Köşede oturanlara tepkiliyiz, çünkü kaçımız, sokakta kaç kadın, trans ya da eşcinsel bir erkek şiddete uğrarken kimselerin gelmediğine, sessizce köşeden izlediğine, kafasını çevirdiğine, bazen zincirleme trafik kazası ya da hafriyat makinesi izler gibi seyre daldığına defalarca tanıklık ettik.

MEYDAN

Biz o kadını tanıyoruz, tıpkı o bıçağı tanıdığımız gibi

 

Dün videoyu izlediğimden beri hep aynı şey kafamda dönüyor: Biz o kadını tanıyoruz, ama biz o bıçağı ve onun sebep olabileceklerini çok daha iyi tanıyoruz.

 

Biliyorsunuz, çünkü yeri geliyor 29 cm uzunluğundaki ekmek bıçaklarıyla, yeri geliyor baltalarla, yeri geliyor samuray kılıçlarıyla öldürülebiliyoruz. Bunu yazdığımıza ve okuduğumuza göre hala öldürülmüş değiliz ama her an öldürülmeyeceğimizin garantisinin de olmadığını daha iyi biliyoruz. Tanıdık olmayan fail erkeklerin de kadınları, daha kolay hedef oldukları için hırpaladıklarını ya da öldürdüklerini okuyoruz. Tıpkı tanıdığımız failler gibi.

 

Metroda, evde, okulda, işte, sokakta, plazada, pazarda, arabada, uçurumun kenarında, denizin ortasında, dağın başında, ıssızda ve herkesin ortasında, herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde ve herhangi bir biçimde öldürülebileceğimizin bilinciyle yaşıyoruz.

 

O soğukkanlılığı, birilerinin seyredişini, olaylara müdahale etmeye çalışanların bıçak çıktıktan sonra çil yavrusu gibi dağıldığını, nasıl yapayalnız kaldığımızı, birileri müdahale etse bile birkaç saniye sonra iyiden yapayalnız kalacağımızı, o bıçağı savurmak için kafamızdan saniyeler içinde neler geçirdiğimizi, bir sonraki adımı, donup kalmayı, adım atmadan duramamayı, her an öldürülebileceğimizi, her an yaralanabileceğimizi ve her an şans eseri hayatta kalabileceğimizi çok iyi biliyor, çok iyi tanıyoruz.

 

Peki aklımızdan zorumuz mu var, biz bütün bunları niye biliyoruz?

 

Dün, bıçaklı bir erkeğin metro içinde küfürlerle bıçak salladığı kadını her an öldürmek üzere olabileceği bir video izledik. İzlediğimiz görüntüde, küfürlerle, bıçakla iki kadının üzerine yürüyen erkeği ve o kadınların birbirini bir şekilde korumaya çalıştığını, o tedirginliğin ve o bilincin bir sonucu olarak “bıçağı bırakır mısın?” diye soğukkanlılıkla şiddeti savurmaya çalıştığını gördük. Etrafta, çoğunluğu erkek, bir vagon dolusu izleyen de cabasıydı. İzlediklerimiz, çok iyi bildiğimiz yerden geldi.

 

Kadınları yine kadınların koruduğunu, o bıçağın nelere sebep olabileceğini, o bıçak çekilirken erkeklerin ve etraftaki herkesin tam da bu şekilde nasıl izlediğini yazan kadınlara cis-hetero erkeklerin verdikleri cevap genel de şu oldu: “Müdahale edersem bıçağı yerim, korkmayalım mı yani? Kadir Şeker’in başına gelenler malum…….” diye yazıyor.

 

Kadir’e ve davasına erkeklerin kitlesel olarak dayanışma gösterip sahip çıktığına tanıklık ettiniz mi? Bilakis, Kadir’le kitlesel olarak dayanışma gösteren, adalet için mücadele eden, sesinin yayılmasına çabalayan yine kadın hareketi oldu.

 

Kırıla kırıla atom parçalarına ayrılan kırılgan erkeklik

 

Hülasa, tartışma da tam buradan çıktı. Videoyu izledikten sonra tek bir kadın ve tek bir lubunyanın dahi etkilenmeden geçtiğini sanmıyorum. Anlattıklarımız bizim hikâyemizse, izlediklerimiz de bizim hikâyemizdi çünkü. Ama biz çok iyi bildiğimiz, hayatımızın koca kara parçası olan gerçeği yazdığımız için bir anda kırılgan erkeklik devreye girdi ve kırıla kırıla atom parçalarına ayrıldı.

