Dışarıdaki her Weinstein için sessiz kalmamayı seçen, sessiz kalınması gerekmeyen bir dünyayı ören ve onlarla mücadele eden kadınlar var.

MEYDAN

Aradığınız O Güç Eskisi Kadar Ulaşılabilir Değil

Oprah Winfrey 2018’de Altın Küre Ödülleri’nde, siyahların takdir edilmesinin ne kadar zaman aldığını anlatmaya başlayarak #MeToo’yla sonlandırdığı o unutulmaz konuşmasını yaptığında, #MeToo hareketi yeni yeni şekillenmeye başlamış, Harvey Weinstein tarafından cinsel saldırıya ve tacize maruz kalmış kadınların henüz bir kısmı konuşmuştu. Büyük bir güce sahip bir erkek tarafından, tam da o güç aracılığıyla cinsel taciz ve saldırıyı yaşayan kadınların yine birbirinden güç alarak konuşmaya başlaması o kadar etkileyiciydi ki, bu dayanışma Hollywood ile sınırlı kalmayıp küresel bir boyut kazandı. Mayıs 2018’de Weinstein’in tutuklu olarak yargılandığı dava sürerken, hakkında suçlamada bulunan kadınların sayısı 80’i bulmuştu.

 

Harvey Weinstein hüküm sonrası mahkeme skeci

 

24 Şubat 2020’de, Harvey Weinstein’in cinsel saldırı ve tecavüz suçlarıyla yargılandığı dava, on iki kişilik jürinin beş gün süren görüşmelerinin ardından sonuçlandı. Weinstein suçlu bulundu. 11 Mart’ta gerçekleşen New York’taki duruşmada iki ayrı suçtan toplam 23 yıl hapis cezası kararı çıktı. Los Angeles savcıları ise 10 Nisan’da, on yıllık zaman aşımının sona ermesine bir ay kala, 2010 yılında gerçekleşen bir cinsel saldırı üzerinden Weinstein’in cezasının 29 yıla çıkmasına yol açabilecek yeni bir yasal süreç başlattılar. Sömürüye dayalı güç ilişkilerine karşı verilen mücadeleler adına önemli bir dönüm noktası sayılan bu dava sürecinin ertesi gününde ise Türkiye için önemli bir örnek teşkil eden bir başka davanın ikinci duruşması gerçekleşti. Oyuncu Elit İşcan, Ekim 2018’de “Yaşamayanlar” dizisindeki rol arkadaşı Efecan Şenolsun’un kendisine cinsel taciz ve hakarette bulunduğuna dair bir açıklama yaptı ve ardından savcılığa şikâyette bulundu. Şenolsun’a 17 yıl 4 aya kadar hapis istemiyle dava açıldı. Savunma sürecine, “bana ilgisi vardı, kız arkadaşım olduğu için karşılık vermedim, dizinin galasında basın benimle ilgilendi, ona kimse teklifte bulunmuyorken ben yeni bir diziyle anlaştım, başarımı kıskanıyor o yüzden de iftira atıyor” gibi çok tanıdık, hiç tesadüf olmayan bu cümlelerle başlayan Şenolsun’a eşlik eden avukatı ise, set esnasında tanıtım amacıyla çekilen toplu fotoğrafları ikinci duruşmada mahkemeye delil olarak sunarak Elit İşcan’a, “ne kadar samimisiniz, siz arkadaşlarınızla hep sarılır mısınız” gibi cinsiyetçi, namus kartına oynayan birçok soru sordu. Sadece sinema sektöründeki kadınlarla değil, feminist dayanışmayla da güçlenerek takip edilen davanın üçüncü duruşması ise 24 Eylül 2020’de gerçekleşecek.

 

2 yıl önce “Yasak Elma” dizisinin çekimleri esnasında bir kostüm asistanına cinsel saldırıda bulunması sebebiyle hakkında açılan taciz davası delil yetersizliğinden düşen Talat Bulut ise, konu hakkında fikir belirten Deniz Gedizlioğlu hakkında dava açtı ve süreç devam etmekte. Talat Bulut vakasının ve Elit İşcan’ın yaşadıklarının da tetikleyici etkisiyle, Kasım 2018’de bir grup kadın sinemacı bir araya gelerek setlerdeki cinsel taciz ve ayrımcılıkla mücadele etmek üzere #SusmaBitsin platformunu oluşturdu. Giderek sayısı artan katılımcılarıyla, Türkiye’deki sinema, televizyon ve tiyatro alanlarında mücadelenin sesi ve değişime etkisi hızla yayılıyor. Platform, geçtiğimiz ay yayınladığı metinle oyuncu Ozan Güven tarafından uğradığı şiddete karşı mücadelesini başlatan Deniz Bulutsuz’un yanında olduğunu beyan etti. Senaryo ve diyalog yazarları mesleklerine sahip çıkmak için bir araya gelen Senarist Bir de, kadına şiddete karşı bir bildiri yayınladı ve Ozan Güven ile iş ortaklığına devam eden bütün ilgili kişi ve kuruluşları açıklama yapıp tavır almaya davet etti. Bildiride imzacı olarak yer alan senarist Memed Onur Özkök’ün şiddetine maruz kalan kadının açıklamasının ardından ise Senarist Bir bildirisini güncelledi ve kadının beyanı üzerine Özkök’ü imzacı listesinden çıkarttığını açıkladı. Birbiri ardına gelen, domino taşı etkisi yaratan bu olaylar silsilesi “susma bitsin” diyerek sesini yükselten ve birbiriyle dayanışan kadınların çabalarıyla gerçekleşti.

