Soru sorma kapasitesinde bir beden Maddenin Halleri. Yıkıma, yıkma faaliyetine yöneltilen yaşama dair bir soru onunkisi: “Hastaneyi yaşayan bir canlı olarak nasıl görebiliriz?”

SANAT

Bedenin Kuvvetleri, Maddenin Halleri

Paramparça bir öyküyü                                                         

                                  nasıl

                                       anlatırsın?

           Yavaş yavaş

                           herkesle hemhâl olarak.

      Hayır. 

      Yavaş yavaş her şeyle hemhal olarak. 

                                 Arundhati Roy [1]

                                                                                                                  

 

Pek çoğumuz hastanelerin zamansallığından bir an evvel sıyrılmak, oradaki işi her ne ise oldubittiye getirip gerisin geri dünyaya açılmak ister. Hastanelerin dünyada olma halimizin askıya alındığı yahut sınandığı kısa süreli birer uğrak, hayatımızda olup bitenlerin dışında gelişen ya da bir şekilde gündeliğin olağan akışının kitlenip kaldığı yerler olduğuna emin gibiyizdir. [2]  

 

Hastalığın her daim kaçındığımız –kaçınmamız gereken– bir istenmeyen olarak kodlandığı su götürmez bir gerçektir. Sağlıklı olmama halidir Hastalık. Bir çeşit arıza. Sistemin reddettiği bir kısa devre. Sözlük tanımıyla:

 

1. Canlılarda organların yapılarında ve işleyişlerinde görülen bozukluk, sağlık durumu bozuk olma hâli; 2. Bozulma durumu, bozukluk. (Kubbealtı)

 

Görünen o ki, canlı tanımlanmıştır. Yapısı ve işleyişi belirlidir. Bunların aksi yönünde hareket etme eğilimi gösteren herhangi bir şeyse arızaya dairdir. 

 

Tersine, vücûdun fizik ve psikolojik bakımlardan bütün fonksiyonlarının yerinde bulunması durumu[dur]” (Kubbealtı) Sağlıksa. Bir nevi, işleyen demir ışıldarın yıldızlı pekiyisi. 

 

Bütünlüklü, fonksiyonel. 

 

İki kavram böyle usul usul yan yana geldiğinde görürüz ki, hastalık da sağlık da yaşamla, var olma imkân ve kabiliyetlerinin azalışı ya da artışıyla ilgili değildir; ikisi de, işler, makbul olanı, işlevsel kılınan ya da olması bekleneni yahut bunların tam tersini imler büyük ölçüde. 

 

Sağlıklı olmak vatandaş olarak sınavı geçtiğimizin, sınıfta kalmadığımızın da bir imlecidir. 

 

Sağlığın da Hastalığın da bilgisi onu adlandıranlara aittir. Mübadele değeriyse bizi hizmetkâr ve hürmetkâr kılışıyla eşdeğer. 

 

Kısacası, sunuluşları bakımından, salık verilen Sağlığın oldurulduğu mekânlardır hastaneler.

 

İktidar ve piyasanın birlikte sızdıkları Sağlık bilimlerinde salık, toplumsal kabulün ölçü birimi olarak işler.  

 

Oysa her taşın yerini bulduğu bu bütünlüklü, yekpare manzara, hastanede arşınlanan her bir adımın taşıdığı ve dönüştüğü binbir duyguyla; her test tüpü, tıbbi atık, tetkik cihazı ve kablonun virüs taşıyan, titreşen ve iletken halleriyle; her ameliyatın kestiremezliği ve doktor vizitesiyle; sağlık çalışanları arasındaki her nöbet değişimi ve muhabbetle binbir parçaya bölünür. Sızanlar, dağılanlar, saçılanlar vardır, hem hastalık hem de sağlıkta. Bir yarıkla ikiye ayrılmış iki uç mefhumdan ziyade birbirinden öğrenen, birbiriyle iç içe geçen, yer değiştiren iki dinamik varoluş halidir hastalık ve sağlık. İlişkiseldir. 