 

Cis-hetero erkekler sanıyor ki, müdahale ederse o bıçağı kendisi yiyeceği bir tek onların aklına geliyor, korku bir tek onların içine doluyor. Öyleeee tepkiler gösteriyorlar ki, sanki kadınlar erkeklerden medet umuyor, bir kahraman gibi önlerine atılsın, korkusuzca erkekliklerini göstersin, bıçağı yesin, siper olsun ve ölsün istiyorlar. Sanıyorlar ki bütün bunları yazan kadınlar erkeklere, “Bıçak gördünüz mü önüne atlayın” diyor. Oysa ahkâm kesmeden önce bu koca gerçeği bilsinler, görsünler, tanısınlar istiyoruz.

 

Bugün kadının yayınlanan röportajıyla olayın; saldırganın metroda maskesi burnunu kapatmayan bir kadına sözlü saldırısıyla başladığını, söz konusu kadının ise araya girdiğini ve karışamayacağını söyleyerek müdahale ettiğini, erkeğin bu nedenle iki kadına sinirlendiğini, insanların araya girdiğini, bıçak çıktıktan sonra herkesin korkuyla sindiğini, megafonda güvenliğe seslenmelerine rağmen gelmediğini, ancak kapılar kapanıp saldırgan gittikten sonra güvenliğin geldiğini, kadının ve annesinin birbirlerinin önüne geçtiğini, çok korktuklarını ama müdahale edemeden duramadıklarını, şans eseri hayatta kaldıklarını öğrendik. Yani söz konusu erkeğin, metro içinde toplamda üç kadını önce sözle, sonra fiziken, sonra da bıçakla doğrudan hedef aldığını öğrenmiş olduk.

 

Peki ne değişti? Hiçbir şey.

 

Peki ne değişmedi? Bildiklerimizin gerçekliği.

 

Biz o şiddetin ciğerini biliyoruz

 

Cis-hetero erkeklerin anlamadıkları şey şu: Kadınlar, o bıçağın kendine gelebileceği ihtimalini göze alarak kadınları korumaya çalışıyor. O bıçağın ilk hedefi, en kolay hedefi ya da son hedefi hep kadınların, lubunyaların oluyor. Delirdiklerinden ya da korkusuz olduklarından değil, kimi neyden ve neden koruyacağını, nasıl bir cümleyle, nasıl bir hareketle bıçağı yememe ihtimalini artıracağını iyi bildiklerinden hareket ediyorlar.

 

Kadındaki o soğukkanlılığı da çok iyi tanıyoruz. O bizim kadınlık deneyimimiz, o şiddetten hayatta kalanların geliştirdiği pratik, hayatta kalma güdümüz, travmalarımız, şiddet dolu geçmişin ve bugünün karşısındaki refleksimiz, psikolojik sağlamlığımız, korkumuz, tedirginliğimiz, cesaretimiz, yaşamak isteğimiz, bir başınalığımız, direngenliğimiz. O bizim bizzat hayatımız!

 

Çünkü, içine doğduğumuz sistem, aileler, evler, sokaklar erkek şiddetini ileklerimize kadar ezberletti bize. Biz o şiddeti daha ses tonundan, bıçağı tutuş şeklinden, yüzünün halinden, mimiklerinde, kollarını savuruş şeklinden tanıyoruz. Babalarımızdan, abilerimizden, partnerlerimizden, kocalarımızdan yediğimiz dayaklardan, annelerimize bıçak doğrulurken babalarımızı sakinleştirmeye çalışmalarımızdan biliyoruz. Şans eseri doğrudan şiddet görmeyenlerimiz bile büyükannelerimizden gelen sözlü bellekle fail dedelerimiz, babalarımızdan miras şiddetin içine doğuyoruz. Biz o şiddetin ciğerini biliyoruz.

 

“Bıçağı biz mi yiyelim, korkmayayım” diyen ya da erkeğin erkeğe müdahalesinin daha korkunç sonuçlarına sebep olacağını düşünen cis-hetero erkeklerin yine anlayamadığı şey şu, biz erkek şiddetini o kadar çok iyi tanıyoruz ki, hangisinin karşısına direkt atlayacağımızı, hangisinin karşısında hangi sözleri söyleyeceğimizi saniyeler içinde bile akıl edebiliyoruz. Bu refleks maruz kaldığımız şiddet pratiklerimizden geliyor.

