Trans varoluşu, yalnızca belirli gün ve haftalarda ya da bir trans katledildiğinde anılıp bunun dışında “gettosu”na itilecek bir mesele değil.

MEYDAN

Dönüp Kendine Bakmak: Hormonlu Domates Ödülleri, Dışlananlar ve İncinenler

Hormonlu Domates LGBTİ+fobi Ödülleri 16 yıldır, İstanbul LGBTİ Onur Haftası Komitesi’nin; kamusal alanda LGBTİ+lara ayrımcılık ve nefret söylemi üreten, yaptırımda bulunan, LGBTİ+ var oluşunu hedef alan kişi ve kurumlara Onur Haftası kapsamında verdiği bir ödül. Bu adaylıklar da üç beş kişinin seçimiyle değil, kamuoyunun oylamasıyla, katılımcı yollarla belirleniyor. Ödülün haberi, her yıl Kaos GL’den Evrensel’e, BirGün’den Akit’e kadar hemen her medya organında çıkar, Twitter’da yaygınlaştırıldığının aksine bu yarışma Kaos GL’nin düzenlediği bir yarışma değil. Yarışmada, kurumlardan eğitime, siyasetten tıbba, sivil toplumdan medyaya kadar pek çok kategori var. 16 yılda, örneğin Barbaros Şansal’dan bugün muhalif olarak anılan medya kuruluşlarına kadar homofobik ve transfobik söylem üreten LGBTİ+ kişi ya da oluşumlara verildiği de oldu ya da bu isimler oylamaya konuldu. Bu seneki oylamada da Gmag ve Gzone’nun yer alması boşuna değil.

 

Transların trans, eşcinsellerin eşcinsel olduğu için öldürüldüğü ya da ailede, okulda, çalışma hayatında, yaşadıkları ilişkilerde ayrımcılığa ve nefrete uğradığı için intihara sürüklendiği, hattâ en nihayetinde pandeminin bile sebebi ve hedefi haline getirildiği koskoca bir gerçek varken, feminist olsun olmasın, bu dünya ve gerçekler içinde yaşayan transların beyanlarını reddeden, potansiyel saldırgan muamelesi yapan, feminist ve kadın düşmanı imalarıyla transları ‘özgür düşünce’ye karşıymış gibi gösteren manipülatif, hatalı ve nefret içeren söylem ve temsillerinden ötürü bu isimlerin ödüllerde adının yer alması hiç de şaşırtıcı değil…

 

Bu yarışmanın, LGBTİ+ hareketinin yıllardır, hetero-patriarka tarafından birlikte hedef alındığı ve bu nedenle yıllardır yan yana, omuz omuza, bazen uzaktan bazen yakından mücadele ettiği feministleri hususi olarak oylamaya aldığı yahut hedef gösterdiği yok. Misal Jehan Barbur meselesi. İsmail Küçükkaya’dan şiddet gördüğünü söyleyen Eda Demirci’ye, neden ancak boşandıktan sonra konuştuğunu soran, kadının açıklamalarını “süklüm püklüm” bularak aşağılayan, şiddet anlatısını dedikodu olarak gören Jehan Barbur’a, feministler ve birçok kadın tepki gösterdi. Transfobi Özel Ödülü’ndeki birkaç isim ise ürettikleri transfobik söylemleri ısrarla sürdürmeleri, geri adım atmamaları, transları ve trans hareketini hedef göstermeleri nedeniyle aday gösterildi. 

 

Kadınları sırf kadın oldukları için sevdiğimizden mücadele etmiyoruz. Kadınlar, patriyarkanın her kurumu ve temsilcisi tarafından, kadın olmaktan dolayı ezildiği ve yok sayıldığı için mücadele ediyoruz. Hormonlu Domates Ödülleri’nde eğitimde, siyasette, medyada LGBTİ+ları hedef alan isimler gibi, oylamaya sunulan bazı feminist isimlerin de geçen yıldan beri trans var oluşunu hedef aldığını niçin atlıyoruz?

 

Trans aşağılayıcı söylemler size incitici gelmiyor mu?