 

Kim bilir, belki de bu nedenle, insanın yalnızlık ve eşzamanlı olarak da bir aradalık üzerine en çok düşündüğü yerlerden biri hastaneler gibi gelir hep. Kendi zamanının ve kabuğunun dışından çıkma anlarıyla, günleriyle doludur hastaneler. Kan aldırmanıza 142 kişi, mr’dan çıkmanıza 15 dakika kala, ziyaret saati bitti mi diye göz ucuyla kontrol edip sohbeti sürdürürken kulak kabarttıklarınız da, göz değdirdikleriniz de değişiverir. 

 

Hastalık olarak beliren kesinti, bir arıza olmaktan ziyade mikro (aile, iş/arkadaş çevresi) ve makro (gelenek, devlet) iktidarların belirleyip paylaştırdığı deneyim alanlarını yeniden düzenleme imkânı verir. Görünür olan ve bildirilen, görülmemiş ve(ya) görülebilir; bilinebilir dolayısıyla da bilinemez olanla ittifak, ihtilaf, müzakere hallerinde birlikte var olur. Hastalık bir varoluş halini aksatır ve dönüştürürken şahsi ve kamusal alandaki varolma yollarımızı da yeniden üretir ve biçimlendirir. Zira, görüp göründüğümüz duyup duyulduğumuz değişirken halihazırda konumlandırılmışlıklarımızı ve bunların ne’liğini fark etme olanağı da ediniriz. Bu da, konumlandırılmışlıklarımızı eğip bükebilme ya da onların şekillenmesinde daha aktif biçimde yer alarak farklı ittifaklar geliştirebilme imkânı tanır bizlere.

 

Hastaneler de göze göründüğünden çok daha fazlasını barındırır kendinde bu nedenle. Türlü kırılganlıkların, belirsizliklerin, deneylerin kol gezdiği, kaybın ve beyhudeliğin eksiklik, yokluk değil direnç olageldiği yerlerdir. Hafıza, cerrahın bedeni yoklayan ve organlarda gezinen parmaklarında, arşiv odası ya da hasta takip ekranlarında, yılların hademesinin zihninde, rehabilitasyon sırasında tekrar kuvvet bulan bedenin kademeli egzersizlerinde yalnızca hatırlamakla değil hareket kabiliyetiyle de eşleşerek kendini gösterir. Şahsına münhasır bir gündeliği, solukları, kaosları olan, fakat bu münhasırlığıyla dünyanın dışında değil tam da onunla hemhâl biçimde, içi, etrafı ve çeperindeki her yeni karşılaşmayla hayatını farklı açıklıklarla sürdüren varlıklardır hastaneler. 

 

Olağanca haliyle karşılaşıp durduğumuz bedenler. 

 

Bir an evvel çıkıp gitme hissiyle şimdi ve buradalığın olağanca ağırlığı arasında salınıp giderken tavsanacak, hepten reddedilecek bir dizi düşünce gibi görünür tüm bunlar belki de. Oysa, hastanenin nefeslerini, derisinin gözeneklerini, kırışıklıklarını dahi canlandırabildiğimiz bir düşünce silsilesi sunar böylesi bir egzersiz.  

 

Yolu hastanelerle sıkça kesişen biri olarak bu bakış ve duyuşların ne kadarı, ne zamandır, nasıl bir (nâ)bütünlükle benimle emin değilim. Emin olduğum bir şey varsa, o da bu karşılaşmaları yukarıdaki ve ilerleyen satırlardaki kelimelere dökmemi, hastaneyi türlü karşılaşmalara açık ve ne’liği de bu karşılaşmalara bakılarak konuşulabilecek bir beden olarak cisimleştirebilmemi sağlayan kuvvet. O da Maddenin Halleri

 

Deniz Tortum’un 2020 yılında aramıza karışan filmi, hem annesi hem de babası doktor olan Tortum’un, babasının otuz yıl boyunca hekimlik yaptığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin insandan ibaret olmayan ve insana dair halleriyle tecessüm ettiği bir belgesel. 

