Başta kendime duyduğum öfkeyi aktardığım kitaplık, şimdi kaybı kırk defa, her defasında başka türlü hatırlatan bir labirentti.

SANAT

Annem ve Evdeki Kitaplık

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Annemi Kasım’da kaybettim. Sokağa çıkma yasaklarının tekrar getirildiği ilk hafta sonu, sokağa çıkmanın yasak olduğu cumartesiyi, sokağa çıkmanın yasak olduğu pazar gününe bağlayan gece, geride balkonda ortaya doğru çekilmiş kütük ve bir kopmuş çamaşır ipi bırakarak bilmediği bir yere gitti. Devam ettiğim terapide bunu bir anksiyete intiharı olarak adlandırdık. Yani annem evden çıkmak istemiş.

 

Annemin hayatının içinde, annemin insanlarının arasında sürüklenip kayıp gidenin içinde bir avuç şey tutmaya çalışıyorum. Yaptığım başlıca şey “toparlamaya çalışmak”: evi, annemin eşyalarını, başkalarını, zihnimi. Annemin eşyalarını henüz temsil edebildiğim alana çekemedim. Nesneler teker teker elimden geçmiş olsa bile onları nasıl anlatacağımı henüz bilmiyorum. Keskin acının bir araya getirdiği topluluktan da zamanla dışarı çıktım. Bir adım geride, temsil edebileceğim ve dolayısıyla devam edebileceğim zamanı bekliyorum (yani herhalde öyle).

 

Annemin dikiş odası olarak kullandığı odanın bir duvarında, bu eve taşındığımızda babamın benim için yaptırdığı bir kitaplık var. Üniversiteyle beraber evden çıktıktan sonra bu kitaplık eve gelme ve evden gitmelerimin etrafında döndüğü bir merkez noktası oldu. Benim etrafında döndüğüm, evde yaşayanların da bir şeyler bıraktığı bir zemin. Evin fiziksel olarak acı verdiği ilk zamanlardan sonra artık “toparlama” işi başladığında içimden gelen ilk şey bu kitaplığa duyduğum öfke oldu. Toparlama işinin bu kitaplığı çöpe atarak başlayabileceğinden emindim. Kitaplığı cezalandırarak kendime hak ettiğim cezayı da kesecektim büyük ihtimalle. Bir süre hiçbir eyleme geçmeden bu öfkeyi taşıdıktan sonra, bütün evi toparladıktan sonra hâlâ dokunmadığım tek yerdi aslında burası.

 

Benim olduğuna emindim sanırım. Halbuki elimi attıkça annemin bıraktığı izlerle karşılaşmaya başladım burada. Bu sefer toparlamak, bu izlerle karşılaşmamış gibi yapmak imkânsız hale geldi. Başta kendime duyduğum öfkeyi aktardığım kitaplık, şimdi kaybı kırk defa, her defasında başka türlü hatırlatan bir labirentti. Aşağıdaki, izlerle, buradaki beklenmedik ortak alanın da bir envanteri. Annemle yıllar boyunca nesneler üzerinden yaptığımız bir konuşma.

 

 

YAZSONU

 

Hangi yaz hatırlamıyorum, anneme yaz okuması bir kitap almak istemiştim. Adalet Ağaoğlu’nun Yazsonu kitabının kapağında annemin sevdiği gibi pembe çiçekler var. İç kapak da pamuk şekeri pembesi. Kitabı ben okumadım, konusu can sıkıcı, iç karartıcı bir şey mi diye gözden geçirip çok da fena olmadığına karar verince kitabı aldım. Annem daha önce depresif atak geçirdiği için kendimce onu dünyadaki mutsuzluklardan, can sıkıcı şeylerden uzak tutmaya çalışıyorum. Annem de can sıkıcı bir şey olduğunda hemen başka bir yöne yüzmeye çalışır gibi davranıyor. Ne ben dünyayla onun arasına bir paravan çekebiliyorum ne de o kayıplarını hatırlatacak şeylere, insanla ve yerlere bir mıknatıs gibi çekilmekten alabiliyor kendini. Ben annemi mutsuz eden dünyayı yerinden oynatmayı denemiş ve başaramamış biri olarak sürekli koştuğum bir boşlukta yutuluyorum. O ise trajedi kahramanları gibi sürekli kaderini tekrar ediyor. Kendime kendim, annem de annem olmadan, iki başka insana bakar gibi bakabilsem herhalde konuşmak gerektiğini fark ederdim. Annem ne’den kaçıyor ve ben onu içgüdüsel olarak ne’den korumaya çalışıyorum? Sadece benim bulabileceğim yanıtlarla, işin onun tarafıyla sonsuza kadar yanıtsız kalacak bir soru. Bir düğün davetiyesinin yazısız tarafının üstüne kumaş parçalarından kesip yapıştırdığımız kalplerle yaptığımız ayraçlardan biri var kitabın arasında. Aynı kapaktaki pembeden, alt alta bir dizi kalp. 102 ve 103. sayfalanın arasında duruyor.

