Mücadeleyi mesken tutmaya olan ihtiyaç her şeyden fazla. Üniversitelere de öyle. Bir mücadele mekânı olarak üniversitelere. Uyumu değil uyumsuzluğu, kabulleri değil soruları, tektipleştirmeyi değil çoğulluğu ufkuna yerleştirecek üniversitelere.

MEYDAN

zor’da olmak, zor’da kalmak anlamına gelmez her zaman için

Başına kayyum atanmış ne ilk ne de son üniversite Boğaziçi. Münferit değil olan biten. Sistematik ve kurumsallaşmış bir düzene uydurulmak istenen, bunun için gerekirse eğip bükülecek, hatta ezilecek bir çark daha iktidarın gözünde. Gözünde dememse boşuna değil. Bir süredir ülke gündemine ilişkin konuştuğumuz her meselenin ortasına tüm heybeti ve ağırlığıyla kuruluyor sanki bu göz mefhumu. Her şey ayan beyan ortada. Gözün (ayn) gördüğü aşikâr (ayan). Ne görüyorsa onu beyan ediyor o da. Bildiriyor. Çünkü onun bildiğinin, gördüğünün ötesinde bir ufka bakmanın da, o ufku aramanın da ehemmiyeti yok, diyor. Yaptırımı derseniz, işte o çokça.

 

Ayan beyanlığın bir iktidar rejimi haline geldiği günlerden geçiyoruz. İnsanlar gözden çıkarılabilir oldukları gibi her şekilde idare edilebilir de görülüyorlar ki, kılıf dahi uydurulmaya tenezzül edilmeksizin buyruluyor, atanıyor, atılıyorlar.  Mecazen, mealen, fiilen… her açıdan kendilerine birer karşılık buluyor bu kelimeler şiddeti meşrulaştıran, onu yönetimselleştiren, gündeliğin harcına katan iktidarca. Yaşamın değil, piyasa taleplerinin, sağlığın değil sermayenin, özgürlüğün değil itaatin öncelendiği günler günleri kovalıyor.

 

Olan biten münferit değil. Eleştirel seslerin, duruşların baskılanması kadar cezalandırılması da. Bunun akademideki bir yansıması bugün meydana gelenleri hazırlayan ve Ekim 2016’dan beri yürürlükte olan KHK ile rektörlük seçimlerinin kaldırılmasıysa, bir diğeri de Ocak 2016’da imzaladıkları “bu suça ortak olmayacağız” bildirisi nedeniyle türlü haksızlıklara maruz kalan Barış Akademisyenlerinin başlarına gelenler. İhraç edilen, memnu kılınan, makbullükleri ellerinden alınan akademisyenler (ki demek ki bunların hepsi en başından verili, atanmış şeylermiş aslında), kimi açılardan yalnız kimi açılardan bir arada verdikleri hak mücadelesini sadece kendileri için değil, öğrencileri, saikleri giderek maddiyata kaydırılmak istenen akademi ve aslında sesi, sözü, varlığı hiçe sayılanlar için yürütmüşlerdi, hâlâ da yürütüyorlar. İzi bulunmayan evlatlar, kemikleri teslim edilemeyenler, emek, barış, demokrasi derken yahut yardım için yola koyulurken hayatlarından edilenler, sokakta boylu boyunca yatanlar için yani. Kayyumlar kayyumları, kimisi uluslararası olarak da tanınmış haksızlıklar haksızlıkları kovalarken mücadele sürüyor.

 

Makbullüğün biatla sınandığı, yerli ve milliliğin de şiddetle ölçüldüğü günlerde mücadeleyi mesken tutmaya olan ihtiyaç her şeyden fazla. Üniversitelere de öyle. Bir mücadele mekânı olarak üniversitelere. Uyumu değil uyumsuzluğu, kabulleri değil soruları, tektipleştirmeyi değil çoğulluğu ufkuna yerleştirecek üniversitelere. Adalet arayışına yönelik tüm eylemler kesintiye uğrar ve sakatlanırken, adalet talebini bırakın yinelemek, dillendirmek bile cesaret işiyken, bir aradalıkları örmeye, beraberlikleri örgütlemeye, inatla adil örüntülerin yayılıp yaygınlaşması için çalışmaya olan ihtiyaç her şeyden fazla. Bu nedenle, dün Kuzey Kampüs’te gerçekleşen forum sırasında öğrencilerden biri “bölüne bölüne, atana atana” ayrışıp dağılacağımızdan bahsedip arkadaşlarını bunun olmaması için birlikte düşünmeye, fikir teatisine davet ederken üniversitelerin ortak yaşamı var edecek alanların en önde gelenlerinden biri olduğunu da yeniden anlıyordu insan. Ortak yaşamın sorumluluğunu hep birlikte üstlenmeye talip olmuş kişilere, ortaklaşa kurduğumuz zeminlere sahip çıkmanın ehemmiyetini ve aciliyetini de öyle.