 

Belgeseli var edense, normatif bir rehabilitasyon/tedavi iddiasına karşı gelişen direngen, hayatiyetleri kollayan bir kayıt ve hafıza eylemi. Maddenin Halleri’nin yolculuğu, mali ve yapısal krizlerin de etkisiyle 2015’te giderek yaygınlaşan Cerrahpaşa’nın yıkılacağı haberiyle başlıyor. 2018’de İstanbul Üniversitesi’nden kopartılan, “yerinde dönüşüm” kisvesiyle sunulan bir yıkım çalışmasıyla da kökleri kurutularak yenilenmek istenen kurumlardan bir kurum Cerrahpaşa. Öyle ya, yaptımolducu köklendirmelerin topoğrafyası kılınmak istenen bir coğrafyadayız ne de olsa. Havadis şaşılası değil. Cerrahpaşa öldü, yaşasın Cerrahpaşa. 

 

Halihazırdaki sağlık sistemimizin olağanlaştırılan şiddetin kurumsallaştırılmasına bir örnek teşkil ettiğini söylemek mümkün. Hastaneler bu kurumsallaştırmayla gözden çıkarılabilirliğin koşullarını tatbik eden mekânlar haline getirilirken kendisi de gözden çıkarılabilir bir bedene dönüştürülen Cerrahpaşa’yı 2015-2018 yılları arasında toplamda altmış gün kadar süren bir çekim sürecinde kameraya alıyor Tortum. Yüzlerce test tüpü, kardiyogram, paspas, çok sayıda ameliyat, nabız grafiği, iç çekiş, doktor/hemşire molası, atık, steteskop, kavga, gülüşme ve dahasını barındıran bu beden 2019’da da kurgu masasına yatırılıyor. 

 

Filmin kendisi de bir beden olarak ortaya çıkar, bedenler bedenleri bulurken Deleuze’ün Spinoza’dan mülhem sözü de yankılanabileceği bir açıklık buluyor kendine; bir bedenin neler yapabileceğini bilmiyoruz. Bunu anlayabilmek için onun diğer bedenlerle kurduğu ilişkilere, temaslara bakmayı öneriyor Deleuze. Tortum’un Cerrahpaşa’yla, Cerrahpaşa’nın yolu bir şekilde oraya düşmüş her şey ve herkesle, bizlerin de hastaneler, hastalık halleri ve filmle karşılaşmalarımız birbirine dolanırken anlıyoruz ki, soru sorma kapasitesinde bir beden Maddenin Halleri. Yıkıma, yıkma faaliyetine yöneltilen yaşama dair bir soru onunkisi: “Hastaneyi yaşayan bir canlı olarak nasıl görebiliriz?”

 

Yaşamın en başında, belirsizliği, kısmiliği, hastalığı ve ölümü dahi şimdi ve burada, bizlerle kabul etmek, bunların hayatiyetlerini tanımak var belki de. Tevekkeli değil, film de daha en başından tüm bu halleri kabul ederek açıyor kendini bizlere. İki açılış sahnesi olduğunu söylemek mümkün. İki diyorum çünkü bunlardan biri sessel, diğeriyse görsel. Ayrıştırmak yerinde olmasa da, film hakkında konuştuğum kişiler çoğunlukla görsel sahneyi filmin açılışı olarak andıklarından, aradaki kırılmayı işaretlemek önemli geliyor. Film görsel bir imajla değil sonik bir jestle açılıyor aslen. Maddenin Halleri boyunca birbirine karışan makine, ayak, morg çekmecesi, çiğneme, konuşma seslerine dikkat celbi yaratan bir jest gibi sonik perdeden yükselen bu açılış. İnsanın insandan ibaret olmadığının duyusal bir göstergesi. Aynı zamanda seyir alışkanlıklarımıza da bir müdahale. Cerrahpaşa’nın yalnızca göze görünenden mülhem olmadığına bir göz kırpış. Görsel olansa yine görünürün ne’liğini sorgulatan, onunla mesafemizi yoklayan cinsten. Ekranı dolduran ve çoğunlukla sırtlarından gördüğümüz bir grup gövde hareket halindeler. Her şeyin apaçık ortada, erişilebilir olduğu bir seyirlik değil karşımızdaki. Gövdeler, cep telefonu, fısıldaşmalar, makine sesleri duyumsanabilir olanın alanını doldururken hareketliliğe, boşluklar ve aralıklarda yol almaya dayalı bir görme, kısmi bir bilme hali deneyimlediğimiz. Bedensel ve dinamik. Merakla daha fazla duyuyu çalıştıraduralım, fark ediyoruz ki önümüzdeki manzara bedeni anlamak için onu açmayı ve içindekileri, bunlar arasındaki ilişkileri tetkik etmeyi mümkün kılan diseksiyon işlemi. [3] Gövdelerin eğildiği, neşterin açtığıysa bir kadavra. Hayatın da ölümün de hareket ettiği yüzey birbirinden ayrı değil. Kadavranın bedeni açılırken hastanenin bedeni de, o bedeni var eden ilişkiler yoluyla açılmaya başlıyor ses ve görüntü perdesinde.

