan Berlin’e yolculuğundan açılışa kadarki sürecin tüm ekibin kolektif çabasıyla ve şahane disipliniyle gürültüsüz patırtısız da gerçekleşebildiğini görmek farklı bir tecrübe. İyi de geldi. Türkiye’de işler genelde çok patırtılı ve disiplinsiz işlediği için ayrı bir sinir harbi yaşanıyor. Bu sakinliğe ne kadar ihtiyacım olduğunu burada anladım. Mekânın fiziki koşullarının bilgisine zaten İstanbul ve Diyarbakır’dayken sahip olmuştum. Yerleştirmeleri ve işlerimi nitelik ve nicelik olarak mekânı göz önünde bulundurarak başından sonuna kadar kendim düşünmek durumundaydım. İyi ki böyle oldu bu kez. Her sergide farklı deneyim yaşamaktan heyecan duyuyorum, bazen zor olsa da. Ekibin desteği ve fikirleriyle son şeklini alarak izleyene ulaştı.

  

Zeynep: Zilberman Gallerynin Mısır Apartmanı’ndaki mekânında A Highlight of Sûr” başlığıyla paralel bir işin de gösteriliyor. Elinin içini iğne iplikle diktiğin, şok etkisi yaratan bir video. Bunu kimlik kırıcı sanatsal bir manipülasyon taktiği” olarak okuyorum. Elini dikmek nereden çıktı? Kimlik, toprak, benlik, aidiyet ve köksüzlük gibi temalara değinirken parmak izini tahrif edecek ölçüde derinle oynamak senin için ne anlama geliyor?

 

Fatoş: Bu benim çocukluk oyunum. Yıllarca sürdü; bedenimle oynadığım eğlenceli bir oyundan ibaretti. 2012’de yaşadığım bir tecrübeyle bu oyun performatif bir işe dönüştü. Kayıt altına alınan bedenin mutlak kabul edilen bilgisini bozmanın, bir kaos aralığı yaratmanın mümkün olabileceğini gördüm. Bu bozma işleminin gerçeklikte bir karşılığı vardı. Elimi iğne iplikle dikmenin pratik sonuçlarını bizzat kurumsal denetleme mekanizmalarıyla (hastane, emniyet vb.) karşı karşıya kaldığım zaman yaşadım. Parmaklarımı dikerek, kopararak ve deşerek parmak izimi tahrip etmiş oluyorum; beden belirsizleşiyor, eylem ve direniş alanına dönüşüyor. Yeni bir başlangıç potansiyeli devreye giriyor. Ayrıca çocukken yara kabuklarını kaldırmayı çok severdim mesela. Yani bir şeyleri deşmek. Sürekli ve sürekli deşerek derine inmek ve yüzeyi tahrip etmek. “Şiryan” işinin söylediği şu: Tanımlanmış ve sabitlenmiş yüzeydeki beden-kimlik bilgisi kendi içinde bir yaradır.

 

Bir deneyimin sonucu gerçeklikle bağı dolaysız olan, en kritik noktada direnen bedene dönüşmek müthiş bir kaynağa sahip olduğumu gösteriyor.

 

 

Zeynep: Bu işleri Berlinde sergilemek nasıl? İstanbulda olsaydı nasıl olurdu?

 

Fatoş: Bu işleri Berlin’de sergilemek önemli tabi. Türkiye’de pek çoğumuz ve benim için hayal olan bir “Yüzleşme”nin burada bir gerçekliği var. Berlin’in hemen her yerinde soykırımın izleri var, bunu sürekli hatırlamak için unutmamak için gösterilen  büyük bir çaba var. Yürüdüğüm her hangi bir sokakta Auschwitz’de katledilen insanların isimlerini görmek mümkün mesela. Kocaman alanlar zamanın acı yüklü anısını unutmamak için korunuyor, rant alanı olarak görülüp ihaleye açılmıyor mesela.

 

Utanç duyabilen bir toplum olmak çok değerli.  “Dünyayı utanç kurtaracaktır” der Bergman ve ben de buna çok inanıyorum.

