Herkes değişmiştir de sen aynı kalmış sanırsan kendini, orada onları beklemiş ve kimse gelmemiş gibi bir yalnızlık ve belki ihanete uğramışsın hissi. Bu yüzden eski arkadaşlar biraz da rahatsız ederler aslında…

SANAT

Evler, Odalar, Hışırdayan Yapraklar, Belki Şarkı Söyleyen Birisi…

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Ellisinde Manana, edebiyat öğretmeni. Sürekli söylenen annesi, ölümden korkan babası, kızı ve damadı, bilgisayara yapışık oğluyla, tıkış pıkış eşyalar, sığılamayan odalardan toplama evinde, doğumgünü sabahında, yeni yaşına sessizce girmek istemektedir. Manana kendinden mi vazgeçmiştir? Sözünün kıymeti unutulmuş belli ki. İstemediği halde doğumgününe davet edilenler, yapılan yemeklerle, onun haricinde bir doğumgünü kutlar ailesi,– katılmadığı için bir de sitem ederler. “Gitmek istiyorum bu evden,” der. Küsmeden, kimseden özür ya da pişmanlık beklemeden. Kalanın pişmanlığını talep etmeyen bir gidişse bu, varacağı yer Manana’nın kendisi mi olacak o zaman? Nerede kırılıyor bilmesek de, alacak nefes bırakmayan aile denen o yapışıklıkta, aşına aşına erimiş bir varlık eşiğinde, kendi çekirdeğini hatırlamak isteyen Manana’nın filmi. Benim mutlu ailem (Chemi Bednieri Ojakhi, Nana Ekvtimishvili-Simon Groß, 2017).

 

 

Bir aileyi birbirine bağlı odalar gibi, ortak sırlar ve kökleri çoğu zaman birbirine açılan yaralar mı tutar? Ev taşar, ev yutar, ev boğar, ev saklar, ev susar. Babam memurdu benim, oradan oraya sürgün edilen bir memur. Sürekli ev taşımaktan tüm eşyalar kırık, perdeler her seferinde uydurulmakta. Bir şehirdeki süresi dolunca, artık bantlarla birbirine zor tutturduğumuz haritayı masaya serer, yeni gideceğimiz şehri arar bulurduk. O şehirle ilgili efsaneler başlardı önce, “akrep çokmuş orada” ya da “çok soğukmuş o şehir.” Konduğumuz yerden ne zaman göçeceğimizi aklımızda tutar, çok da alışmamaya çalışırdık, ama her şehrin o biricik ruhu üstümüze sinerdi yine de. En sonunda babamın sırtında kambur gibi taşıdığı memuriyeti bitti, borcunu siyasete girerek ödedi, artık ev sabitti ama dolup taştı bu sefer, sabah uyandığımızda salona tedirgin girerdik, içeride uyuyan birilerini uyandırmamamız gerekti. Kirlenmiş yataklar, yıkanan çarşaflar, “şimdi ne pişirsem?” diyen annem, üstüne bir de gözaltılar, postallarla kirlenmiş halılar eklenince, bir süre sonra nefes alamaz olduk, derken herkes evlenerek dağılacak yer aradı. Kısa bir süre sonra, önce annem boşandı dolayısıyla da babam, sonra evlenen biz kardeşler birer birer boşandık. Bir seferinde annem “Aile olamadık, evim neresi bilmedim, beş kişilik ailenin her biri ayrı evde…” dedi, üzgündü ve haklıydı, sır verir gibi devam etti:

 

– Herkes bizi kınıyor.

– Niye anne?

– İşte millet bize gülüyor, hepsi dul diye!

Gülsek mi ağlasak mı bilemezken annem devam etti:

– Köyün girişine tek tek resmimizi asacaklar yemin ederim.

– Köy mü kaldı anne, en son ne zaman gittin oraya, ne resmi ayrıca?

– Dullama ailesinin resimleri…

Önce kahkaha attık sonra yüzümüzde bir tiksinti, usulca içeriden geldi asıl soru:

– Anneanneee köyün girişi neresi?

 

 

İnsan bir işi olmadan ya da işsiz olmadan, birinin eşi olmadan ya da bekar olmadan, belki anne-baba olmadan önce nedir? Kim olduğumuzu bu sıfatlarla bohçalarız da, içinde ne olduğumuzu unuturuz sanki. Peki sen çekirdeğinde neydin Manana? Geçmişten birileri, mesela eski arkadaşlar, onlar bilir çekirdeğimizi. “Ne güzel kahkaha atardın sen”, “nasıl taklitler yapardın” cümleleri, hem bir acı verir, uzağımıza düşmüşüz gibi, hem de çekirdeğimizdeki bize hüzünle atılan bir ilmek olur, hatırlamak gibi. Ya da herkes değişmiştir de sen aynı kalmış sanırsan kendini, orada onları beklemiş ve kimse gelmemiş gibi bir yalnızlık ve belki ihanete uğramışsın hissi. Bu yüzden eski arkadaşlar biraz da rahatsız ederler aslında… Manana’nın izlerini toplarız artık yaşlanmış eski okul arkadaşlarından, mezunlar toplaşmasında. Sarılmalar, özlemeler derken, eski kocasının başka biriyle olan aşkını ve ondan doğan çocuğunu öğrenir. Onca yıl süren evlilikte, bunu fark etmeyecek kadar, –hangi telaşta saklandı acaba?–, şimdi yüzüne çöken şaşkınlık, “yalanmış yaşadıklarım” hissi, onun kendi yalanından da bir sır vermez mi? İnsan kendini unutunca ötekini bulabilir mi?

 

 

Yine de gitar verip eline, şarkı söyletirler ona, yüzündeki acıdan, güzel şarkı söyleyen genç halini hayal etmeye çalışırız, belki daha coşkulu söylerdi şarkıyı eskiden kim bilir? Diğerleri bilir de, Manana hatırlayacaktır mutlaka. Hışırdayan ağaçların kucağında, bir kahve içerek birinin karısı, çocuklarının annesi olmadan önceki kendini, usul usul sezmektedir belli ki. Rüzgar eser, yapraklar hışırdar, kahve sürer. Yol gibi. Yolcu Manana.

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKalıplar, Marazlar, Çizgiler, Belki Aşktan Silgiler…
Kalıplar, Marazlar, Çizgiler, Belki Aşktan Silgiler…

Oğlum öğretti bana, insan kendinden taşar, olmakta olduğu şeyden akar.

SANAT

YDuvarlar, Köşeler, Çatlaklar, Belki Aradan Sızan Birileri…
Duvarlar, Köşeler, Çatlaklar, Belki Aradan Sızan Birileri…

Kocası ve oğluyla beraber bir evde yaşayan Olive’e kocası Henry, sevgililer günü hediyesi olarak bir kart verir, Olive okur ve çöpe atar.

SANAT

YKırıklar, Boşluklar, Rüzgar Belki Güneş…
Kırıklar, Boşluklar, Rüzgar Belki Güneş…

Filmden kareler değil, cümleler yazmak istiyorum: “annem hep bunu yapar…”, “benden utanıyorsun biliyorum”, “çok şanslısın benimki gibi kulakların yok” , “nasıl bir kız annesini tanımaz.“

Bir de bunlar var

Varyasyonlar
Koyu Koyu Akan Bir Cerahatti
Ji Yeo: Estetik cerrahinin ön saflarından

Pin It on Pinterest