 

 

Bedeni anlamak, onu dinlemeyi, gözetmeyi, ona yönelmeyi gerektiriyor. Hastaneye, oradaki kişiler ve türlerarası ilişkilere bakarak bir bakım eylemini de tahayyül ve tatbik edilebilirin, böylece de paylaşılabilirin alanına taşıyor Tortum. Hastasının sıhhatini kendi dilinde yoklayan doktordan da, poşetlenen ve çöp kamyonuna boşaltılan onlarca tıbbi atık/yaşam formuna yönelen kameradan da sirayet ediyor bu ihtimam. Yaşamın ve ölümün sınırlarında hareket ederken kamera bunlar arasındaki sürekliliği de gözler önüne seriyor. 

 

Hayat olağanca kırılganlığıyla orada. Ameliyat masasına yatanlarda, yere serilmiş klinik simülasyon ekipmanında, aynı sofrada yorgunluk atan doktorlarda, boşalan test tüplerinde, imamın taşıdığı cenin cesedinde.

 

Hastaneye hasta halinizle girip, oradan sağlığı göğsünüzde bir madalya gibi taşıyarak çıkmıyorsunuz haliyle. 

 

Hasta olmanın da, hastanede bulunmanın da köklerinde kırılganlığı reddetmek, ondan kurtulmak değil, tam da bu kırılganlıkla var olmak mevcut zira. Farsça “yaralanmak, incinmek” anlamındaki hasten kelimesinden geliyor hasta. İncinebilirliklerin elendiği, gözden çıkarıldığı, süpürüldüğü değil, aksine davet edildiği, gözetildiği, kısacası kendilerine birer yuva bulduğu (hasta-hane) mekânlar hastaneler. Benzer biçimde, İngilizce’deki patient (hasta) kelimesi “acı çeken” anlamındaki Latince patientem, hospital (hastane) kelimesi de, “konuk, ihtiyaç sahiplerinin evi” anlamındaki Latince hospitale kelimesinden geliyor. 

 

Hasta da hastane de birer beden olarak karşılaşmalara mesken oluyor. Bunlar hak talep eden yahut üstünlük kuran karşılaşmalar değil üstelik. Anlamaya, yoldaş olmaya, bir aradalığa dayalı. Var olma, yapıp etme kuvvetlerimizi arttırma becerisindeki etiğe yani, en yalın ama belki de en güç haliyle. 