 

Oylamada katılmadığım yerler var. Mesela Hale Akay’a, “‘Tebrikler TERF’siniz!: Cinsiyet kimliği aktivizmi’ isimli yazısı ve twitterdan eksik etmediği söylemleri” gibi bir cümle kurulması bana göre yersiz olmuş. Aksine, Hale Akay’ın bir transa, “O kelleni kes de çöpe at” dediği cümle hatırlatılmalıydı, bunu Yıldız Tar’a söylemişti. Ya da Yasemin Varlık’ın, “Trans bir erkeği erkekler hamamına atın da bakın noluyor:))” minvalindeki tecavüz göndermesi yapan ve bu göndermenin sonunu gülücükleriyle noktalayan tecavüz imâsı hatırlatılmalıydı. Öznur Karakaş’ın ısrarla trans çocuklar başta olmak üzere LGBTİ+ çocukların var oluşu üzerinden tahakküm kuran konuşmaları ya da transların kadın sünnetini onayladığına dair alenen yalan olan içeriklerle transları hedef tahtasına koyma gayesi güden tartışmaları hatırlatılabilirdi. Zeynep Direk’in, “Ne de olsa erkek gibi yaşamanın ayrıcalıklarını yaşamışlar. Erkekliği kadın olmak için reddetmişler ama aslında erkeklikle barışıklar” dediği korkunç sözleri hatırlatılmalıydı. 

 

Kişisel husumet ve tartışmalarda, kullandığınız dilin politik sorumluluğu elbette size ait. Kimle tartışırsanız tartışın mesela bu cümlelerin, transların bedenini iğdiş edenlerin kurduğu cümlelerle politik olarak benzer olduğunun sizin sorumluluğunuzda olması gibi.

 

Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi de kapsayan İstanbul Sözleşmesi, kadın örgütlerinin kadına yönelik şiddet davalarına, suçtan doğrudan ya da dolaylı yoldan zarar gördüğü için müdahil olmasını söyler. İstanbul Sözleşmesi’ne göre, bir kadın şiddete maruz kaldığında, tüm kadınlar ve kadın örgütleri bu şiddetten dolaylı ya da doğrudan zarar görür. Mesela bu örnekten yola çıkınca, bir feminist olarak ürettiğimiz nefret söyleminin de birçok transı doğrudan ya da dolaylı olarak zarara uğrattığını, bu söylemlerimizin nefret suçu oluşturduğunu bilmeliyiz, değil mi?

 

Zeynep Direk, feministlerin bu oylamada yer almasını feministlerin hedef gösterilmesi olarak görmüş ve incitici bulmuş. Yanlışı var, feministlerin oylamaya alındığı ve feminist hareketin bu oylamayla hedef gösterildiği yok. Sadece yarışmada yer alan isimlerin ürettiklerine karşılık bir oylama var. Bunu söylerken, neden o oylamada yer aldığınız üzerine de düşündünüz mü? Peki, iki yıldır translara hakaret eden, var oluşlarına kromozom ve biyolojik cinsiyet üzerinden saldıran, genital bekçiliği yapan, trans erkekler ve trans kadınların beyanlarıyla alenen dalga geçen, bedenlerini, görüntülerini aşağılayan, akıl veren tavırlar size incitici gelmedi mi hiç? Örneğin trans kadınların, ‘erkeklik ayrıcalığı’ yaşadığı ve ‘erkeklikleriyle’ barışık olduğu sözleri ya da akademik konumun ‘bilgi üretme’ adı altında özneyi yok sayarak trans var oluşuna hakaret etmek için kullanılması bir feminist olarak size tanıdık gelmiyor mu?

 

“Kromozoma, biyolojik cinsiyete göre kadın veya erkeksin, beyansa ben de kendime masa diyeyim” gibi söylemlerin, yazıların, akademik içeriklerin, pek çok transı incittiği, yok saydığı, üstelik feminist isimlerden gelen söylemlerin daha yıkıcı olduğu, güvenli alan ve ilişkilerinin zedelendiği, iyice yalnızlaştırdığı, dışlayıcı ve zorba olduğu gerçeği incitici gelmiyor mu?

 

Bunlar konuşulduğu kadar transların maruz kaldığı nefret suçları ve ayrımcılığı, örneğin niçin akademide yer alamadıklarını, niçin öğretmen olamadıklarını, niçin kolay kolay iş bulamadıklarını, neden ve nasıl öldürüldüklerini, sokakta yürürken neden sesi, görüntüsü nedeniyle Kabahatler Kanunu’ndan ceza kesildiğini, neden sağlık haklarına erişemediklerini, neden barınma haklarının elinden alındığını dert eden tartışmalara girilmedi. Bunları neden tartışmıyoruz?

 

 

 

Trans aşağılayıcı yazıların sorumluluğu kime ait?

 

Oylamadaki isimlerin, halihazırda kamusal alanda yazdıkları trans dışlayıcı yazılar, ürettikleri transfobik söylemler nedeniyle listede olduğu bir gerçek. Kendi yazısının ve söyleminin sorumluluğunu alanın da hedef gösterildiğini düşünmek abes. Hedef alınan birileri varsa, iki yıldır sistematik olarak var oluşları aşağılanan translardır.