 

 

Peki şiddeti, tacizi ve cinsel saldırıyı uygulayan kişi herkes tarafından tanınan biri olmadığında ve topluca tavır göstermeyi kolaylaştıran ‘kanıtlar’ yer almadığında neyle karşı karşıya kalıyoruz? Görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi’nin sözlü tacizinin ardından yaşananlar bu soruya bir cevap nitelikte. “Dayı: Bir Adamın Hikayesi” filminde oyuncu koçu olarak görev alan Yağmur Çağlan ve bir kadın arkadaşı, Gölebeyi’nin erekte olmuş bir atın cinsel organı üzerinden attığı laflarla tacizine maruz kalmıştı. Yağmur Çağlan’ın açıklamasının ardından başta Oyuncu Sendikası ve Susma Bitsin olmak üzere birçok kurum ve oluşum Yağmur Çağlan’ın sürecinin takipçisi olacağını açıklamışken, Görüntü Yönetmenleri Derneği, Gölebeyi’nin açıklamasını paylaşarak örtülü bir şekilde taraflılığını ilan etti. Bu taraflılığa karşı tepkiler sürerken, bu kez de Sinema TV Sendikası yaptığı paylaşımla, olayın “yargıya intikal ettiğini” ve Gölebeyi’ne karşı açılan karalama girişimlerine karşı duracaklarını ilan etti. Taraf olmanın ve tavır almanın, şiddet ve taciz ‘yakınımızdan’ geldiğinde bu kadar kolay yer değiştirebildiği durumlarla karşılaşmaya devam ederken, bu tartışma bizi aynı zamanda tacizin her biçimini ‘şaka yaptım’ diyerek ört bas etme pratiğini düşünmeye de itiyor. Erkeklerin karşılarındakinin rızasını ve sınırlarını hiçe sayarak sürdürdükleri her eylem ve tavrın artık şaka olarak geçilmeyeceğini, yükselen itiraz ve ifşalarla kabul edilebilir olmaktan uzaklaşmaya başladığını görmek, Susma Bitsin platformunun sektördeki kadınlar için nefes aldıran bir alan olduğu gerçeği ile değişime yol açan mücadelesi adına da güç veriyor.

 

Kadınlara yönelen baskı ve şiddet aslında birçok farklı form içeriyor. Sinema ve televizyon dünyasında yaşanan toplumsal cinsiyet temelli baskı ve şiddet biçimleri ise daha detaylı bir çalışma ve ortaya çıkarma ihtiyacını doğuruyor. “Başarılı”, işleriyle kendini tüm dünyaya duyurmuş bir sinemacı olmak kimseyi bu yerleşik eril tahakküm pratiklerinden korumuyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl çıkan bir haberle “American Honey”, “Fish Tank” vb. filmleriyle dünya çapında ödüller kazanan, hayranı olduğumuz yönetmen Andrea Arnold’un “Big Little Lies” dizisinin ikinci sezonunun çekimlerinde yaşadıklarını öğrendik. Arnold’un çekmiş ve kurgusunu bitirmek üzere olduğu tüm bölümlere, dizinin yaratıcısı David E. Kelley ve ilk sezonun yönetmeni Jean-Marc Vallée tarafından müdahale edilmiş, Arnold’a bir şey söylemeksizin post prodüksiyon aşamasında bölümler tekrar kurgulanmıştı. Sadece çekmiş olduğu filmler ve onlarla birlikte kazandığı onca başarıyla değil, yarattığı atmosferlerle de anlattığı kadınların hikayelerine derinlik kazandıran Arnold günümüzün en yetenekli yönetmenlerinden biri. Kadınların kendilerine ve hikayelerine alan bulamıyor oluşunun başarıyla veya yeterince insan tanımıyor olmakla ölçüledurduğu zamanlar bir türlü bitmezken, Arnold gibi bir ismin bu süreci yaşaması ise projelerin onaylandığı ya da son sözün verilme yetkisinin olduğu, güç sahibi olunan alanlarda erkeklerin yer almaya devam edişinin bir başka göstergesi.

