"Kolektif olarak çalışmak konum ve bakış açısı bakımından her zaman bir tür çoğulluk yaratıyor. Toplumumuzun farklılık ve çoğullukla yaşama konusunda sahiden zorlandığına inanıyorum."

SANAT

Kumaş, Kent ve Feminist Ortak Üretim Üzerine: Nadin Reschke ile Söyleşi

Nadin’le tanışmamız, Oda Projesi’nin kurucularından Özge Açıkkol ve Güneş Savaş ile birlikte üretmek için İstanbul’a geldiği, Tarabya Kültür Akademisi’nde kaldığı döneme tekabül ediyor. Projenin sonunda Eğirilen Kelimeler adını alan ve 17. İstanbul Bienali kapsamında Müze Gazhane’de sergilenen iş için yapılan açık çağrıya yanıt vererek ağustos ayında Atatürk Kent Ormanı’nda gerçekleşen piknikli toplantıya katıldım. Burada Nadin’in hevesle anlattığı yün eğirme tekniğiyle tanıştım ve etkinliğe katılan kadın arkadaşlarla koronavirüs salgını esnasında ev temizliği, annelik, bakım emeği ve yeniden üretim gibi birtakım meselelere dair beraber düşünme ve sohbet etme fırsatım oldu. Buluşmamız —en azından benim için— olağandışıydı; birbirimizi sırayla dinlediğimiz, sırayla konuştuğumuz ve  hep birlikte sustuğumuz birtakım anlardan oluşuyordu. Nadin’le eşleştikten sonra üç dakika boyunca susarak sadece onu dinledim, sonra üç dakika boyunca ikimiz de sustuk ve sonrasında Nadin susarken üç dakika boyunca ben konuştum. Bu metodun yumuşak işleyişi benim için dönüştürücüydü. Bu buluşmada eşleştiğim ve büyük yakınlık duyduğum Nadin Reschke’yi 5Harfliler’e tanıtmak isterim.

 

Sevgili Nadin, bu söyleşiye zaman ayırdığın için teşekkürler. Seni tanıyarak başlayalım mı?

 

Kendimi sanatçı olarak tanımlıyorum fakat farklı toplumsal bağlamlarda iş üretiyorum. Cezaevinde çizim dersleri verdim, kadın sığınma evinde çalıştım, Berlin’de daha önce evsiz kalmış kadınlar için ve onlarla birlikte bir sanat atölyesi yönettim. Doğu Almanya’da doğup Berlin Duvarı’nın yıkılışına ve siyasal sistemin değişimine doğrudan tanıklık etmiş olmak sanat anlayışımı etkiledi. Çalışmalarımda esasen iletişim süreçleri ve senaryoları yaratarak buralarda kolaylaştırıcı rolü üstleniyorum. Berlin’de yaşayıp üretiyorum, fakat işlerimin çoğu ulusaşırı bağlamlarda gerçekleşiyor. Çabalarım ve dünya görüşüm feminist bakış açımla şekilleniyor.

 

Nadin Reschke

 

Web sitende yer alan metinlerden birinde “kumaş ve tekstil ürünlerini kolektif tarihin ve bireysel deneyimin birer taşıyıcısı olarak heykel malzemesi gibi” kullandığın yazıyor. Kumaş ve tekstil ürünlerini bu yönde nasıl kullanıyorsun? Buna örnek verir misin?

 

