Filmin hafızalara kazınan meşhur sahnesi, o ana kadar sergilenen bütün cinsiyet rollerini, erkeklikleri, kadınlıkları, cinselliği, heteroseksüelliği, homoseksüelliği yalpalatan bir heyelan yaratıyordu.

SANAT

Mutedil Dalgalanma

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

Çocukluk, gençlik zamanlarımızda bizim için İstanbul’un merkezi Kadıköy’dü. Yılın belli zamanlarında tekrarlanan ve aile bütçesini zorlayan kıyafet ya da ayakkabı alışverişi için Kadıköy’e gidilirdi. Nadiren Üsküdar’da Doğancılar yokuşuna yakın pasajlardaki dükkanları dener, genellikle eli boş dönerdik. Sömestr tatilinde iki haftalarını çocuklarının kültür sanat faaliyetlerine vakfeden annem ve Ruhan Teyze, bizi Bahariye’deki Tevfik Gelenbe Tiyatrosu’nda sulu bir çocuk oyuna ya da sahildeki Haldun Taner Sahnesi’nde daha ciddi ve didaktik bir oyuna götürürdü. 80’lerin sonunda bizim yakanın ilk McDonald’s şubesi Sakız Gülü Sokak’ta açılmış ve derhal ziyaretimize mazhar olmuştu. Bizim aile McDonald’s hamburgerinden pek haz etmemişti (Fıstık Ağacı’ndaki tostçunun sarımsaklı hamburgerleri bin kat daha iyiydi!).

 

Ortaokul bir ya da ikide annem ilk defa Kadıköy’e bir arkadaşımla – tabii ki Aysu’yla – gitmeme izin vermişti. Evin karşısındaki otobüs durağından yukarıya, camdaki anneme el sallamış, 12A’ya binip o yılların olmayan trafiğinde muhtemelen 12 dk. içinde iskelenin arkasındaki son durakta inmiştik. Sonra da neredeyse her Cumartesi ya da bilumum tatillerde aynı Kadıköy seferini yapar olmuştuk. Otobüs – sinema – yemek (McDonald’s, başka zincirler, bazen muhallebiciler) – vitrin bakmak (merdiven çıkmadan yükselebildiğiniz Opera Pasajı’ndaki gümüşçüler, Levi’s, derin, Bahariye’de Kudret Yenici) – yine otobüs. Bu Bahariye gezisi için ne kadar harçlık gerektiği de belliydi: sinema bileti + burger menü + gidiş-dönüş 2 öğrenci bileti. Bu oldukça ciddi bir harcamaydı, insan bazı haftalar daha az yerse ya da sinemaya gitmezse para biriktirirdi.

 

Smells Like Teen Spirit’in akabinde, farklı olmak bir anda ‘in’ olduğunda, film ve yemek sonrası Aysu’nun abisi Egemen gibi metalci abilerden öğrendiğimiz Akmar’a giderdik. İSKİ’nin yanından girilen kapısında pek bir numara olmazdı. Tozlu sahaflar; test kitabı satan, rafları boş dükkanlar; albenisi olmayan, soluk kırtasiyeler. Ama alt kat gerçekten seyre değerdi. Hiçbir zaman gerçek anlamda grunge, metalci ya da Akmar müdavimi olamadığım için alt kata indiğimizde, kendimi yine bir saat önceki gibi seyirci koltuğuna oturmuş gibi hissederdim.

 

 

 

Zaten Kadıköy deyince esas faaliyet sinemaydı. Neredeyse vizyondaki tüm filmleri izleyebileceğiniz en az yedi sekiz tane sinema vardı (Reks, Süreyya, As, Kadıköy, Ocak, Hakan, Hollywood…). Cuma günü gazetede film ilanlarına bakar, filmi ve seansı seçer bütün Cumartesi’nin planını ona göre yapardık – Pazar çıkmamız uygun bulunmazdı, ‘ipini koparan’ sokakta derdi büyükler. Kadıköy’de geçen bir Cumartesi’nin, bir anlamda 90’ların alameti farikası sinemaya gitmekti. 90’ların gişe filmleri de sanki en çok gençlere hitap ediyor gibiydi. Jurassic Park’ı Süreyya’da izlemek, salonun yarattığı geçmişe seyahat duygusuyla filmi daha da etkileyici yapmıştı. Film seçimini gönlümüz olsun diye on ve on üç yaşlarındaki torunlarına bırakan babaannem, Reks’in kocaman perdesinde izlediğimiz Özel Bir Kadın (Pretty Woman) bitene kadar çarpıntı içinde defalarca ‘bakmayın bakmayın’ demekten bir hal olmuştu. Annemle gittiğimiz Evde Tek Başına, Wanda Adında Bir Balık, Salak ve Avanak hem çocukları hem de yetişkinleri oyalayan daha iyi seçimlerdi.