 

Transfeminist harekete, transfeminist aktivistlere eleştiri getirilmeyecek diye bir şey yok. Elbette eleştirebilir, tartışabiliriz; size ya da kadınlara hakaret edenleri eleştirdiğiniz gibi. Peki ya biz feministler ve feminist hareket, Kürt kadınları, mülteci kadınları, taşradaki kadınları ezen politikaları eleştirmek ve buna karşı mücadele etmekle sorumlu olduğumuz gibi, LGBTİ+ çocukları ve yetişkinleri ezen, nesneleştiren, fobi üreten söylem ve politikaları da eleştirmekle sorumlu değil miyiz?

 

Bu tartışmaların yeri sosyal medya mı; hareketlerin artık mekânsal olarak dahi bir araya gelemediği, birlikte üretmenin, tartışmanın imkânlarının giderek elimizden alındığı ya da zorlaştığı, harekete geçmekten ziyade kazanılmış hakları koruma refleksi gösterdiğimiz böylesi zamanlarda tartışma yerimiz bittabi sosyal medya da olabilir. Bir araya gelemiyoruz, hattâ bazılarımız bir araya gelmek dahi istemiyoruz. Bu durumda, yazılarımız, makalelerimiz ve tweetlerimiz de pek tabii tartışma alanı oluşturuyor. Üstelik, oylamada adı geçen isimlerin dışlandıkları, kendilerine ve sözlerine yer bulamadıkları yahut ölüm tehdidiyle karşı karşıya geldikleri yok. Aksine, esas nefret söylemi üreterek hedef haline getirdikleri transların yok sayılma, sözüne yer verilmeme, görmezden gelinme ve ölüm tehdidiyle yaşadıkları bir gerçek var. 

 

Ama zaten örneğin, tahayyül edilenin aksine artık yalnızca ‘gettolarda yaşamayan’ trans gençler, ‘üstün olanın makul gördüğü üslup sınırı’nda bile eleştiri getirdiğinde, öznenin eleştirisi ve ezilenin haklı öfkesine her seferinde aşağılayıcı ve susturucu tahakkümlerle karşılık verilmedi mi? Bunları neden görmezden geliyoruz?

 

Yıllar önce Gani Met’le yaptığımız bir söyleşide, trans kadınların tüm kadın cinayetlerinde olduğu gibi, kadın olması sebebiyle öldürüldüğünü anlatırken, genitalleri hedef alınarak öldürülmelerinin de bir mesaj verdiğini söylemişti. Hande Kader, beyanını hiçe sayan, onu “biyolojik kadın” olarak görmeyen ama “kadın gibi davrandığı” için tahammül edemeyen, trans varoluşun yok edilmesini düşünen zihniyetin failleri tarafından katledildi.

 

Mesela trans kadınları, bir ‘ciskadın’ olarak anlamak, yaşadığımız hetero-patriarkal sistemde kadın olmanın müşterek mücadelesini vermek yerine, hâlâ biyoloji, kromozom ve genital tartışarak aksini ispat etmek için iki yıldır mücadele edenler, yaptıklarının sorumluluğunu neden almıyor da listede olmaktan öfke duyuyor?

 

Diyanet’in söylemlerinin toplumda kin ve nefrete sebep olabileceğini, bunun LGBTİ+’lara nefret suçları olarak dönebileceğini bilenler, bir feminist olarak transfobik söylem ve hareketlerinin, kendilerini takip eden, yol arkadaşlığı yapanları etkileyebileceğini ve nefret söylemlerinin yaygınlaşmasına ya da olağanlaşmasına neden olabileceğini niçin düşünmüyor?

 

“Size bu yetkiyi vermiyorum, bana saygı duyacaksınız”

 

Translar, 90’lardaki gibi gettolarda yaşamak zorunda kalmıyor artık, her alanda varlıklarını gösteriyorlar. Hattâ sokakta seks işçiliği yaptığı için bu tartışmalardan ‘sınıfsal olarak’ bihaber olduğunu düşündüğünüz translar da bu tartışmaların içinde bizatihi özne olarak yer aldı, eleştirilerini, öfkelerini dile getirdi, getiriyor. Tıpkı beyaz batılı kadına, “Biz varız, buradayız. Kadın olmanın müşterek dertlerinin yanında Kürt kadın olmanın mücadelesini veriyoruz” diyen Kürt kadınlar gibi.