 

Gamze Hakverdi, iki ülkede yürüttüğü saha çalışması üzerinden toplumun ideallik beklentisinin karşısında konumlanan kırılganlığı incelediği çalışması Vulnus’ta benzeri bir kırılganlık etiğinden bahsediyor. Erinn Gilson’a referansla bir cüzzam kliniğini çağırıyor metne. Çevresel sinir sistemleri zarar gördüğünden vücutlarının kimi bölgelerindeki hissizlikle birlikte hayatlarını sürdüren hastalar, bu hayatları idame ettirebilme becerisini yaralanma riskini kabul ederek ve buna ilişkin farkındalık geliştirerek edinebiliyorlar. Daha da önemlisi, bu beceriyi duygudaşlığa –kendine bakabilmek için kendine bir başkası gibi yaklaşmaya, başka acıları ve acı ihtimallerini tahayyül edebilmeye– borçlular (2021, s. 29) [4]. Doktorlardan tıbbi cihazlara, hastalardan binanın dış cephesine türler, yapılararası bir perspektifi katederken akran bir duygudaşlığı kolluyor Maddenin Halleri de; alt edilebilecek, kurtuldum bitti denebilecek, yoksayılırlığı bir üstünlük vesilesi addedilebilecek şey değil kırılganlık. İçkinliği her varoluş hali ve her ilişkide. 

 

Kırılganlığın bir veçhesi de –hastanenin gündeliğinin ayrılmaz bir parçası olsa da– kolay kolay kulağımıza çalınmayacak doktor sohbetlerinde gösteriyor kendini. Yemek sırasında en yakınındakilerin tedavisini üstlenip üstlenmeyeceklerini, ameliyatlarına girip girmeyeceklerini tartışan doktorlar, ben ve biz, kişisel ve kamusal, ailevi ve profesyonel olan arasındaki açılıp kapanan mesafeleri ve bunların birbirine dolanan girift ilişkiselliğini de çekinceleri, işi şakaya vuruşları, yerleştikleri çeşitli pozisyonları sürekli tartmalarıyla ortaya koyuyor. Sıklıkla, muhtaç olduğumuz ya da mücadele verdiğimiz, temas edilemeyecek birer öteki olarak konumladığımız sağlık çalışanlarının da dünyada olma hallerini bir parça da olsa duyumsanabilir kılıyor film bizler için. Yıkımın şiddetinin kol gezdiği Cerrahpaşa’da, doktorların gündeliğine kısa süreli ve kısıtlı da olsa değebilmenin, yıllar yılı dillendirilen ve meclisten geçirilmesi için çalışılan Sağlıkta Şiddet Yasası’nın (nâ)mevcudiyetinden de ayrı düşünülmesi mümkün değil gibi. Türk Tabipler Birliği tarafından 2009’da meclise taşınan ve süregelen çabalarla ancak Nisan 2020’de kabul edilen yasa, doktorların güvencesizliğini ve yaralanabilirliğe açıklığını tanırken, onların mevcudiyetini gözetmeyi de görev belletiyor devlete. Hastaneler hiyerarşinin kol gezdiği alanlar olarak kodlanırken yasanın bunca yıllık ihmali de –ki, uygulanabilirliğinin kuvveden fiile geçişindeki kuşku da cabası– yine bir şaşkınlık vesilesi değil. Bununla birlikte, yasanın tanıyıp mesuliyetini alması beklenen bu mevcudiyetin filmin mevcudiyetine dahil oluşu, Maddenin Halleri’nde bakım emeğini gözetmenin öncelikli olarak bakma eylemiyle; doğrudan, belirli çerçevelerle değil, gündeliğe, çeperlere, aleladeliğe, farklarla bir arada yaşamaya yönelik bir bakma eylemiyle mümkün olduğunu ortaya seriyor. 

 

Sözünü ettiğimiz bir kurum olsa da, kişiselin nerede bitip kamusalın nerede başladığı belli olmuyor Cerrahpaşa’da. Ameliyat dikişleri gibi kolayca seçilebilir dikişler yok maddenin hallerini birbirine teyelleyen. Yine de, her hal kendine has, bir noktada erişilemez ve anlaşılmaz da. Bazen hiç kimsenin derdini düşünemeyecek kadar dertli, gergin olmak da hastalığa, hastanenin gündeliğine dahil. Filmin ilgisiyse bu halsizlikten bile devşirilebilecek bir halden anlarlığın ihtimaline dönük. Tortum’un ara alanlara, eşiklere kamerasını çevirişi, bakışını pencerelere, pervazlara, koridorlara azımsanmayacak kadar düşürüşü de bundan herhalde. Herkes kendi dertleriyle meşgul, kendi zamanını kollar haldeyken, koridorların belirlediği mesafeden mülhem zaman diliminde birbiriyle iletişime dahi geçmeyen şeyler ve(ya) kişiler arasında bir tür yoldaşlık olduğu hissine kapılıyorsunuz ister istemez. 

