Affedememenin, suçluluğun, öğretilerin, öğretilerden kurtulmanın çetrefilliğinin, cevap aramanın ve cevap bulmanın bir tezahürü The Lost Daughter.

SANAT

Leda’ya, Nina’ya ve Hayata Dair: Kayıp/Karanlık Kız

Bu yazıyı yazmadan önce Karanlık Kız’ın (The Lost Daughter) son sahnesinde çalan Monika’nın Stala şarkısının sözlerinin anlamını bulmak istedim. Çünkü film sona ererken şarkı başladığı anda filmin baş karakteri Leda’nın huzuruna o kadar ortak eden bir tavrı vardı ki şarkının bu sözlerin anlamına bir kez daha kulak vermem gerekiyor diye düşündüm. Yunanca bir şarkı Stala. “Damla” diye çevrilmiş. Giden birine ona bu şarkıyı söyleyen biri diliyle yazılmış. “Hatalarını affediyorum, baktığım gözler için” diyor şarkının bir yerinde, “Seni git gide daha çok seveceğim” diye de ekliyor şarkının diğer kıtasında. Bu her ne kadar birinden bir başka kişiye yazılmış gibi dursa da ben filmle birlikte düşündüğümde Leda’dan Leda’nın gençliğine gönderilen bir mektubun cümleleri gibi düşündüm bu sözleri. Şimdi neden böyle düşündüğümü detaylandırmak için filmden bahsetmeye geçebilirim.

 

Karanlık Kız, Elena Ferrante’nin romanından Maggie Gyllenhaal’ın sinemaya uyarladığı bir eser. Aynı zamanda Gyllenhaal’ın ilk uzun metraj yönetmenliği. Gyllenhaal hem senaryo anlamında kitaba oldukça sadık kalmış hem de kitabı görsele aktarırken kitabın Leda ekseninde geçmiş ve gelecekle kurduğu ilişkinin anlamını yitirmemeye özen göstermiş. Böylelikle ortaya annelik kavramını sorgulayan ana karakterinin dünyasına onun gözleriyle bakabilen, bu dünyaya yabancı hissetmeyen, böylelikle anlattığı gerçekliği izleyicisi için de sinema dilini kullanarak görselleştirebilen başarılı bir uyarlama çıkmış. Kitap Leda’nın İyonya kıyısında tek başına tatile çıkmasının ardından sahilde tanıştığı aileyi gözlemlemesiyle, onlarla iletişim kurmasıyla, Nina’ya karşı duyduğu yakınlık hissiyle ve kendi gençliğine, kızlarıyla ilişkisine dönüp baktığı ve yaşadıklarını bizle paylaştığı anlar olarak ilerliyor. Film de bu yolu izliyor.

 

Leda ve Nina’nın ortaklığı,  aslında ikisinin iletişiminin başlama sebebi annelik mevzusu. Görünürde okul öncesi yaşlarındaki küçük kızıyla oldukça eğlenceli bir iletişimi olduğunu gözlemlediği Nina’nın aslında gençliğinin başında, ne yapacağına dair kafasında soru işaretleri olan ve ailesi içinde bir nevi kapana kısılmış gibi görünen hâli Leda’nın anılarının da tetikleyicisi oluyor bir bakıma. Bu kapana kısılmışlık hissine hiç yabancı değil çünkü. Affedememenin, suçluluğun, öğretilerin, öğretilerden kurtulmanın çetrefilliğinin, cevap aramanın ve cevap bulmanın bir tezahürü aslında Karanlık Kız. Hem metne hem de filme İyonya’nın huzur verici ormanlarına, mavinin tonlarını barındıran sahil şeridine, güzel müziklerine, havasına, dondurmasına rağmen ortaya çıkan tekinsizlik ve huzursuz bir atmosferin ev sahipliğini yapması da bu yüzden. Adı gibi karanlıkla açılıyor film. Hem açılıştaki (sonra o noktaya nasıl geldiğini anlayacağımız) sahilde bayılma sahnesiyle hem de sayfiye kasabasında vardığındaki akşam saatleriyle bizi karşılayan ilk şey karanlık sokaklar, sahiller ve evler. Ne olduğunu, nasıl hissedeceğimizi o anda bilemediğimiz hem çok yabancı hem de tanıdık olduğumuz, huzur bulmayla tetikte durmanın arasında salındığımız bir ortam karşılıyor bizi. Bu noktada filmin görüntü yönetmeni Hélène Louvart’ı da anmam gerekiyor. Bu her şeyin sakin ama tekinsiz göründüğü, güneşin bazen hafifçe Leda’nın yüzünü aydınlattığı bazen de gözünü aldığı, gecenin bazen o ana dair bir sessizlik imkânı oluşturduğu bazen de geçmişe dair yüzleşmelerin arka planına sahne olduğu tonları, renkleri, görüntüleri gözümüzün önüne seren bir çalışma çıkarmış Louvart.