Kumaş ve tekstil ürünleri üretim, dokuma, kullanım ve giyim biçimleri bakımından malzeme olarak halihazırda bir tarihi barındırıyor. İnsanlar ilk zamanlardan beri kumaş üretmek için ekin biçmiş. Kumaş zaten ikinci derimiz olarak işlev görüyor. Kumaşlarla giyiniyoruz, uyuyoruz, bedenimizi kumaşla kaplıyoruz. Kumaşlar günbegün kimliğimizin bir parçasını oluşturuyor. Bu durumu işlerimde oyunbaz bir biçimde kullanıyorum. İşbirliği temelinde feminist meseleler üzerine çalıştığım için kadınları ortak bir sürece katılmaya, diyelim ki belirli bir soruya veya bir yere göre giyinmeye davet ediyorum. Mesela, Is the Future Female? (2020) [Gelecek Kadınların Mıdır?] işinde, kadın gözünden son derece kişisel ve biyografik bir mercekle, eskiden Doğu Berlin’de bir lunapark olan Spreepark’ın geçmişine baktık. Elbise ve tekstil ürünleri burada herkesi serbestçe konuşmaya ve öznel deneyimlerini paylaşmaya davet eden kostümler olarak işlev görüyor. 1945’te savaşın bitişinden Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadarki sürecin anlatıldığı park tarihi son derece eril bir hikâye. Ne söz konusu planlama ve karar alma süreçlerinde bulunan ne de sesleri duyulan kadınlar için şunu soruyorum: Günümüzde kadın bakışı Spreepark’ın geleceğine nasıl katkıda bulunabilir, onu nasıl etkileyebilir ve ona nasıl meydan okuyabilir? Özellikle benimsediğimiz kadın perspektifi bu parkta nasıl görünür kılınabilir? Parkın geleceğine dair neler istiyoruz peki?

 

 

Çalışmaların “kişisel olan politiktir” şiarıyla yakından ilgili geliyor bana. Sanatsal üretiminin önemli hatta temel bir unsuru olarak atölyeler düzenliyorsun. Neden? Atölyeleri senin için bu denli önemli kılan nedir?

 

Kesinlikle haklısın. Pratiğim işbirliğine dayanıyor. İnsanlarla çalışıyorum, yalnız değil. Farkın üretimiyle ilgileniyorum — heterojenez ilgimi çekiyor. Sınırları belirli ve bütünlüklü bir grup da olsa, daha tanımsız ve gevşek bir grup da olsa, kolektif olarak çalışmak konum ve bakış açısı bakımından her zaman bir tür çoğulluk yaratıyor. Toplumumuzun farklılık ve çoğullukla yaşama konusunda sahiden zorlandığına inanıyorum. “Atölye” kelimesini kullanmayı da sevmiyorum aslında. Bana göre, kolektif bir sürece davettir bu.

 

 

Tarabya Kültür Akademisi’nin fonuyla, Oda Projesi’nin üç kurucusundan ikisi, Özge Açıkkol ve Güneş Savaş ile birlikte ortak bir üretim çerçevesinde bir araya geldiniz ve bir süredir İstanbul’dasın. Ekip olarak üzerinde çalıştığınız projeden bahseder misin? Nasıl tanıştınız ve bu işi yapmaya nasıl karar verdiniz?

 

2004’te İstanbul’da tanıştık. O zaman so far so good [her şey yolunda] (2004-05) adlı projem kapsamında kendi tasarladığım ve beden ölçülerime uydurduğum şeffaf, beyaz bir paraşüt ipekten yapılma çadırımla seyahat ediyordum. Çadırla geçirdiğim iki yıllık süreçte Türkiye, İran, Pakistan ve Hindistan dahil olmak üzere on dört ülkeden geçtim. İstikametim üzerindeki insanları ve sanatçıları geçici olarak çadırı kullanmaya ve ortak eylemler yapmaya, çadırın kumaş duvarlarına nakışla imajlar ve metinler işlemeye davet ettim. Bu süreçte Oda Projesi’nden davet aldım, Galata proje alanındaki komşularını benimle birlikte çadıra nakış işlemeye çağırdılar. Birlikte harika iki hafta geçirdik, Burcu, Emine, Ayşe ve diğer komşularla beraber çadırı işlerken birbirimizden öğrendik. İstanbul hakkında epeyce bilgi edindim: O zamanlar süregiden bir soylulaştırma vardı, tutunmak ve direnmek gerekiyordu. Harika bir arkadaşlığın başlangıcı oldu bu. O günden beri başka projelerde de işbirliği yaptık. Tarabya Kültür Akademisi’nden aldığımız davet sayesinde işbirliğimizi yeni bir projeyle sürdürme imkânı yakaladık. Geriye bakıp son iki yılın pandemi deneyimini gerek sanatçı gerek anne olarak hazmetme ihtiyacı duyduk. Pandemideki deneyimlerimizi kolektif bir süreç içinde kadınlar ve kendini kadın olarak tanımlayanlarla paylaşırken neyle karşılaşacağımızı görmek istedik. Pandemi kırılganlıkları bir nevi katalize etti. Cinsiyet rolleri değişti. Bir tür geri tepmeyle mi karşı karşıyayız? Başka kadınlarla birlikte pandemideki izolasyonun sanatsal ve gündelik yeniden üretimlerimiz üzerindeki etkilerini araştırmak ve paylaşmak için alan açmak istedik. Pandemi sonrası normalleşme, bakım emeğinin paylaşılması, destek ve dayanışma mekanizmaları, görünmez ev emeği ve kadınların pandemi süresince geliştirdiği yeni stratejiler üzerine birtakım sorular ortaya attık. Her seferinde şehrin başka bir parkında buluşup üstünde temel sorularımızın yazdığı örtülerimizi sererek kamusal alanı temellük ettik.