 

Andrea Arnold’un yaşadığı sıkıntılar ve sanatına yapılan baskıcı müdahaleler bizi sektörün gösterdiklerine olduğu kadar gizlediklerine de bakmaya zorunlu kılıyor. Dylan Farrow’un, babası Woody Allen’ın tacizine dair yazdığı mektuba ve yıllar içerisinde konuyla ilgili açığa çıkanlara rağmen Allen’ın istismarının sinema sektörü ve çoğu izleyicisi tarafından hala “emin olunamayan” ve artık bahsinin pek de geçmediği, sessizce sönümlendiği bir konuya dönüşmesi bunun bir örneği. Bir başkası ise, Polanski’nin aldığı ödüllere ve filminin vizyona girişine tepkiler gösterilmesine rağmen, “cezasını çekmiş” olduğu fikrinin yerleşerek, ona karşı toplu bir reaksiyonun yeterince verilemiyor oluşu. Tüm bu örnekler bizi sanatın ve eserin kutsallığı inancını sorgulamaya yeniden götürüyor. Çektikleri filmlerle sinema tarihinde önemli bir yer edinmiş bu büyük isimleri auteur yaklaşımı üzerinden konuşmak, tavır alma refleksini duraksatan birincil etkenlerden oluyor. “Tacizlerini konuşalım; ama yaptıkları iyi filmleri ne yapacağız?” ikiliğine düşerken öncelenen şeyin her defasında tacize, şiddete maruz kalanlar yerine filmlerin kendisi olduğu gerçeğini sorgulamıyor, istismarlarına rağmen tarihte adı “büyük” eserleriyle anılmaya devam edenin erkekler olduğu gerçeğinden hızlıca uzaklaşıyoruz. Oysa sinema da sanatın hiçbir dalı gibi yaşamdan daha önemli ya da kutsal değil.

 

Yaşamlarımızı derinden etkileyen, mesleğimizi icra etmemizi zorlaştıran, bazen imkansız kılan eril tahakküm biçimleri, sinema ve televizyon sektöründe bu yaşanmışlıkları konu edinen yapımlarla büyük izleyici kitlelerine ulaşıyor. Biyografik anlatım türünün benimsendiği yapımlar bu süreçleri takip ederek tacizin sinema ve televizyon sektöründe nasıl işlediğini, bu mekanizmaların nasıl çalıştığını gösterdi. Fox News kanalının ünlü sunucularından Gretchen Carlson’ın, kanalın yöneticisi Roger Ailes’e, yıllarca devam etmiş cinsel tacizi nedeniyle açtığı davaya odaklanan “Bombshell” filmi gibi kimi yapımlar meselesini derinlikli ve katmanlı şekilde anlatımına yediremeden yaşanmış bir olaya odaklansa da, bazı yapımlar da beklenmedik şekilde gücünü izleyicisine geçiriyor. 15 yıldır devam eden ve Amerika’nın en popüler sabah haberi programının sunucularından birinin cinsel istismar suçlamaları sebebiyle kovulmasının hikayesiyle başlayan 2019 yapımı “The Morning Show” dizisi, yer yer bocalayan oyunculuklara rağmen, sessiz kalma kültürünün yol açtığı tüm istismarları ve buna karşı mücadele edilmeye başlandığı anda oluşan değişimi etkileyici bir biçimde izleyicisine taşıyor. Senaryosu en başından beri tahmin edilebilir ilerleyen bu dizinin etkileyiciliği ise tacize karşı verilen mücadelenin kendisine yoğunlaşmasından ve o deneyimi aktarım biçiminden geliyor.

 

The Morning Show’dan bir kare.

 

“The Morning Show”daki kadınlar, konumundan faydalanan herkese televizyon aracılığıyla şöyle sesleniyorlar: “You don’t have the power anymore.” Artık öyle bir gücünüz yok! Dışarıdaki her Weinstein için sessiz kalmamayı seçen, sessiz kalınması gerekmeyen bir dünyayı ören ve onlarla mücadele eden kadınlar var. Bu yazıyı aylar önce yazmayı düşünürken “The Morning Show”daki kadınların patriyarkaya sesleniş biçiminden çok etkilenmiş, o sahneyi birden çok kez başa alıp izlemiştim. Yazının başlığını eskisi kadar güçlü değilsiniz koymaya karar verdiğimde, o gücün varlığını öğrenilmiş bir endişe ve refleksle tekrar hatırlayarak çelişkiye düşmüş, başka başlıklar üzerine düşünmeye başlamıştım. Şimdi çok daha iyi görüyorum ki, gerçekten, artık öyle bir gücünüz yok. Bir araya geldikçe güçlenen, konuşarak birbirine ilham veren kadınların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu ses de görmeyi ne kadar inkâr ederseniz edin bir şeyleri değiştirmeye devam ediyor. “O öyle şey yapmaz,” “hiçbir şey görmedim,” “genç bir değerdir, cancel etmem,” demek için tanıklık yapma sırasına girenler olduğu kadar, onlara yaptıklarını yılmadan hatırlatacak kadınlar da mutlaka orada olacak. Çünkü sistemin gücüne sırtınızı yaslayarak elde ettikleriniz karşısında, umutsuzluğa her kapıldığımızda hatırladığımız bir kalabalık ve o kalabalığın verdiği tahayyül edilemez bir cesaret ile ilham var. Aradığınız o güç artık eskisi kadar ulaşılabilir değil.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Neden Artık Gey Değilim
Batının Ahlakını Alsınlar
Stanford Kampüsünde Cinsel Saldırıya Uğrayan Kadının Yazdığı Muhteşem Mektup

Pin It on Pinterest