 

“İşte, gökyüzü, yolunu aydınlatacak denli parlaktı yeniden.” s. 103

 

Kitap ayracının durduğu sayfayı açınca karşıma bu cümle çıkıyor.

 

 

 

 

HIDRELLEZ

 

Annemin Hıdrellez dileklerini yazdığı kâğıt, İngiliz edebiyatı okuduğum zamanlardan kalma İngilizce klasikleri dizdiğim üst rafta, iki kitabın arasına sıkıştırılmış duruyor. Hala orada. Ama herhalde rafı toplarken annemin asıl arasına koyduğu iki kitap hangisiydi onu karıştırdım. Sağlıktan sonra, annem, ilk, benim “istediğim gibi” doktora yaptığımı yazmış. Bu Hıdrellez kendimde dileme hakkı görmediğim için dileksiz geçti.

 

 

 

MARQUEZ

 

Lisans tezimi kadın yazarların büyülü gerçekçiliği nasıl kullandığı üzerine yazmıştım. Madem tez yazıyorum, paraya kıyıp önemli bir kaynağı, Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık‘ının İngilizce kopyasını kütüphanede avlamak yerine kendim için satın almayı hak ediyorum herhalde diye düşündüm. Böyle klasik kitaplar eğer bende varsa mutlaka bunun gibi satın alınma nedenleri vardır. Şimdi görünce kıskandığım bir titizlikle bulabildiğim temaları yazıp ilgili sayfalara kıvırıp yapıştırdığım şerit post-it’lerden birine, annem kendi ismini karalama deneyleriyle birlikte bir de “güven ha!!” yazmış. İki ünlemli. Kim güvenmeli? Neye? Yoksa ünlem işaretleri yazılanın tam tersine mi işaret ediyor alaycılıkla? Yoksa güvenilmez olan ben miyim? Çünkü ben de kendime güvenemeyeceğim konusunda pek çok nedenle kendimi ikna edebiliyorum.

 

 

 

USTAM VE BEN

 

Annem hastanede yatarken okusun diye bu kitabı teyzem hastaneye getirmişti. Hastanede yatarken ancak zihnini dışarıdaki bir yaratıcı uyarana verip vaktin daha çabuk, eldeki en acil tasadan zihni biraz uzaklaştırarak geçirmeye hevesli biri kitap okuyabilir. Bu lavanta kapaklı kitabın gelişine annem için de böyle olabileceğini düşünerek ben heyecanlanmıştım. (Pembe kapaklı kitaptan umduklarımla paralel) Aslında hastane odasına gelen her konu, her nesne ve her haber içerideki atmosferin hâkim olduğu iklimde yaşayanlar için gülünçleşir. Annem de bu yerleşik duygunun verdiği tavırla karşılamıştı kitabın gelişini. Hayatla ilgili şeyler, hastane odası köşesinin dar beyazlağına kısıp kalmışken düpedüz yersizdi bu kitap. Yaşadıklarına anlam verecek kadar tutarlı düşünce etkinlikleri sürdüremeyen ve suyun bitip bitmediği, yatağın yeterince rahat olup olmadığı, annemin biriyle görüşmek isteyip istemediği gibi en yakın fiziksel zorlukları bertaraf etmeye odaklanmış birkaç insan için kitap gülünçtü kesinlikle. Bütün bunları annem bir bakışıyla bana geçirebilmişti. Yine de önümüzdeki günlerde birkaç kez elinde gördüğümü hatırlıyorum. 212 ve 213. sayfalar arasında kitabın kapağına göre tasarlanmış kendi ayracı duruyor.

 

 

 

BURDA

 

Dergi poşetinden çıkarılmamış, fotoğrafı çekmek için ben çıkardım ilk kez. Bilmiyorum, belki de annem çıkarıp sayfalara bir göz atıp tekrar yerine koymuştur. Daha büyük ihtimal ertelemiş olması. Hem buraya kadar gelmiş ve depo edilmiş hem de hiç işlev görmemiş, geleceğe ertelenmiş bir arzu gibi duruyor.