 

 

Bu şehirle ortakyaşar bir ilişkin olduğunu biliyorum. Bu durum kendi benlik imgeni da şekillendiriyor muhakkak. İstanbul hem bir insan hem de bir sanatçı olarak kendini kavrayışında nasıl bir yere sahip?

 

İstanbul’a ne zaman taşınsam (2004, 2007, 2022) buraya âşık oluyorum. Başka şehirlerde olan bir şey değil bu. Neden bilmiyorum. Akıl almaz bir güzellikle çevriliyim burada, fakat aynı zamanda, özellikle mesele kadınlar olunca, gerçek bir zulmün söz konusu olduğunu görüyorum. Bu ikisi nasıl bu kadar yakın ve paralel olabiliyor? İstanbul çelişkilerle, mücadeleyle dolu bir şehir. Bu durum bir kadın ve bir sanatçı olarak içsel çatışmalarıma yansıyor. Üretken, kaotik ve azimli hissettiriyor bana. Konfor alanımın dışındayım. Tabii, Tarabya Kültür Akademisi’nde kaldığım için son derece imtiyazlı bir konumdayım. Kadın sanatçı ve bekâr anne olarak söz konusu imtiyazlara sahip olmaksızın burada yaşasam nasıl hayatta kalacağımı bilemezdim.

 

 

Yazının başında söz ettiğim görüşmemizde gruptaki arkadaşlardan biri cinsiyet eşitsizliğinin Almanya’da veya daha geniş anlamda Batı’da da olup olmadığını sormuştu sana. Dünyanın herhangi bir anlamda eşitlikten çok uzak olduğunu söylemiş ve “içselleştirilmiş ataerki”yle mücadele etmeye çalıştığını belirtmiştin. İçselleştirilmiş ataerki nedir senin için?

 

Ataerkiyle gündelik yaşamımızda mücadele ettiğimiz bilinen bir gerçek. Bunu içselleştirdiğimiz için kendini gizliyor ve bazen fark etmiyoruz bile. Bu nedenle feminizmi sürekli bir öğrenme ve açık etme süreci olarak görüyorum.

 

I Would Rather Be a Lover Than a Fighter [Savaşçı Olmaktansa Sevgili Olmayı Yeğlerim] isimli projenden bahseder misin? Kent alanını “eril normların hâkim olduğu bir biyografi” olarak tanımlamana yol açan deneyimler neler?

 