 

Sürekli geçmiş ve bugün ikiliğinden bahsetme sebebim ise Leda’nın sıklıkla gençliğini hatırlayarak bizi de anılarına dahil etmesi. Bu hatırlamada yukarıda da bahsettiğim gibi en büyük etkenlerden biri Nina. Leda, gençliğinde başarılı bir akademisyen olma yolunda. Şu anda da mesleğini icra ediyor zaten. O zamanlar hem erken yaşta sahip olduğu iki çocuk hem de işlerinin yoğunluğu ve eşinden beklediği o ‘nefes alma’ anlarını görememesi hem onu soluklanacak alan bırakmayan bir ev kıskacının içine çekiyor hem de işinin ve yaşamının önündeki zorlayıcılardan oluyor bu faktörler. Bu düşünceler, kızlarına istediği sevgiyi verip vermediğine dair yaptığı sorgulamalar, annelik tecrübesini kızlarıyla birlikte öğrendiği anlar, öğrenirken kendini dinlemeyi ve kendi sesine yabancılaştığı kayıp zamanlar hâlâ Leda için birer muamma. Cevaplarını bulamadığı, cevaplarını hatıra defteri gibi kafasında sakladığı geçmiş zaman anlarında aradığı gizemler aslında. Bu geçmiş zaman anlarını da o yüzden perdeye taşımayı seçmiş Gyllanhaal. Kitapta Leda’nın bize geçmişine dair kimi zamanlarını anlattığı yerler filmde Leda’nın ağzından dökülmüyor. Geriye dönüşlerle bu hatıra defterine dahil oluyoruz. Böylelikle de aslında kitaptan farklı olarak filmde Leda’nın anlatıcı pozisyonundan çok gözlemci tavrının altı çiziliyor. Gözleyen, dinleyen ve hisseden tavrı filmde daha ağır basıyor. Onun baktığı yerlerde zamana yayılmış olarak düşündüğü her şeye biz de ikinci bir gözlemci gibi tanık oluyoruz. Evine, çocuklarına yaklaşımına, o an ne durumda olduğuna, ev içinde nasıl bir ruh hâline büründüğüne, evi terk etme kararını nasıl aldığına biz de tanık oluyoruz. Kitapta Leda’nın bunları paylaşması bir nevi tek taraflı iletişim olduğu ve Leda içini döktüğü için son derece işlevsel. Lâkin filmde de Leda anlatıcı pozisyonunda olsaydı ortaya başka bir durum çıkabilirdi. Şöyle ki, Leda’nın anlatmasına gerek duymadan, onun baktığı yerden gördüklerini biz de görüyoruz. Bu yüzden de Gyllanhaal’ın yönetmenliği izleyiciye bir yargılayıcı pozisyon biçmiyor. Onu dinleyip yorum yapma üstenciliği yaratmıyor film. O anılara pencere açıp, o anları görünür kılarak Leda’nın içinde taşıdıklarına saygı duyuyor. Bu bakımdan Gyllanhaal’ın bu anlatı tercihini önemli bulduğumu söylemeliyim.

 

Bir diğer nokta da filmin ve tabii ki kitabın adıyla ilgili. Kitabın orijinal adı La figlia oscura yani Türkçe çevirisiyle aynı: Karanlık Kız. İngilizce çevirisi ve filmin orijinal adı ise The Lost Daughter yani Kayıp Kız. İkisinin de anlatının içeriğine dair birbirine eşit noktada durduklarını düşünüyorum. Nina’nın kızı Elena’nın gözden kaybolması ve sonrasında oyuncak bebeğini kaybetmesiyle başlayan hareket (hem filmde hem de kitapta) Leda’yla Nina’nın iletişim kurmasına yol açan gelişmelerden biriydi. Sonrasında istemdışı bir şekilde o oyuncak bebeği almış olduğunu fark eden Leda’nın bebekten bir türlü kopamaması ise annelik, sorgulayış ve soruları nihayete erdirme başlıkları altında aslında Leda’nın bir işaretçisi. Kayıp Kız burada devreye giriyor. Annesiyle farklı yerlerde konumlanmış, yetersizlik hissiyle yoğrulmuş, içine doğduğu yerden hep kopmak istemiş ama o yerin mirası hiç peşini bırakmamış bir karakter Leda. Kaybolmak isteyen biri. Kayboldukça soluklanma imkânı bulabilen biri. Çünkü hayatta bir şeyler hep ona bağlanmaya çalışmış. Eş bağı, anne ve dil bağı (film dil olarak İngilizce üzerinden gittiği için kitap ise İtalyanca olduğu için filmde bunun üzerinde pek durulmuyor), anne ve çocuk bağı onu hep yerinde saymak istemediği ve ilerlemek istediği zamana hapsetmiş. Ta ki her şeyin sorumluluğunu alıp başka bir yolun mümkün olup olamayacağını sorgulayana kadar. O bağdan ve evden çıkana kadar.