 

13 yıldır medyada feminist bir mücadele veriyorum, yüzlerce kadın cinayeti, trans cinayeti, cinsel istismar, cinsel saldırı dava dosyası yazdım, takip ettim, onlarca hikâyeyi bizzat öznenin kendisiyle görüşerek haber yaptım, feminist, LGBTİ+ ve Kürt hareketinden kurumlar ve yayınlarda çalıştım, çalışıyorum. Deneyimlerim ve mücadele pratiğim bana bunları düşündürüyor. Zaten feminizm de bize özneyi nesneleştirmemeyi, öznenin deneyimini esas almayı, tecrübe etmediğimiz bilmediğiniz deneyimleri dinlemeyi, üstencil ve hiyerarşik olmadan kavramayı, dayanışmayı, öğrenmeyi, deneyimleri yok saydığımız yerlerde özür dilemeyi, şapkayı önümüze koymayı öğretmedi mi?

 

Pınar Selek’in yıllarca translarla yan yana yaşayarak hayatlarını, deneyimlerini ‘içeriden’ izlemesi, öznenin yanında özneleşmeden ama özneyi de nesneleştirmeden var olmaya çalışması, akademide lubunyalar üzerine araştırma oluşturması, polisin-devletin-toplumun işkencesini akademide ve feminist harekette ifşa etmesi ve tüm bunları yaparak hiyerarşiyi karşısına alması bir feminist olarak çok kıymetliydi. Çünkü kendinde deneyimlemediğin başka bir deneyimi, akıl veren, üstencil bir dil ve tavırla yaklaşarak değil, içinden bakmaya ve kavramaya çalıştığın bir ilişkiyle anlayabilirsin, ki Pınar Selek de böyle söylüyor: “Çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanıyarak kendine bakmış oluyor.”

 

Trans varoluşu, yalnızca belirli gün ve haftalarda ya da bir trans katledildiğinde anılıp bunun dışında “gettosu”na itilecek bir mesele değil. Asıl utanç verici mesele, transfobik söylemlerle transları düşmanlaştırmak, suçlamak, yok saymak, töhmet altında bırakmak, hedef haline getirmek ve bunu ortada entelektüel bir tartışma varmışçasına yaygınlaştırmak. İncitilen, yok sayılan, dışlanan, suçlanan, hakları görmezden gelinen, her seferinde var oluşları özne olmayanlar tarafından tartışmaya açılan transların, bir özne olarak öfkelenmesi, ses çıkarması, translardan daha ayrıcalık sahibi olduğumuz konumlarımızı rahatsız ediyorsa, buyurun, hepimizi rahatsız etsin.

 

***

 

Sözü Dominique Jackson’a veriyor, HRC Yemeği’ndeki konuşmasıyla yazıyı sonlandırıyorum:

 

“Bugün bu odada bulunabilen her birinizin bir çeşit ayrıcalığı var, her birinizin bildiği bir yaşama şekli var. Bense, ötekileştirilmiş bir kadınım. Karayip kökenli bir kadınım. Cinsiyet değişimini deneyimlemiş bir kadınım. Ben bir kadınım. Ancak bazılarınız bunu görmüyor. Kız ve erkek kardeşlerimin canları yanıyor. Bizler öldürülüyoruz. (…)

 

Bir başkasına ‘Sizi kabul ediyorum’ ya da ‘Tolere ediyorum’ demekten bahsetmiyorum. Sizin beni kabullenmeye ya da tolere etmeye yetkiniz yok. Bu yetkiyi sizden alıyorum. Bana saygı duyacaksınız. Her gün topluluğumdan birileri ölüyor. Ya HIV ve AIDS’ten, ya transfobiden ya da homofobiden. Şunu göz önünde bulundurmanızı istiyorum. İnsandan bahsediyoruz. Bu bir kapsayıcılık meselesi. Ve ben, asla ama asla hiçbirinizin saygısı için ricada bulunmam. Bu bir taleptir! Bana, beni kabul ettiğinizi söylemeyeceksiniz. Bana, tolere ettiğinizi söylemeyeceksiniz. Buna gücünüz yok. Size bu yetkiyi vermiyorum. Bana, olduğum kişi için saygı duyacaksınız.”

 

 

Ana görsel: Trans Onur Yürüyüşü İstanbul. Fotoğraf: Bülent Kılıç AFP/Getty.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Gezegeni Dönüştüren Bir Şey: Veri Gazeteciliği
Feminizmle Mücadele Derneği Ya Da Siz Bu İstanbul Sözleşmesi’ni Neden İmzaladınız?
Kırmızılı Kadınların Şerefine!

Pin It on Pinterest