 

Bu rüzgâr haritalarına benzeyen göstergeler kılavuzuna patron deniyor. Oradan üstüne başına giyecek bir şeyin nasıl çıktığı benim için muamma. Açtığımda patronu bile doğru yerlerden katlayarak eski haline getiremiyorum aslında. Aklıma annemin becereksizleri için söylediği “emsiz” sözü geldi.

 

Derginin bu sayısı yaz elbiselerine ayrılmış. Kendini derginin müjdelediği gibi gündelik, elegan, partide, iş yerinde, plajda, şehirde olduğu haliyle tasarlayabilmek, insanın kendini farklı modlarda bir öykü kahramanı gibi hayal edebilmek demek aslında, Barbie ya da Ayşegül gibi. Bana az bir emek gibi gelmiyor. Annemin bana elbise dikmek gibi bir fikri olduğunu düşünmek istiyorum ama bunu aslında konuşmadık.

 

 

 

ŞÜKÜR

 

Annemden sonra, anneme dair, başkalarından en sık duyduğum şey belki de bu. O kadar şükreden insan… Cümle bu kadar, kendiliğinden yarım. Ben şükür meselesinin ve cümlenin geri kalanının birbiriyle çelişkili olduğunu düşünmüyorum.

 

Kaldı ki annem hareket etmeye başlayan doğayı saklamak istemiş bile olabilir bu yazıyı saklayarak. Sözcüklerin anlattıkları şey olabileceklerini kendi kendime uyduracak halim yok.

 

Yazıdaki şunu annem bir teraryum gibi saklamak istemiştir: “Biber ağacına astığım yer fıstığını yiyen baştankaralar, taş yalaktan su içen keklikler, gürültücü kargalar ve saksağanlar için. Bahçemin gizli kovuklarında uyuyan yılanlar, kertenkeleler, kirpiler için. Ürkek üveyikler için. Dışarıyı içeri alan pencereler için. Beni sevenler için. Benim sevdiklerim için. Sessizlik için. Sabah doğan ve odama giren güneş için. Yorgunluk ve dinlenmek için.”

 

Annemin ismi şükreden kul anlamına geliyor.

 

 

 

ANNEM İÇİN

 

Yine bir kitap fuarından anneme aldığım bir kitap Selim İleri’nin Annem İçin‘i. Anı kitabı, anneli, üstelik kapakta iç açıcı mor çiçekler var. Mükemmel bir okuma önerisi diye düşünmüş olmalıyım.

 

Kargo gönderisinin fatura slipi çıktı. Göndericiye bakılırsa Miray o sırada Boğaziçi birinci kız yurdunda ikamet ediyor.

 

 

 

SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN

 

Sağlıklı Yaşam için Sağlıklı Beslen ve Hareket Et diye bir kitapçığın iç sayfası. Annem pazarda sattıklarından kazandığı parayı ve dönüşte pazardan aldıklarının hesabını yapmış. (Bu hesap her Çarşamba ve Pazar günü yapılır.) Yaptığın güzelim şeyleri yok pahasına satıyorsun diye tek söyleyen ben değilim. Cevabı, satılsın ki yeniden yapabileyim. Çorap bebeklerinin fiyatı aslında 3 değil 5 lira. Eğer bebekte bir çocuğun gözü kaldıysa ama annesi harcama yapmak istemiyorsa annem çocuğun gönlü olsun diye 5 lirayı hemen 3’e düşürüyor.

 

 

 

AKIŞI OLMAYAN SULAR

 

Bu kitap Pınar Kür’ün İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki emeklilik kutlamasından. Söyleşi sonrasında imza da almıştım. 58. ve 59. sayfalar arasında annemin örneklerinden birinin fotokopisi duruyor. Bu örneğin fotokopisini ben çekmiştim. Bir örnek olmaktan ziyade bir kitap ayracı olarak hayatına devam etmiş gibi görünüyor.