 

Şiddeti durdurmanın ya da savurmanın bizlerin pratiğinde bazen çeşitli yolları olabiliyor. O kadının yaptığı gibi, bazen soğukkanlıca “Bıçağı bırakır mısın?” demek bile hayat kurtarabiliyor. Başka birinin polis taklidi yapması, bir siren sesi, etraftan yardım istemek ya da kalabalıklar halinde tepki göstermek, arkadan birilerine işaret etmek gibi sayısız yollar olabilir. Yoksa siz sanıyor musunuz ki o kadın korkmuyordu. Aksine o sözler ağzından çıkarken, aklından hep her an öldürülebileceği korkusu geçiyordu.

 

Tahammülümüz kalmamıştır, peki neden?

 

Köşede oturanlara tepkiliyiz, çünkü kaçımız, sokakta kaç kadın, trans ya da eşcinsel bir erkek şiddete uğrarken kimselerin gelmediğine, sessizce köşeden izlediğine, kafasını çevirdiğine, bazen zincirleme trafik kazası ya da hafriyat makinesi izler gibi seyre daldığına defalarca tanıklık ettik. Kaçımız, bütün bu sessizliğin arasında bazen elimizde kalemle, bazen kolundan tutarak, bazen sadece yanında durarak şiddeti durdurmaya, gördüğümüz yerde yalnız bırakmamaya çalıştık.

 

Komşuların, “Biz karışmayalım” diye sessiz kalışlarını, “Kötü olmayalım” diye faillerle yaptıkları işbirliklerini, trans kadınlar, eşcinsel erkekler sokaklarda taciz edilirken çevredeki cis-hetero erkeklerin iştahla izlediğini, esnafın olay bittikten sonra tepemize dikilişlerini, o çekilen perdeleri, kapanan kapıları, susan dilleri, dağıtılan yargıları kaç kez gördük.

 

İstediği saatte, istediği yerde, istediği sokakta hayatından ya da bedenine gelecek herhangi bir saldırıdan tehlike duymadan bulunabilen o cis-hetero erkeklerin, hayatı boyunca taciz, tecavüz ve öldürülme korkusuyla tek bir günü geçmemiş bizlere ahkâm kesmesine tahammülümüz yok. İşte bu yüzden geceleri de meydanları da sokakları da sizden almak için mücadele ediyoruz.

 

Evet, feminist, kadın ve LGBTİ+ hareketinin attığı sloganların tarihsel gerçeği var. “Asla yalnız yürümeyeceksin” dememizin sebebi de o bıçağın ilk hedefi ya da son hedefiyken ne kadar yalnız bırakıldığımızı bildiğimiz deneyimlerimizden geliyor. “Güvende değiliz” dediğimizde bizi güvende hissettiren tek şey, hayatta kalanlar olarak birbirimizi öyle ya da böyle, bir şekilde yalnız bırakmayacağımız. Biliyoruz ki, dayanışmamız yaşatır.

 

Siz bizi neyle ikna etmeye çalışıyorsunuz; ölüm korkusuyla mı, hayatta kalma refleksiyle, hedef olmakla mı? Siz bize neyi anlatıyorsunuz; dayanışmayı mı, mücadeleyi mi, yalnız kalmayı ya da kalabalık olmayı mı? Biz o öznenin tâ kendisiyiz.

 

 

Fotoğraf: Dilara Açıkgöz / csgorselarsiv.org

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YDönüp Kendine Bakmak: Hormonlu Domates Ödülleri, Dışlananlar ve İncinenler
Dönüp Kendine Bakmak: Hormonlu Domates Ödülleri, Dışlananlar ve İncinenler

Trans varoluşu, yalnızca belirli gün ve haftalarda ya da bir trans katledildiğinde anılıp bunun dışında “gettosu”na itilecek bir mesele değil.

Bir de bunlar var

İnternet sansürüne çalım atmak (mini mini kılavuz)
“Benim Sonsuz Nostalji İçin Harcayacak Vaktim Yok”: Kadın Savaş Muhabirlerinden Hayat Dersleri
Florasan adaleti, cezaevi kapıları, Turhan Abi’nin kitapları

Pin It on Pinterest