Varoluşun belirsizliği, insanın sabit bir özne olmadığını, kiminle veya neyle karşı karşıya geldiğine bağlı olarak başka bir “şey” de olabileceğini kabul etmesi anlamına gelir.

MEYDAN

Totaliter Dayatma Karşısında Müphemlik Etiği

Son zamanlarda etik davranmak, davranmaya çalışmak ya da etiği hatırlatmak ya herkese bir ödevmiş gibi dayatılıyor ya da bir pembe götlülük belirtisi olarak yorumlanıyor. Özellikle sosyal medyada yapılan etik duruş önerilerine gelen itirazlara “duyar kasmak”, “neoliberal” ya da pejoratif anlamda “postmodern” suçlamaları da eşlik edebiliyor, verili kabulleri sorunsallaştıran herkes, dipsiz bir “woke”luk kuyusuna atılıyor. Örneğin, baskıdan etkilenenlerin altında toplandığı şemsiyenin bazı kişileri dışarıda bırakmış olduğuna dikkat çekmek, bencillik, şımarıklık hatta atomize olmuşluk olarak değerlendiriliyor. Ancak, bu varsayımın ta kendisi yeni izoleliklere, atomizeliğe sebep olmuyor mu aslında? Şemsiyenin dışında kalmış dertleri birer kimlik siyaseti olarak küçük gören bazı kolektiflik iddiaları da bu “yeni” sorunları dertten saymayarak kendisini “saf ve bütün” bir yerde idealize etmiş olmuyor mu?

 

Etiği böyle bir bütünlük ideali karşısında konumlandıran Simone de Beauvoir, Ethics of Ambiguity [Müphemlik Etiği] isimli kitabında bu kavramı müpheplikle birlikte düşünüyor ve en az iki alternatif arasından birini seçme özgürlüğü olarak kavramsallaştırıyor. Özgürlüğü de insana içkin, varoluşu önceleyen bir şey olarak görüyor. Ona göre seçim yapma özgürlüğü elinden alınmış hiçkimse etik olup/olmamaktan sorumlu tutulamaz. Güçsüzlük ve ezilmişlik karşısında etik kavramı başarısız olur, tıpkı kadir-i mutlaklık ve otorite karşısında olduğu gibi. Her iki durum da bir diğerinin negatifi olarak etiğe imkân vermez. Bir taraf hakkı olan özgürlüğü elinden alındığı için etik olamaz, diğer taraf kendisini özgürlüğün kaynağı, eksiksiz bir varlık olarak gördüğü için.

 

Seçim yapma özgürlüğünün olmadığı bir yerde etikten bahsetmenin de olanaksızlığını gördüğümüzde, Beauvoir’ın da bizzat altını çizdiği üzere, etiğin herkesten aynı anda, aynı şekilde talep edilecek standart bir şey olmadığını fark ederiz, zira etik ve özgürlük birbirine göbekten bağlı kavramlardır. Etik, kurumsallaşmış genel ahlaktan da böylece ayrılır. İnsanın bireysel özgürlüğüne ulaşması ancak diğer insanların da özgürlüklerini kazanması ile mümkün olduğundan etik olmak başkalarının özgürlüğü için de çalışmak demektir Beauvoir’a göre. Yani herkesin kayıtsız şartsız uyması gereken kendinden-etik diye bir şey söz konusu olamaz. Özgürlüğü elinden alınmış, bedeni kısıtlanmış, düşünmesi ve hareketi engellenmiş, ilerlemeyi norm sayan bir medeniyet tarafından bizzat geride bırakılmış ve bu geri kalmışlığıyla yargılananlarla öyle olmayanların etik bir aynılığı paylaşması bu yüzden mümkün değildir. 

 

Ancak müphemliği merkeze alan bir etik duruş, kişinin kendi içindeki çelişkileri, farklılıkları, iniş çıkışları görmesine yardımcı olur. Müphemliği kucaklamak demek hem toplumun hem de bireyin içindeki karmaşıklığı kucaklamak, bu karmaşıklıklara incelikle yaklaşmak demektir.

 

Beauvoir bu etik önerisini Batı uygarlığına içkin belirli insanları özne ve geri kalanları da nesne olarak atayan Kartezyen/aydınlanmacı geleneğe karşı yapıyor. Bu geleneğe göre, özneler kendi içlerinde rasyonelliğe göre hareket eden, dünyanın geri kalanını bir laboratuvar, analiz edilebilecek, incelenebilecek ve fethedebilecek şeyler olarak gören “tam” kişiler: Yani Avrupalı seçkin beyaz erkekler. Devlet, Yasa, STK’lar aracılığıyla kurumsallaşarak bugün bile dünyayı görme biçimlerimize egemen olduğunu kolayca iddia edebileceğimiz öznenin nesne üzerindeki bu doğallaştırılmış ayrıcalığı, sömürgecilik, kölelik, soykırım, kapitalizm, patriyarka ve diğer sistemik ve günlük baskı biçimleri dahil olmak üzere birçok tarihsel felaketin sebebi. Zira, birini diğerinden üstün tutan bu ikilik kaçınılmaz bir hiyerarşiyle geliyor: Özne aktiftir, eylemde bulunur ve karar verir; öte yandan, nesne pasiftir, ancak bir özne vasıtasıyla anlaşılabilir. Bu kural kadın-erkek ilişkilerinden patron-işçi hiyerarşilerine, doğayla ve bizden aşağı olduğunu düşündüğümüz diğer insanlarla ilişkilerimize kadar dünyanın halihazırdaki tasarısına dahil her şey için geçerlidir.