 

Anneyle kurulan iletişimin ve bağlanmanın sadece tek taraflı bir şekilde karşımıza çıkmasına dair de önemli bir nokta bu. Çocuğun bağlanma teorisinde de hep merkez olarak anneyi konumlar, güven, sevgi ve dış dünya ilişkisini anne kavramı üzerinden ele alma yoluna gider teorisyenler. Halbuki bebekle/çocukla iletişim içindeki yetişkinlerin varlığı ve onların sorumluluğu bu tabloda hep görünmez kılınır. Baba figürünün tüm bu bağlanma motifinde tüm sorumluluklardan azade olması gibi. Bu sorumluluğu sorgusuz sualsiz anneye atayan motif anneyi nelere bağlamak zorunda kalıyor peki? Anneden kopuş ve evden kopuş kavramlarının aslında psikolojide birbirleriyle eşleşebildiklerinden bazı yazılarımda bahsetmiştim. Bu örnekte de anneden, dilden, onu istemediği bir geçmişe bağlayan yerden, evden kopmak isteyen Leda, aslında başka bir eve bağlı kalma noktasına gelmiş. O evden çıkabilmek, o özgürlüğü ve kendini bulabilmesi için önemli bir adım. Ve sonra kendisinin de dediği gibi geriye dönmesinde de onu sorguya tabi tutacak bir şey yok. Bir şeyleri göze almak, kendi iradesiyle bir eşiği geçmek, cesaret göstermek geride bıraktıklarını sildiği, onların hiç var olmadığı anlamına gelmiyor. Bağ kurmakla ilgili belki de en kritik nokta bu. Hem sevip hem uzaklaşabilme meselesi, zaman ve alan yaratabilme meselesi hele ki konu annelik olunca maalesef tabu statüsünden öteye geçemiyor. Leda’nın geçmişini sorgulama mesaisinde artık bir kapanış cümlesi ararken kitabın da filmin de sorguladığı şeylerden belki de en önemlisi bu sorular “İkisi de mümkün mü?” ve “Sen nasıl yaptın peki?”. Sözün özü, Kayıp Kız çevirisi bu yüzden önemli. Leda’nın çocuklarıyla bir portakalın kabuğunu hiç koparmadan yılan gibi tek seferde soyabilme oyunu, aslında hayatın içindeki bağın en temel temsili. Ortak dilin, ortak eğlencenin, o an orada duran zamanın… Belki de Leda’nın çocuklarıyla, çocukların da onunla aynı dilden konuşabildiği en gerçek an bu. Bu gerçekliğin sürekli olabilmesi için Leda kendini neden sürekli kapana kısılmış gibi hissetmeye zorlanıyor peki? Neden nefes alabileceği alanlardan mahrum bırakılıyor. O portakal kabuğu gibi sarmal sarmal açılmasına neden mâni olunuyor? Sadece onun için de geçerli değil bu diğer Ledalar diğer Ninalar için de aynı sorular sorulabilir.

 

