iktidarın israil karşıtı retoriğine tepki duyanlar, israil/filistin çatışmasını ya laiklik/islamcılık çatışması üzerinden ya da kürt sorunuyla paralellik kurarak okuyor. ikisi de gerçeği anlamaktan uzak.

SANAT

ortadoğu’nun en demokratik ülkesi israil mi?

salgınla birlikte dünyanın her yerinde internet üzerinden dizi ve film izleme alışkanlığında artış oldu. bu vesileyle, israil yapımı ve/veya yahudiler üzerine yapımlar da izledik. müslümanlar, hristiyanlar ve müslümanlık, hristiyanlık hakkında bu kadar çok film ve dizi varken ve insanlar başkalarının dinini, adetlerini popüler kültür aracılığıyla öğrenirken yahudiliğe nadiren rastlamamız anlaşılır değildi, o yüzden bu tanışma bir başlangıç olarak çok güzel bence.

 

netflix’in yahudileri

 

bu yazıya, özellikle netflix’te yer alan film ve diziler ilham verdi ancak bu, diziler ya da sinema üzerine bir yazı değil. hep tarih ve devletlararası ilişkiler bağlamında konuştuğumuz yahudiler ve israil hakkında gördüklerimi ve bunların bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

 

abd’nin hasidikleri

 

ilk film, 2017 yapımı bizden biri olsun. iki kadının, heidi ewing ve rachel grady’nin yönettiği belgesel, new york’un hasidik topluluğundan üç kişinin hayatına ve yaşadıkları çarpıcı çaresizliğe odaklanıyor. bizden biri’yi tamamlayacak bir film ve bir de dizi var. film,  sebastián lelio’nun itaatsizlik’i, dizi ise, brooklyn hasidik topluluğundan kaçıp berlin’e giden bir kadının hikâyesini anlatan unorthodox. bunların hepsinde, kadınların hayatı, çaresizliği anlatının önemli bir parçası.

 

unorthodox

 

özellikle abd’de birçok yahudi feminist olduğunu biliyorum. bunların arasında ikinci dalganın iki önemli ismi, andrea dworkin, shulamith firestone ve özellikle uçuş korkusu adlı kitabıyla cinsellik konusunda özgürlükçü fikirlerin yayılmasına büyük katkısı olan erica jong var. erica jong 1942 yılında abd’de yaşayan bir ailede dünyaya gelmiş. andrea dworkin ise holokost’tan kaçarak abd’ye yerleşen bir anne ve babanın kızı, 1945 doğumlu. shulamith firestone da aynı yıl, holokost’tan kaçan bir annenin kızı olarak kanada’a doğmuş. bu üç kadının, özellikle dworkin ve firestone’un üzerinde, yahudi olmanın önemli etkisinin olduğu söyleniyor. bu sadece azınlıktan olmakla ilgili değil. aynı zamanda, içine kapanmaya zorlanmış bu topluluğun baskıcı yönleri de bu kadınların kişiliğini ve isyanını şekillendirmiş. erica jong’un ve shulamith firestone’un babaları, “yahudi” isimlerini değiştirip daha “amerikan” isimler almışlar, almak zorunda kalmışlar.

 

ailesiyle birlikte abd’ye göçen shulamith firestone’un babası daha ergenlik yıllarında ortodoks yahudiliği seçmiş, shulie üniversite öncesinde bir yeşiva’ya [1] devam etmiş. babası ondan erkek kardeşinin yatağını yapmak gibi, kızlara özgü saydığı işleri beklemiş ve aralarında büyük çatışmalar olmuş hep. ailesinde yaşadıklarının ömrünün ileriki yıllarında yakasını bırakmayan psikozlarda ve şizofrenide etkili olduğuna dair anlatımlar var. yani ayrımcılığı, varoluşunun tehlikede olmasının ne anlama geldiğini hissettiren ve ilerici fikirlere yönelten yahudi kimliği, aynı zamanda bir kadın olarak kendisinin aileye hapsedilmesinin de sebebi olmuş.

 

yukarıda andığım belgesel, film ve dizi özellikle israil dışında yaşayan hasidik yahudiler arasında yahudi kimliğinin inşası ve topluluğun (bu kelimeyi community yerine kullanıyorum) konsolidasyonu için, holokost’un ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. bir başka şey daha; özellikle kadınlar için bu topluluktan çıkmak çok zor, genellikle imkânsız. karşılarına sadece parasızlık, mesleksizlik değil, sıklıkla çocuklarından koparılma ve fiziksel şiddet de çıkıyor. bizden biri’de, etty’nin dediği gibi, yasalar topluluğun içinde geçersiz, topluluk kendi yasalarını uyguluyor. bu beni, zaman zaman ilerici bir öneri gibi sunulan çok-hukukluluk ve birbirinden bağımsız topluluklar olarak bir arada yaşama fikri üzerine düşündürdü. özgürlük ve eşitliğin temeli yasalarda değil, genişlemesi sadece yasalarla sağlanmıyor ama her topluluk, kendi hukukunu dayatacak toplumsal araçlara sahip oldukça, örneğin kızlarını okula göndermeyebildiği ya da onlara sadece dini eğitim verebildiği sürece, yasaların sağladığı hakların bir önemi kalmıyor, o kadar bile adalet sağlanamıyor. topluluklar, tek tek bireyleri dışarıya karşı koruyor olabilir ama kadınları erkeklerin, çocuk ve gençleri ebeveynlerin insafına terk ediyor. herkesin kendini ifade etmesi, her topluluğun kendi bildiği gibi yaşaması, çok-kültürlü, çok kimlikli bir topluma dair ilerici bir öneri gibi sunuluyor ama öyle değil.