 

 

Kamera bir fıtık ameliyatına odaklanırken hayatın tek ve biricik haline de tanık oluyoruz. Sonra, bakışlarımız doktorlar, laparoskopik kamera ve hasta arasında gidip gelirken bir an geliyor ve birdenbire gözlerimizin değdiğininin bir hastane olduğunu hatırlıyoruz. Hayat tek ve biricik, evet. Fakat her bir hayat. Birbirini kesen, aynı zamanı farklı zamansallıklar ve duyuşlarla kateden, yalnızca insana ait olmayan her bir hayat. Farklı ve bir aradalar. İşte o an, kamera yavaşça çekilmeye, ameliyathaneden uzaklaşarak koridorda dolanmaya, başka odalara, cihazlara, seslere uzanmaya başlıyor. Az evvel huzurumuzda gerçekleşen ameliyat sürerken hastanenin bedeni, onu var eden binlerce mikroorganizmayla nefes almayı sürdürüyor.

 

Cerrahpaşa, dünyayı askıya alan değil tam da dünyayı kuran sesleri, dertleri ve eyleme hallerini taşır ve onlardan taşarken Maddenin Halleri Cerrahpaşa’nın dünyalığını giderek daha da ön plana çıkarıyor. Filmin ortalarından itibaren dış mekânların ve doğrudan hastaneden yükselmeyen seslerin sayısı artarken Marmara denizinin doldurulmasıyla inşa edilen ve yalnızca 2014’te açılan Yenikapı Meydanı’nda gerçekleşen İstanbul’un Fethi Mitingi’ne (2016) ait sesler de hastaneye karışıyor. Filmin miting sesine açıklığı, fetih kelimesinin kökenindeki “açma, açılma” eylemiyle hastanenin yokladığı açma ve açılma halleri arasındaki uyumsuzluğu da görüp işitilebilir kılıyor. Hastanenin yaşama yönelişiyle iktidarın yaşam üzerindeki hak iddiası arasında onulmaz bir fark var. Hastanenin dışında sayılsa da ondan ayrı olmayan bir duvardaki kısmen silinmiş “darbeye hayır, savaşa hayır, yaşasın barış” sloganına yapılan müdahale ve bu müdahaleye rağmen sloganın varlığını sürdüren direngenliği de yine bu uyumsuzluğun bir işaretçisi gibi. Düzleştirilip yutularak temellük edilenin karşısında kayıplarını yok saymayan, parçalara bölünmüş, çatlamış da olsa varlığını sürdürmeye gayret eden bir yaşam var.

 

Donna Haraway, Staying with the Trouble’da [Belayla Kalmak] ilham aldığı isimlerden Vinciane Despret’nin başka varlıklarla birlikte düşünme ve çalışma halini Hannah Arendt’den ödünç aldığı bir kavramla, “ziyaret etmek”le tarifliyor. Arendt’e göre, kişinin kendi zihniyetini genişletebilmesi için başka bakış açılarını da ziyaret etmesi gerek. Hastaneyi farklı perspektiflere girip çıkarak dolaşan Maddenin Halleri de böyle bir ziyaret fikrini şiar ediniyor. Belirli bir yerden bakmaya da, böyle bir yeri keşfetmeye de kuşkuyla yaklaşıyor. Yerleşip ısrarcı olduğu, dayattığı bir perspektif de mevcut değil keza. Bunun yerine farklı kabiliyet ve hareketliliklerin fark edilmesine alan açan, varoluş imkânlarını yoklayan bir merak, anlama ve gözetme arzusu sarıyor filmi çepeçevre. 