 

Bu sebeple bu serginin burada olmasının ayrı bir anlamı var. Gösterilen müthiş bir saygı ve paylaşım alanı doğdu. Sırf Sûr ismini duyup gelen ve kendi çocukluğuna giden, kendi toprağıyla bakışan, kültürler üstü ortaklık kuran, tüm bahsettiğimiz katman katman meseleyi kendi biricik hikâyesiyle yeniden düşünen, bizzat tanışmak ve fikrini aktarmak isteyen şahane insanlarla biraraya geldim. Bu yoğun ve zengin duygu-zihin birlikteliğini Berlin’de de yaşamak iyi geldi.

 

Bu sergi Türkiye’de belki daha yoğun daha güçlü tesir edecekti, çünkü bastırılmanın yarattığı eksiklik, eşzamanlı yaşadığımız deprem felaketini düşünürsek konuşmaya başlayanlara eşlik eden ama konuşulmayanlara dair tetikleyici etkisi yüksek olacaktı. Buna rağmen politik-etik ilişkisel yüzleşmeler anlamında maalesef imkânsız bir alan Türkiye. Tam da bu alanın ihtiyacı olan yoğunlukta sergiler, işler yapsanız da Türkiye insanının , hiçbir şeyi üzerine almamak gibi bir özelliği var. Saman alevi gibi çıkışlar. Bu fazlasıyla hastalıklı bir durum. Dolayısıyla dünyanın en iyi ve en etkili işlerini de yapsanız bu sadece sanatsal etkinlik sınırları içinde algılanıyor ya da bazı üretilen işlerin, serginin metninin “konu”su olmaktan öteye gitmiyor.  Dolayısıyla çıkan işler, söylenenler gerçekten geçmiyor izleyene. Bu beni ve pek çoğumuzu eminim çok rahatsız ediyor. Eleştiri mekanizması çok zayıf. En ufak bir eleştiriye, farklılığa tahammül edemeyip küsen ve kendince cezalandıran bir sanat ortamı var. Siyaset alanındaki liyakatsizlik, sanat alanında arkadaşlıkların samimiyetin mesafesine göre şekillenen maddi manevi destekler formunda çıkıyor karşımıza. Sanatçıların bu konularda tavrı yok. Her bir sanatçı kendi dünyasında bir kıyamet yaşıyor, kimsenin haberi yok. Kendi kabul gördüğü potansiyel çevresinde rahatsızlık yaratmadan ve varlığını korumak için sessizliğe gömülen bireyler olarak yaşanıp gidiyor. O nedenle sokakla, direnişle bağı olmayan aktivistleri, sanatçıları çoktur mesela. Fakat buna rağmen ısrarla üretimimi ve sözümü her zaman bu problemli alanda söylemek daha anlamlı. Esas mücadele edilmesi gereken tam da böyle bir ortam. Ancak zaten yakın dönemde Istanbul’da çifte solo ile sözümü söyleyip hem yeterince yıpratıcı hem de herkese nasip olmayacak sıradışı ve çok gerçek bir etkileşime geçtiğim bir dönem yaşadım. Halâ tadı damakta olsa da bu sürecin yıpratıcı etkileri nedeniyle bunların bedelini de sağlığımla ödedim maalesef. O nedenle bu kez Berlin olması bedensel ve ruhsal olarak ilk defa dinlediğimi hissettiğim, rahat soluk aldığım bir alan oldu.

 

 

Sûr insanın ilksel tarafıyla da nahif bir karşılaşma alanı açtı.”

 

Zeynep: Berlin-İstanbul karşılaştırmasının hemen üstüne, biraz da Avrupa merkeziyetçilik bağlamında değerlendirmeni istediğim bir sorum var. Kıyameti bekleme biçimlerimiz veya kıyamet alameti saydığımız unsurlar bakımından Türkiye algısı ile Avrupa merkezli algı arasında ne gibi benzerlikler ve farklar gözlemliyorsun?