 

Tek ve topyekûn bir biz olunduğu, öyle olduğumuz için değil bu. Var ve bir arada olmanın ancak fark ve ayrılıkları, uyuşmazlıkları da sahiplenerek, onları tehdit etmeden, tehdit olarak görmeden gerçekleşmesinden. Üstlendiğimiz sorumluluğun bu dünyadaki başkalıkların keşfiyle mümkün olduğunu fark etmekten.

 

Atılan sloganlara, dört bir yanda ikram edilen dezenfektanlara, sakince yürüme ve forum düzenleme çağrısına bakınca  çirkinliğin, kötülüğün ve korkaklığın mütekabiliyeti olmadığını da ortaya koyuyordu dün üstlenilen sorumluluk. Etkileyici olan, bu karşılığın kuvveti kadar taşıdığı kırılganlıktı belki de. Yalnızca bir mücadeleyi değil, güç bir mücadeleyi üstleniyor olmanın, çok muhtemel bir yenilginin ya da karşılığı ancak uzun süre sonra alınabilecek bir galibiyetin sorumluluğunu kabul edip paylaşmanın yüreklere aşıladığı kuvvet ve yaralanabilirliğe olan açıklığı.

 

Bu yaralanabilirlik Güney’in düşmemesi (!) için cephaneleri hazırda bekleyen polislerce de kanartıldı ilerleyen saatlerde (bu sabah gerçekleşen gözaltılarla da kanartılmaya devam ediyor hâlâ). Olup bitenin kendisi mi yoksa birçoğumuzun ağzından dökülen şaşırtıcı değil sözleri mi daha can sıkıcı ve öfkelendirici kestirmek zor. Şiddet ayan beyan, keyfe kederlik ayan beyan, pişkinlik ayan beyanken, insan kurduğu her cümlenin sonunda nefesi tükenecekmiş gibi oluyor. Üstelik imgelerle de soluksuz, kifayetsiz bırakılıyoruz. Kendi kendinin parodisi bir an gibi polislerin Güney kapıyı kelepçeleyişi. İçeri sokmak istemedikleri öğrencileri bu kez de dışarı çıkarmamakta inat edişleri. Müdahale yalnızca fiziksel değil imgesel de gerçekleşiyor. Bir imgeyle yeniden kurgulanmak isteniyor üniversite. Şiddete geçit veren, şiddetin geçit vermediği bir yeni düzen.

 

Katıksız ve gündeliğin harcına karılmış bir şiddete karşı, tahayyülü de kendisi de güç bir sorumluluk elimizdeki. Kendimizin de bizleri kuran başkalıkların da eleştirilebilir, hesap verebilir olduğunu unutturmaması gereken bir sorumluluk. Kuvveti olduğu kadar kırılganlığı da taşıyor beraberinde. Yazıp çizdiğimiz, eylediğimiz ne varsa hepsini kapsıyor.

 

Olup bitenler münferit değilken şiddetin de hak ihlallerinin de her gün farklı ölçeklerde yeniden üretildiğine şahit oluyoruz. Fakat bu demek değil ki, düştüğümüz tekrarlar ayağımıza dolanıp alaşağı etsin bizi.  Bu demek değil ki, alışalım kanıksayalım ve yerli yerince oturalım olup biten karşısında. Unutmayalım, zor’da olmak, zor’da kalmak anlamına gelmez her zaman için.

 

 

4-5 Ocak, 2021.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YYokların Seyrinde Bir Sergi
Yokların Seyrinde Bir Sergi

Kuşları anlatıcısı belleyen iki iş de, tarihin göze ilişmeyen gerçekliklerinden kimlerine dokunuyor anlatıcılarının zaman ve mekânı aşan tanıklığıyla.

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm

3. bölümde: 19. yüzyıl sonunda bimarhanelerde gündelik yaşam; "erkek hastalığı" paralizi jeneral, "kadın hastalığı" histeri ve diğer akıl hastalığı istatistikleri...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm

Röportajın ikinci bölümünde: Osmanlı'da deliliğin tıbbileşme süreci, V. Murad'ın tahttan indirilmesi, bimarhanelerdeki disiplin yöntemleri ve dahası...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm

Fatih Artvinli'yle Toptaşı Bimarhanesi'nden Bakırköy'e akıl hastalıkları, tedaviler ve devlet politikaları...

Bir de bunlar var

İranlı Kadın Yüzücü Elham Ashgari
Denetimli Serbestlik Kanunu’na Kısmi Veto Çağrısı
Depremzede Çocuk Görselleri: “Mucize” Anının Politik Estetik Sorunu

Pin It on Pinterest