 

Maddenin Halleri, ameliyathaneleri, hastaneyi uğrak yerleri yapan hayvanları, doktorlar arasındaki deneyim aktarımını, makinelerin içlerini ve dahasını ziyaret ederken hiçbiri üzerinde hak iddia etmeksizin sayısız bedene girip çıkıyor. Mülkiyeti tehdit altındaki Cerrahpaşa’da şimdi’nin kaydını tutarken yıkıma, insandan ibaret olmayan, insan ve coğrafyanın hafriyatına dair olup biteni sezdiriyor. Göz hizamızdan sıklıkla kaçanları ya da oradan uzaklaştıranları çağırıyor kameraya. Yaşam çokyönlülüğü ve çoktürlülüğü ile hastanede dolanırken hem film hem de hastane etik bir eylemlilik alanı ve hali olarak çıkıyor karşımıza. Yaptımolduculuğa, tekdüzeleştirmeye direnen, karşılaşmalara dayalı, yaşamın kuvvetlerine yönelen bir etik bu.  Hem bir “mesken” hem de “bu meskenin karşılık düştüğü var olma yolu ya da yaşam tarzı” (Rancière, 2020, s.190) [5]. Deneyimlendiği üzere, bütünlüklü, üstten bakarak anlatılabilecek bir hikâye değil karşımızdaki, öyle yaşanabilecek de. 

 

Hastalıkla ve hastanelerle çeşitli şekillerde hemhâl olmak bir yana, politik ufkumuzun nasılını düşünülmeksizin evde kal şiarıyla belirlendiği bir yılı aşkın sürenin herhangi bir noktasında Maddenin Halleri’yle karşılaşmış olmak yorgun düşüp yıpranan bedenlerimiz ve var olma hallerimiz için yer yer güç de olsa, kuvvet veren bir bir aradalık sağlıyor. Beden kendini sağaltma kudretindeki bir başka bedeni seyre çıkıyor. Her geçen gün daha da piyasaya endekslenen sağlığın, yalnızca belirli imkânlara erişimi olanlar için mümkün kılındığı açık. Çıta, hastalığın kontrol altına alınması ve atlatılması olarak değil, öncelikle sağlık sisteminin karşılayamayacağı bir durumdan alıkonulması olarak belirleniyor –bir nevi hastalık denetimli olarak sürdürülüyor– pandemi günlerinde. Tam da bu nedenle, sağlığın tüm bunlar yerine karşılaşmalarda, ilişkisellik kapasitesini arttırmakta, duyumsanabilir olanın paylaşımındaki paydaşların sayı ve eylerliliklerini çoğaltmakta aranması bir davet gibi. Bedenin alabileceği solukları, genişleyebilecek gözeneklerini, esnetilebilecek kaslarını hatırlamaya davet.

 

Maddenin Halleri 19 Haziran’dan itibaren Mubi üzerinden izlenebilir. 

 

Notlar*:

 

[1] Roy’un Mutlak Mutluluk Bakanlığı‘ndan gelen bu alıntı, Irmgard Emmelhainz’ın Gökcisimleri Üzerine sergisi için hazırlanan derleme kitapta yer alan  “Parçalanma ve İyileşme” başlıklı yazısının epigrafı olarak karşıma çıktı. Yazı boyunca şapkasını takmayı sürdüren hemhâl’i yalnızca burada, alıntıdaki haliyle şapkasını çıkarmış göreceksiniz. (Gökcisimleri Üzerine, (der.) Kevser Güler, Süreyyya Evren, Arter, 2020.)

[2] Bu belirli ve kısmi ben’leri barındıran biz perspektifi, başka bir belirli biz’i –hayatını çeşitli konumlarda hastanede ikamet ederek geçirenler ve orayı gündeliği edinenleri– yani hastane çalışanları, alet ve teçhizatlar ile yatılı hastalar gibi hastanenin tüm yerleşik bileşenlerini dışlayıcı bir tavır sergiler görünse de yalnızca kendi kısmi konumumu işaretleme amacı taşıyor.