Karanlık Kız çevirisine gelecek olursak, henüz bilinmeyene dikkat çekilen bir yapı var burada. Leda’nın gençliğinde verdiği kararın sonucuna dair neler hissettiği gibi. Kayıp kelimesi o eyleme işaret ederken Karanlık kelimesi o eylemin yarattığı duyguya odaklanıyor bana göre. Kayıp ve karanlık kelimeleri her ne kadar olumsuz gibi görünse de aslında keşfedilecek olanı betimleme konusunda oldukça yardımcı sıfatlar. “Neden kayıp?” ve “Neden karanlık?” diye sordurtan, yeni sorularla bir kere daha düşünmeye olanak yaratan sıfatlar. Bu neden soruları arasında ve yaratılan duygu durumunun peşinde bir dedektif gibi ilerlereken Gyllenhaal’ın yakın plan tercihleri de son derece işlevsel. Yüzlere ve bakışlara odaklanarak, cümlelerin aktardıklarını sinema dilinde imajların aktardıklarına dönüştürmek sinemaya uyarlama amacını doğrudan gösteriyor. Uzaktan bir yabancı gibi gördüğümüz (Leda’nın da öyle gördüğü) Nina’nın yüzüne bakışımızda aklından geçen soruların gözlerinden okunabilmesi bunun en büyük örneği. Leda’nın ona -daha sonra kendi sorgulamasının kapanış cümlesini yazdıracak- şapka iğnesini verişi sırasında ikisinin arasından çıkmayacak olan konuşmanın kameranın yakın planda sadece ikisini alarak gösterilmesi hem Leda ve Nina arasında içinde bulundukları (Leda’nın gençliğinde ve Nina’nın bu anında) çıkmazdan ileri gelen yakınlığı görselleştirmesi açısından hem de kadrajı sadece ikisini alarak, ikisini kendilerinden başka kimsenin anlayamayacağını belirtircesine konumlandırması Maggie Gyllenhaal’ın başarılı yönetmenliğini de bir kere daha gösteriyor. Olivia Colman, Jessi Buckley ve Dakota Johnson’ın oyunculukları ise hem bu görsel tercihleri hem de karakterlerin iç dünyalarını bizlere yansıtırken etkiyi daha da arttırıyor.

 

Leda’nın ilk başta tatilini geçireceği evin hem huzurlu hem tekinsiz oluşu da filmin sonlarına doğru Nina’nın o eve gelmesiyle anlam kazanıyor. Hem Nina’nın kafasındaki sorular için almak istediği yanıtlara zemin hazırlıyor bu konuşma hem de Leda’nın artık kendini oldukça net bir şekilde ifade edip kendisindeki oyuncak bebeği ortaya çıkarmasıyla kayıp ve karanlık kız sorgulamalarını nihayete erdiriyor. Bir huzur anı. Ama Nina’nın bu gelişmenin ardından yaptıklarıyla bu huzur anının bir tekinsizliğe dönüşmesi filmin başında adını koyamadığımız bu ikiliğin de cevaplayıcısı oluyor. Karanlık, aydınlıkta cevabına ulaşıyor. Filmin açılışında gördüğümüz ve kapanışa bağlanan araba ve sahil sahneleri ise bir başka karanlığın aydınlığa kavuşma temsiline dönüşüyor. O portakal kabuğu tek seferde soymaya başlayan Leda’nın sahilde, tek başına, özgür, huzurlu, kulağında telefon ve kızının sesi… Gülüşmeler eşliğinde konuşurlarken o portakal kabuğu hiç kopmuyor. Başka bağlar, başka iletişim motifleri mümkün olabiliyor. Monika’nın Stala şarkısında da dediği gibi:

 

“Mavi deniz kıyılarında,

Portakal ağaçlarının çiçek açtığı yerde

İşte sana söylemeye geliyorum

Seni git gide daha çok seveceğimi”

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YYansıyan Hatıraya Bakarken: Last Night In Soho
Yansıyan Hatıraya Bakarken: Last Night In Soho

İki kadının ortak hafızası kadınların ortak hafızasına ve karanlık hayatletlerin o hafızadan ve o gerçeklikten arındırılmasına doğru biçimleniyor.

SANAT

YÖznenin Hareket Alanı: O něčem jiném
Öznenin Hareket Alanı: O něčem jiném

Hareket alanı, sınırlar, sınırları aşmak, kendini dışarı koymak, bedenin dışına çıkmak ve kısıtlı hareket alanı dışında yeni bir alanın peşine düşmekle ilgili iki farklı hikâye.

SANAT

YHatırayla Selamlaşmak: Petite Maman
Hatırayla Selamlaşmak: Petite Maman

Geride bıraktığım yoldan, bana bırakılan anılardan, taşıdığımı yolda fark edeceğim hafızadan, köklerimdeki bellekten geliyorum.

SANAT

YSinema Sektöründe Eşitliğin Ayak Sesleri
Sinema Sektöründe Eşitliğin Ayak Sesleri

Dile, görünürlüğe, festival geleneklerinin kapsayıcılığı merkeze alan düzenlemelere gitmesine, eşitliğin sadece dilde değil sektördeki anlaşmalarda, düzenlemelerde ele alınmasına ihtiyaç var.

Bir de bunlar var

Fotoğraflı “Öz”geçmiş
Gezi’ye Gelinlikle Giden Luthier: Pinhani’den Zeynep ile Soru-Cevap
Moğolistan’da Duvar Resimleri ve Kadınlar

Pin It on Pinterest