 

Fatoş: Avrupa tam bu bağlamda her zaman ve daima eleştirdiğim pek çok yanı olmasına rağmen gerçekte gözlemleyebildiğimiz bir konfor alanına sahip. İstediğimiz kadar sömürgeci, oryantalist vs. diyelim, yaşam standartlarını yükselten, halkını besleyen ekonomi politikasıyla yaşıyor. Tarihsel gerçekliği içinde, büyük kıyımlar sonucu bedel ödeyerek hiç de kolay olmayan süreçlerden ilerliyor. Avrupa’nın bu tarihsel gerçeklikten çıkardığı büyük derslerle, yüzleşmelere açık ya da buna çabalayan bir yapısı var. Sistemini, etik ve ahlakını öğrendikleri üzerine inşa ediyor. Konuşma, tartışma, eyleme geçme özgürlüğü, göçmenleri, dünyanın farklı yerinden olanları aynı yerde bir arada tutabilecek empatik anlayışı doğuruyor. Elbette sorun yaşanmadığı anlamına gelmiyor bu; ama sorunların düzelme potansiyeli nispeten yüksek. İnsanları çeken taraflarından biri bu.

 

Sûr insanın ilksel tarafıyla da nahif bir karşılaşma alanı açtı ve aynı zamanda yüzleşme dedik ya tam bu noktada kıyamete dair söylenenler, anlatılardaki farklılık ve ortaklıkların konuşulduğu bir alan. Her birey kendi deneyimiyle, fikirleriyle dâhil oldu bu alana. Tüm farklılıklarına rağmen aslında evrenselliğe varan bir mesele. Yüzleşme konusunda gösterilen bu çabayı görmenin ne kadar iyi hissettirdiğini de hatırlatıyor. Oysa Orta Doğu ve Türkiye’de kendi insanına yatırım yapmayan, onu besleyemeyen bir sistem içine hapsolmuş ve tarihselliğinden, trajedilerinden hiç ders almayan, alması da engellenen bir sistem yürürlükte. Yani en büyük sömürgesi kendi insanı olan bir ülke… Bu bağlamda direniş kaynakları dar alanlardan taşacak kolektif bir bilince ulaşamıyor. İşte bu durumla iç içe olunca bırakın iyileşmeyi, daima hastalık üretiyor. İyileştirmiyor yani, iyileştiremez.

 

 

Zeynep: 22 Mayısta Zilberman Gallery Berlinde Zeynep Sayınla bir sanatçı konuşması gerçekleştirdiniz. Orada olabilmeyi çok isterdim. Öne çıkan başlıkları aktarır mısın?

 

Fatoş: Zeynep Sayın bu serginin içeriğini duyunca çok heyecanlanmıştı. Bu vesileyle hem sergi kitabına yazısıyla katkıda bulundu hem de Berlin’de bir araya gelme şansımız oldu. Zeynep bu sergideki her bir işi büyük bir incelikle hem toplumsal, politik ve tarihsel hem tensel, bedensel ve coğrafi hem de psikolojik katmanlarını felsefi bir yoğunlukla çözümledi. Sergiyi bir tür kehanet gibi gördüğünü dile getirdiği için en son yaşadığımız deprem üzerinden okudu. Serginin bütününe hâkim olan toprak, yer, beden, unutma ve yüzleşme gibi kavramlar deprem trajedisiyle daha sarsıcı bir boyut kazanırken gerçekten ister istemez orayla kendiliğinden bağlandı. Zamanlamasıyla, içeriğiyle, kehanetiyle geldi. Bu içerikleri sergi kitabında okumak mümkün olacak.

 

Zeynep: Şubat depremlerinin getirdiği felaketten sonra, hem de Sûr sergisini açmış hâlinle, sanatsal yolculuğun bakımından soruyorum, ruhsal olarak nasıl bir yerdesin?