[3] Tıbbın kurucu bileşeni bedeni kavramaya meyyal diseksiyon işlemi belgelendiği kadarıyla ilk defa milattan önce üçüncü yüzyılda gerçekleşmiş. Ondördüncü yüzyılda ise İtalyan hekim Mondino de Luzzi tarafından ilk kez halka açık olarak tatbik edilmiş. İşaret etmeye değer bir an. Zira, teşrihin teşhire dönüşümü de bu kamusallıkla gerçekleşiyor. Birkaç yüzyıl boyunca hiyerarşik bir sahnelemeyle süregelen bu uygulamada, hekim ve kadavranın rollerine, hakim, din adamı, seyirciler gibi farklı aktörler de eşlik ediyor. Hiyerarşinin en alt katındaki kadavranın sureti de çoğunlukla hep gözden çıkarılabilir bir öteki’ninki –idam mahkumları, kadınlar, kimsesizler. Nüanslarına ve detaylarına girilmeksizin düşülen bu tarihsel not, bakışın, ilmin ve bilginin şedit varlığını hatırlatma amacı gütse de, Maddenin Halleri’nin bu hiyerarşik bakıştan uzağa düşen bir diseksiyonu barındırdığının altını çizmeli. Film, diseksiyonu hastanenin ve tıp eğitiminin gündeliğindeki sıradan bir an olarak imlerken bakışını da kısmi ve kısıtlı, çoktürlü ve çoksesli bir perspektiften kuruyor. Bedenin araçsallaştırıldığı bir gösteri değil, hiçbir zaman tam tatminin mümkün olunmayacağı baştan kabul edilmiş, bu nedenle de ilişki kurma becerisine dönüşmüş bir merak var karşımızda. (Diseksiyonun tarihine dikkatimi çeken de yine Gökcisimleri Üzerine‘de yer alan bir metin, İris Ergül’ün “Bedenin Teşrihi ve Tespiti” başlıklı yazısı oldu.)

[4] Vulnus – Kırılganlık Üzerine, Gamze Hakverdi, Metis, 2021.

[5] Dissensus, Jacques Rancière, (çev.) Mustafa Yalçınkaya. Ayrıntı, 2020.

 

*Yazıyı önden okumaya ayırdığı vakit, düştüğü notlar, bilhassa da kimi sonugelmez cümleler konusundaki uyarıları için Gülşah Mursaloğlu’na, düzeltileri ve yazıyı yer yer hantallaştıran ifadelere yönelik önerileri için Suna Kafadar’a teşekkürle.

 

Görsellerin tamamı filmden alınmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Yzor’da olmak, zor’da kalmak anlamına gelmez her zaman için
zor’da olmak, zor’da kalmak anlamına gelmez her zaman için

Mücadeleyi mesken tutmaya olan ihtiyaç her şeyden fazla. Üniversitelere de öyle. Bir mücadele mekânı olarak üniversitelere. Uyumu değil uyumsuzluğu, kabulleri değil soruları, tektipleştirmeyi değil çoğulluğu ufkuna yerleştirecek üniversitelere.

SANAT

YYokların Seyrinde Bir Sergi
Yokların Seyrinde Bir Sergi

Kuşları anlatıcısı belleyen iki iş de, tarihin göze ilişmeyen gerçekliklerinden kimlerine dokunuyor anlatıcılarının zaman ve mekânı aşan tanıklığıyla.

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm

3. bölümde: 19. yüzyıl sonunda bimarhanelerde gündelik yaşam; "erkek hastalığı" paralizi jeneral, "kadın hastalığı" histeri ve diğer akıl hastalığı istatistikleri...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm

Röportajın ikinci bölümünde: Osmanlı'da deliliğin tıbbileşme süreci, V. Murad'ın tahttan indirilmesi, bimarhanelerdeki disiplin yöntemleri ve dahası...

Bir de bunlar var

Ben Uçtum Sen Kaldın
İskele: Hera Büyüktaşçıyan’ın Sanatında Hafızanın Meçhul Ufuk Çizgisi
Ayna ve Nar II: Parajanov, Tarkovski ve Orta Boy Bir Midilli

Pin It on Pinterest