 

Bu, “güçlü/ayrıcalıklı olan kazanır” inanışının da arka planındaki koşuldur ve değişmesi için öncelikle bu koşulların değiştirilmesi gerekir. Bu da ancak şu ana kadarkinden farklı bir bakışla, devletin tanımlayıp uyguladığı “haklılık” ve evrensellik iddiasındaki ahlak kuralları yerine müphemliği önceleyerek, kendimize ve dünyaya yönelen aktif bir sorgulama haliyle mümkün olabilir. Tutarlı ve ideal bir insan inşa etmek adına muğlaklığın varoluşumuzdaki rolünü görmezden gelen, Batı düşüncesinin nihai özne olarak tanımladığı, hiçbir zaman bir nesne konumunu işgal etmeyecek kişi, Beauvoir için Tanrı benzeri bir figürdür. Bu konum etik düşünceye izin vermez çünkü Tanrı’dan etik beklemek olanaksız ve saçmadır. Kişi de Tanrı gibi bütün, eksiksiz bir varlıksa eğer, neden anlam inşa etmeye yani etik olmaya ihtiyaç duysun ki? 

 

Beauvoir bu nedenle, etiği özgürlüğe sıkı bir ilmekle bağlar ve bu bağ sayesinde de onu bireyci bir edim olmaktan kurtarır. Özgürlük kişinin istediğini yapma hakkı değildir; aksine, dikkatle ele alınması gereken çok hassas bir kavramdır – kişinin kendisine rehberlik edecek bir sorumluluk ile birlikte gelir. Eğer (özgür) insan anlamla ve onun uğruna yaşıyorsa, bu anlamı nasıl kuracağı son derece etik bir meseledir. Ya özgürlüğünü total bir özne olarak başkaları üzerinde baskı kurmak için kullanır ya da etik olmayı seçerek özgürlüğün getirdiği sorumlulukla diğerlerinin özgürlüğü için çabalayarak. Beauvoir için özgür olmak müphem olmak demektir ve etiği mümkün kılan da bu eksik oluştur. İnsanlar olarak bize içkin bu belirsizlikten kaçamayız. Onu, baskıcı ideolojilerin yaptığı gibi evcilleştirmeye çalışabiliriz ya da tam ve eksiksiz varlıklar olmadığımız halde tam, eksiksiz ve tek kimlikli varlıklarmışız gibi davranabiliriz. Ancak, etik bir hayat yaşamak insanın kendinden menkul bir şey olmadığını fark ve kabul etmeyi gerektirir.

 

Varoluşun belirsizliği, insanın sabit bir özne olmadığını, kiminle veya neyle karşı karşıya geldiğine bağlı olarak başka bir “şey” de olabileceğini kabul etmesi anlamına gelir. Kimliklerini, ünvanlarını, sıfatlarını yerine göre askıya alabilmeyi, hiçbirinin taşlaşmasına izin vermemeyi yani.

 

Kaynak:

De Beauvoir, S. (1948). The Ethics of Ambiguity. Philosophical Library/Open Road.

 

Kapak görseli: Hannah Höch, Um einen roten Mund [Kırmızı Bir Ağzın Çevresinde, detay], 1967 dolayları. 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YEğlenmenin etiği, ya da eğlenceyi buldun da etiğini mi arıyorsun?
Eğlenmenin etiği, ya da eğlenceyi buldun da etiğini mi arıyorsun?

Biz gecelere de talibiz ve gece kulüpleri de politik yerlerdir. Öyleyse, etik bir gece hayatı ve eğlence anlayışı, son derece haklı bir talep değildir de nedir? 

SANAT

Y“Hepsi ibnelikten”
“Hepsi ibnelikten”

Lubunyalık, İstanbul, sınıf, yaş ve statü gibi dinamiklerin birbirleriyle çarpışıp durduğu romanı Deniz Ne Kadar Güzel’de şatafatlı, dokunaklı ve sürükleyici bir polisiyeye imza atan yazar Yiğit Karaahmet ile bol spoiler’lı bir sohbet.

MEYDAN

YBeyoğlu’nun Çilesi
Beyoğlu’nun Çilesi

Beyoğlu kent hakkı için mücadele edilmesi gereken bir ortak alan değil, sahip olunacak, “geri kazanılacak” bir ganimet adeta. Bitmek bilmeyen bir ideolojik savaşın ortasında sürekli oradan oraya savrulan bir pinpon topu.

SANAT

YKayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine
Kayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine

Fraser bu albümde, dünyanın anlam rezervine sığmayan hikâyeler mırıldanır. Onu belirli bir şekilde görmeye/duymaya kararlı olanları, kurallarını sadece kendisinin bildiği bir bulmaca-dil vasıtasıyla troller.

Bir de bunlar var

Hasta Kadın Teorisi
Aslı Erdoğan, Türksplaining ve Kifayetli Kelime Arayışları…
Yerli Malı Yurdum Haritası

Pin It on Pinterest