 

Fatoş: Açıkçası ruhsal olarak nasıl bir noktada olduğumdan emin değilim. Bu sergiyi hazırlarken ağır kayıplar yaşadım, ardından deprem oldu. Evimizi kaybettik, ailem pek çokları gibi çok zor günler yaşıyor. Fakat şunu bir kez daha anlıyorum ki —sanatsal üretim anlamında— hayatım boyunca hangi konuda olursa olsun üretmek ve bunu göstermek için ideal zaman olmayacak. Üretimlerim daima bu gerçekliğin içinden ağır hasarlar ala ala çıkıyor çünkü. Bu kez açıkçası çok zorlandım. Bilirsin, her şeyi sadece en son sunulduğu gibi görenler olsa da arkasındaki ağırlığı, inceliği hisseden büyük ve gerçek bir kesim de var neyse ki… Bu sergide bunu bir kez daha yaşadım; üretim ve mücadele konusunda beni diri tutacak enerjiye dönüşür umarım.

 

Zeynep: Şu sıralar üzerine düşündüğün, kafa yorduğun yeni kavramlar var mı?

 

Fatoş: Aslına bakarsan şu sıralar her şey kafamda o kadar yoğun ki sadece sakinleşmek istiyorum. Berlin’de buna ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ettim. Hem biraz soluklanmak için hem de tadı, büyüsü, sürprizi kaçmasın diye şimdiden bir şey demek istemiyorum.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YBedenin Çoğunlukla Sonralığı: Teyel, Uzuv, İlizarov Sergisi vesilesiyle Çınar Eslek ve Ceren Erdem ile Söyleşi
Bedenin Çoğunlukla Sonralığı: Teyel, Uzuv, İlizarov Sergisi vesilesiyle Çınar Eslek ve Ceren Erdem ile Söyleşi

“Hem bir tek elmadan hem süpürülen topraktan/hem zindandan dönen insan ruhundan” söz eden Teyel, Uzuv, İlizarov sergisi 4 Kasım’a kadar Tütün Deposu’nda görülebilir. Sanatçı Çınar Eslek ve küratör Ceren Erdem'le sergi üzerine söyleştik.

KÜLTÜR

YÇok Renkli Şiirsel Queer bir Bahçe, Kadın+ Açık Mikrofon: Arzu Bulut ve İlke İmer ile Söyleşi
Çok Renkli Şiirsel Queer bir Bahçe, Kadın+ Açık Mikrofon: Arzu Bulut ve İlke İmer ile Söyleşi

Şiir buluşmalarımıza devam edip poetik bir zemin kazandırmak istiyoruz bu adaletin olmadığı, umudun yaralandığı, neşenin kaybedildiği zamana ve bu coğrafyaya.

SANAT

Y“Resimlerimin Deşifresi Meşakkatli, Bazen de Gereksiz:”  Müveddet Nisan Yıldırım ile Söyleşi
“Resimlerimin Deşifresi Meşakkatli, Bazen de Gereksiz:” Müveddet Nisan Yıldırım ile Söyleşi

Müveddet Nisan Yıldırım’ın işleri için seçtiği “Gidişini çizdim” ve “Çocukken nasılsa şimdi de öyle” gibi poetik isimler edebi bir hissiyat yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir dayanışma hissi veriyor. Kâğıt üzerinde pastel bir yara açar gibi, diye düşünerek galeriden ayrıldım, ama yara neden iyi hissettiriyor?

SANAT

YDaireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı: Çağla Köseoğulları ve Kevser Güler ile Söyleşi
Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı: Çağla Köseoğulları ve Kevser Güler ile Söyleşi

Daireler Çizerek Sürekli Uçuyorlardı sergisi dilsiz bir harita: Kelimelerde radikal bir tasarrufa gidildiği için meramını hemen anlatmıyor ancak hatları net çizilmiş. Sanatçı ve küratör sezisel veya rasyonel düzlemde yolu az çok bilenlere eşlik ediyor ve yine görmeye talip gözler için örtük bir manzara sunuyor.

Bir de bunlar var

Burukluk ve Kahkaha
Yabancım Diyorum Ona: II. Rüya
Duvarlara Çarpa Çarpa: Violette Leduc’un Hikayesi

Pin It on Pinterest