 

 

 

DUA ÇETELESİ

 

Eğer birinin önemli bir işi, gerçekleşmesini istediği bir dileği, sınava ya da mülakata girecek çocuğu varsa her şeyin yolunda gitmesi için cüz okunmak istenir, hedeflenen sayı kadar okuma dağıtılır ve bağışlanır. Annemin ölüm haberini yurt dışında, okuldayken aldım. Kendimi bir şekilde eve getirmek aradaki saat farkıyla ertesi gün demek oldu. Geldiğimde, annemin ailesi, ilk günkü şokun ardından ikinci günün akşamı okuma için toplanabilmişti. Salgın, sokağa çıkma yasağı, geniş toplantılarda kalabalık okumalar yapamamak demek oldu. O kadar çok okuma bağışlanmış ki hemen ilk gecede hatim indirmişler. Bana geldiğimde öyle söylemişlerdi. Helva kavurmak için Kapalıçarşı’ya gidip fıstık aldım. Alırken “Keşke başka bir sebeple alıyor olsaydım bu güzel fıstıklarınızı ama bu annemin helvası için” dedim. Bunun üzerine, fıstığı tartan satıcı birden ciddiyetle içeriye doğru yöneldi. Raftan bir defter çıkardı, annemin ismini sordu ve deftere not etti. Düzenli yaptıkları Cuma okumalarında annemin de anıldığından emin olacağını söyledi. Teşekkür ettim. Kitaplıkta bulduğum dua çetelesi bana bunları hatırlatıyor.

 

 

 

BİNBİR GECE MASALLARI

 

Binbir Gece Masalları‘nın ilk cildini kardeşime almıştım. Kardeşim o sırada liseye gidiyor olmalı. Öyle topluca bütün ciltleri alamam, bunu bitir, sonraki cildi de hemen alacağım demişimdir. Şimdi böyle hatırladığıma göre. Kitaplıkta sadece Cilt 1/1 var. Demek ki ya okunmadı ya da devamına dair bir talep oluşmadı. Annem ilk sayfaya benim adımı yazmış, buna göre kitap da artık benimdir.

 

 

 

PAGOS

 

Kadın kooperatifi üyelerinin katıldığı üretici kadınlar pazarı, bir süredir Kadifekale’de Pagos pazarı olarak düzenleniyor. Annem işleriyle bir sefer gitti. Satış yapıldığı zaman, diyelim ki çanta satıldı, bu kâğıt kesenin içinde verilecek. O gün pek de satış yapılamadı diye hatırlıyorum. Kâğıt keseler de kitaplıkta.

 

 

 

PARALAKS

 

2009’da Slavoj Zizek Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünün davetlisi olarak Boğaziçi’ne gelmiş, Albert Long Hall’da bir konuşmuştu. İmzalı Paralaks kitabı bu konuşmadan. Annem babamdan yemeği dolabı koymasını ve mutfak dolaplarını yerleştirmesini istemiş ilk sayfada.

 

 

 

ŞAKIRE’NİN YASİN-İ ŞERİFİ

 

Çocukluğumda okumalara “Güllü Yasin”le gidilirdi. Şimdi böyle kişiselleştirilmiş yasinler de var. Bu sanırım kuzenimin anneme hediyesi. Annemin sevdiği renkte. Bir şey yapıp hayır olarak dağıtalım dediğim zaman ikimizin aklından da pembe pamuk şeker geçmiş. Mezarlık ziyaretinden dönerken —arabayı kuzenim kullanıyor— ikimiz de aynı anda yola düşmüş bir pamuk şekerinin önümüze çıktığını gördük. O, sen de benim gördüğümü gördün mü, diye sordu. İnsanın çok da sağlam yere basamadığı bir aralık var yasta, tam nerede durduğunun belli olmadığı. Bu aralıkta insan işaret toplayıcısı oluyor.

 

 

 

TAŞA BASMA İZ OLUR

 

Annemin nota dosyası. Halk eğitim kurslarında Türk halk müziği korosuna gitmeye başlamıştı. Neredeyse bir sene çalıştıktan sonra yıl sonu konserlerini veremeden salgın girdi hayatımıza ve koro çalışmaları da yarıda kaldı. (Halbuki bu konser annemi sevindirirdi) Konserde koronun birörnek giyecekleri kıyafetin nasıl olacağını planladıklarından annemin bana bahsettiğini hatırlıyorum. Salgının ilk yazı, eve geldiğimde, annem evin dağınıklığında bu dosyayı arıyordu. Türküleri unutmamak için ara ara çalışacaktı ki duraksayan hayat akmaya başladığında o da prova için asgari düzeyde hazır olabilsin. Dosyayı bulduğum zaman hemen ilk baştaki türkünün sözlerini okuyunca çok kederli bir deneyim yankılandı içimde. Halbuki türküyü şimdi YouTube’da açıp dinledim ve fark ettim ki neşeli bir ezgiymiş.

 

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

“Bu Adamı Tanımıyorum, Ne Hissedeyim?”
Sinema Sektöründe Eşitliğin Ayak Sesleri
Sait Maden’in Muhteşem Kitap Kapakları

Pin It on Pinterest