I Would Rather Be a Lover Than a Fighter‘a Bangalor’da başlamıştım. Pandemiden hemen önceydi, Bangalor’da bir kadın olarak gündelik deneyimlerimden ve kişisel bir ihtiyaçtan doğdu. Şehir beni korkutuyor, huzurumu kaçırıyordu. Nasıl davranıyorum, nasıl görünüyorum, elimi kolumu nasıl oynatıyorum? Cinsiyetim bu deneyimleri nasıl etkiliyor? Birçok açıdan kısıtlanmış hissediyordum, fiziksel hareketlilik anlamında da. Bu eksiği gidermek için dans derslerine başladım. Akşam 9’da dersten çıkıp eve giderken karanlık oluyordu, rahat hissetmiyordum. Erkek arkadaşlar dert etmememi söylüyordu. Dert ettiğimden değil, ama bedensel deneyimimi inkâr edemezdim. Şehirler kadın bedenine, kadın ihtiyaçlarına, kadın arzularına uygun inşa edilmemiş. Son zamanlardan bir örnek vereyim. Birkaç gün Beyoğlu’ndaydım, birden regl oldum. Türkiye’ye geldiğimden beri regl döngüm burada tanıştığım kadınlarınkiyle uyumlandı. Rutinim şaştı. Menstrüel kabımı yanıma almayı unutmuşum. Bayramdı, her yer kapalıydı. Tampon bulabilmek için saatlerce sağa sola koşturarak açık dükkân aradım. Bulduğumda bitik haldeydim ve çok sinirliydim. Nüfusun yarısı kadın. Regl ürünleri 7/24 erişilebilir olmalı. Umumi tuvaletlere ulaşamamak, güvenle seyahat edememek, parklar ve kaldırımların bebek arabaları için uygun olmaması derken liste uzayıp gidiyor.

 

 

Şu sıralar hakkında okuduğun ve kafa yorduğun kavramlardan bahseder misin? Sanatsal üretiminde sırada ne var?

 

Son günlerimi Müze Gazhane’de geçirdim, mevcut projemiz Words to Spin/Eğ(i)rilen Kelimeler‘i İstanbul Bienali’nin bir parçası olarak yerleştirmek ve kurmakla meşguldüm. Sürecin ve tartıştığımız soruların bir kısmını daha geniş bir kitleyle paylaşmak, onlardan geri dönüş almak heyecan verici. Kasım ayında Berlin’de kişisel bir sergim olacak, Bangalor’da başladığım I Would Rather Be a Lover Than a Fighter‘ın devamı. Bunun için Leslie Kern’ün Feminist City kitabını yeniden okuyorum ve kentleşmiş dünyada peşine düştüğü o farklı, daha iyi ve daha adil yaşamı bütünüyle destekliyorum.

 

Ana görsel: Nadin Reschke, Oda Projesi, Words to Spin/Eğirilen Kelimeler (2022)

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Y<i>Senin de yaran, Rosa</i> veya Yaralanabilirliğin Politikası: Pelin Uran ile Söyleşi
Senin de yaran, Rosa veya Yaralanabilirliğin Politikası: Pelin Uran ile Söyleşi

"Celan’ın 'Senin de yaran, Rosa' dizesi başkalarının yarasına bakabilmeye dair bir önerme olduğu kadar izleyiciye de kendi yaraları hakkında bir hatırlatma."

SANAT

Y“Sanat bir yere yerleşmek zorunda değildir”: Zeynep Okyay ile Söyleşi
“Sanat bir yere yerleşmek zorunda değildir”: Zeynep Okyay ile Söyleşi

"Ben sanatın illa sahiplenmesi gerekmediğini düşünüyorum. Bana kalırsa sanat ödünç alır. Bu nedenle çoğulcudur, çokseslidir."

SANAT

YMaddenin Tanıklığı, Detayların Söyledikleri: İrem Tok ile Söyleşi
Maddenin Tanıklığı, Detayların Söyledikleri: İrem Tok ile Söyleşi

"Benim işlerim, görebilmek için hafifçe ona doğru eğilmeyi ve yaklaşmayı gerektiriyor ki bence her canlı ve dünya o ilgili ve meraklı bakışı hak ediyor."

ENGLISH

YOn Fabric, Urban Space and Feminist Collaboration: Interview with Nadin Reschke
On Fabric, Urban Space and Feminist Collaboration: Interview with Nadin Reschke

"Acting as a group always creates a multitude of positions and viewpoints. And I believe that the real challenge of our society is how to live with such heterogeneity and plurality."

Bir de bunlar var

24 Nisan
Kırmızı Ayakkabılar, Terlikler, Anneler
Mandalina Yer Miydik?

Pin It on Pinterest