 

 

Pandemi bunalımının tavan yaptığı şu günlerde ağız dolusu gülmemi sağlayan Fran Lebowitz’in, 1979’da yazdığı ‘Ergenlere Tüyolar’da (Tips for Teens) kulağını çektiği sinemayı sanat addeden ergenlerden değildim galiba. Hasılat beklentisiyle ve izleyicinin hoşça vakit geçirmesi için yapılan sayısız Hollywood filminden sonra, sinemanın eğlenceden fazla bir şey olabileceğini fark etmem sanırım ancak 1993 Mart’ında oldu. Her sene “Oscar adayı” filmler, ödüller açıklanmadan hemen önce, bariz gişe beklentisiyle gösterime girerdi. O yıl, muhtemelen Neil Jordan’ı da şaşırtacak şekilde The Crying Game altı dalda aday olmuş, dolayısıyla bizim de Cumartesi programımızda yer almıştı. Beni bugün şaşırtansa Reks’in bilet gişesinde çalışan – yüzü hala gözümün önünde, solgun tenli, gri mavi gözlü, az gülen, tiz sesli – kadının on beş yaşında iki genç insanın filmi izlemesinde bir sakınca görmemesi.

 

Politik bir yerden başlayan film yavaş yavaş melankolik bir aşk hikayesine dönüşüyordu. Filmin ilk kısmında, IRA tarafından rehin alınan, son derece sempatik asker karakter Jody’yle (Forest Whitaker) ‘gönülsüz terörist’ Fergus (Stephan Rea) arasındaki tarifi zor yakınlık duygusunu, 93 yılının saflığında homoerotik bulacak ne bilgim ne de görgüm varmış. Fergus, elleri bağlı Jody’nin işemesine yardım ederken, Dil’in (Jaye Davidson) fotoğrafına bakarlarken yaptıkları imalı muhabbette ya da büsbütün absürtlüğüne rağmen Jody Fergus’a, “sen yakışıklı olansın” dediğinde, Reks’in dev salonunda bana ulaşan tek mesaj tutsak ve esir alan arasında bir dostluk doğduğuydu. Neredeyse otuz yıl sonra – tam olarak 28 – filmi tekrar izlemek hatıralarımı oldukça yerinden oynattı. Yine de filmin merkezindeki erkeklik hallerine dair sorgulamayı fark etmişim kanaatindeyim. Politik (militan) eylem içinde ‘sert erkek’ tavırları Fergus’a ne kadar oturmuyorsa, Jody’de de İngiliz askeri, ‘harbi erkek’ havaları bir o kadar yoktu. Heteronormatif düzenin dayattığı güçlü, mesafeli ve şüphesiz heteroseksüel kimliklerini teyit edecek tabuları gözetmekte çok da ince eleyip sık dokumuyorlardı. Fergus’un Dil’e aşık olması, “arkadaşımın aşkı” benzeri bir çekingenlik içinde gerçekleşiyor gibi görünse de, aslında sanki Jody’yle yeniden bağ kurmasının da bir yolu gibiydi.

 

 

Filmi güncel akademik ve toplumsal tartışmalara atıfla, trans ve na-binary kimlikler, cinsiyet rejimi, queer, performans gibi kavramlar üzerinden yorumlamak mümkün. Fakat o günkü naif algımla ayırdına vardığım, cinsiyet, cinsellik ve arzu hakkındaki varsayımlarımın, iki omzumdan tutup sarsıldığıydı. Filmin hafızalara kazınan meşhur sahnesi, o ana kadar sergilenen bütün cinsiyet rollerini, erkeklikleri, kadınlıkları, cinselliği, heteroseksüelliği, homoseksüelliği yalpalatan bir heyelan yaratıyordu. Belki de hayatımda ilk defa bir filmden deniz tutmuş gibi hafif baş dönmesiyle çıkmıştım.

 

Reks’in siyah zemin üstünde kırmızı parlayan “Çıkış” kapısından geçince insan kendini bir anda fazla aydınlık merdivenlerde bulur, gözleri kamaşır, zemin seviyesi de aniden değişince gayrı ihtiyari tökezlerdi. Ani ışığın, temiz havanın, ayaklarımın altında adeta hareket eden zeminin duyusal algımı tökezlettiği o anda, düşünsel algımda de dengeler şaşmıştı. Filmi ileri geri sarıyor, sahneleri peşi sıra yeniden oynatıyor, diyalogları hatırlamaya çalışıyordum. Kafamda Sezen çalıyordu: “İki insan sevgiyle bir arada / Kolay değil.”

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YEn Sevdiğim Tek Kardeşim
En Sevdiğim Tek Kardeşim

Hayatı yaşamanın sonsuz yolu vardı, insan olmanın, mutlu olmanın, aşık olmanın başka türlü olması mümkündü.

KÜLTÜR

YTasnifsiz Arşiv
Tasnifsiz Arşiv

Maier’in muhteşem fotoğrafları ve sanatı bu kadar değerliyken, yönetmenin kirli çamaşır arayışına girmesi estetik, entelektüel ve ahlaki açıdan rahatsız ediciydi.

SANAT

YTemassız Hayat Noktası
Temassız Hayat Noktası

Rutini sarsan küçücük bir ayrıntı, bir dokunuş, karanlığı deliyor bazen, sahnenin içine çekiyor, hayata döndürüyor.

Bir de bunlar var

İntikamcı Lezbiyenler Ateşi de Yutar
Ertelenen Sergiler, Bitmez Tükenmez Dönüşler, Bir Teselli
Bir Özsavunma Romanı: Tecavüzcüleri İmha Timi

Pin It on Pinterest