 

israil’in hasidikleri

 

buradan shtisel’e geçmek uygun olur. shtisel 2013’te israil’de üretilmiş, ancak 2018’de netflix’te gösterilmesiyle dünya çapında ün kazanmış, dizinin yeni sezonunun çekilmesine böylece karar verilmiş. shtisel de hasidik yahudi toplumu içinde geçiyor ama dizinin konusu olan aile kudüs’te yaşıyor. dizi netflix’te gösterilmeye başladıktan sonra, dünyanın farklı yerlerindeki hasidik yahudiler, kendilerini kötü gösterdiği gerekçesiyle dizinin boykot edilmesi çağrısında bulunmuş ama çok başarılı olmamışlar.

 

gerçekten de, shtisel’in hasidikleri hiç hoş insanlar değil, en dindar olanların en kötü olduğunu söylemek bile haksızlık olmaz. ama israil’de de büyük ilgiyle seyredildiği anlatılıyor. üstelik ikinci sezonun sonunda bizi ilginç bir sürpriz bekliyor; bu akıldışı köktendinciler siyonizme karşı!

 

bunun tarihsel bir gerçeklik olduğunu bilmez değilim ama dizide bu gerçekliğin siyonizmi “makul yahudi” olarak göstermek için araçsallaştırıldığı ortada. diğer yandan şunu dikkat çekici buldum; shtisel’de, hasidik kadınlar, okulda, bankada ücretli çalışıyor. tek başına yaşayan kadınlar var. aynı şeyin new york’un hasidik cemaatinde mümkün olmadığını gösteriyor bize izlediğimiz belgesel ve kurgular. bu, önceki paragrafta anlattığım düşüncelerimi destekliyor; abd’de özellikle yaygın olan farklı ulusal/dinsel/etnik kimliklerin, geleneklerini yaşatan topluluklar ya da cemaatler halinde yaşamasının, kadınlar, çocuklar ve lgbti+’ler açısından olumsuz sonuçları olduğunu çünkü o geleneklerin –ve holokost örneğinde olduğu gibi geçmişe dair anlatıların- topluluğu bir arada tutmanın önemli araçları olduğu için sorgulanamaz ve vazgeçilemez olduğunu düşündürdü. üçüncü dalga feminizmin, örneğin siyah kadınlar için, ailenin beyaz kadınlara olduğundan farklı bir anlam ifade ettiği çünkü ırkçı baskıya karşı bir tür sığınak olduğu fikri ilk gördüğümde de bana anlamlı gelmemişti. siyahlar köken itibarıyla afrikalı olsa da bugün abd’yi oluşturan halklardan biri yani “göçmen” değiller ama özellikle kendini diyasporada tanımlayan topluluklar için bu tam aksine gibi görünüyor. onları dışarıdan koruduğu iddia edilen kapılar aslında baskıdan kurtulma imkânlarından koparıyor.

 

israil özel timlerini tanıyalım

 

bunlar hasidik yahudi toplumunu anlamak için yeterli değil elbette. ama fauda israil devletini anlamak için çok fazla veri sunuyor. diziyi yazan iki kişiden biri olan ve başrollerden birini, doron kabilio’yu canlandıran lior razz, israil ordusunun mistaravim adlı biriminde bizzat çalışmış; mistaravim, “terörle mücadele” amacıyla kurulmuş diğer birimlerden farklı olarak arap nüfus içinde, onlardanmış gibi çalışıyor, kelime araplar arasında yaşayan, araplaşmış anlamına gelen musta’arabin kelimesinden türemiş (bu kelime geçmişte araplar arasında yaşayan yahudiler için kullanılırmış) mistaravim. istihbarat, suikastlar, rehine kaçırma, faili meçhul cinayetler gibi işlere “bakıyor”. israil’de yayınlanan günlük haaretz gazetesinin, “israil işgalinin en rezil yanlarını romantize ediyor” diye tarif ettiği fauda ile ilgili pacbi (palestinian campaign for academic and cultural boycott of israel/ israil’e akademik ve kültürel boykot için filistin kampanyası) bir açıklama yapmış. norveç parlamentosu üyesi bjørnar moxnes tarafından, 2018 yılında, nobel barış ödülü’ne aday gösterilen pacbi, bu açıklamada netflix’ten diziyi yayından kaldırmasını istiyor. #metoo kampanyasını dikkate alan netflix’in aynı şeyi, sivil arap kisvesi altında faaliyet gösteren ve böylece uluslararası hukuka göre savaş suçu işleyen, faili meçhuller, sivillere, okullara, hastanelere yönelik saldırılar gerçekleştiren, israil ordusunun yasam adlı gizli biriminden ilham alan fauda için de yapması gerektiğini çünkü dizinin bu korkunç ihsan hakları ihlallerini haklı gösterdiğini söyledi.

 

fauda

 

fauda’da, açık maddi hatalar var, benim gözüme çarpanlardan biri intihar bombalamalarıyla ilgili. fauda’nın ilk bölümü 2015 yılında yayınlanmış ve olaylar da güncel. oysa dizide gösterildiğinden farklı olarak hamas o yıllarda, hele de dizinin ikinci bölümünün yayınlandığı 2018 civarında intihar saldırılarından vazgeçmişti. wikipedia’ya göre, 2010’lu yıllarda gerçekleşen iki patlamadan birinin kaza –bir arabanın motorunun kazayla patlaması- olma ihtimali yüksek, diğerini hamas üstlenmedi. aynı şekilde, ışid’in israil’e karşı bazı eylemleri olsa da, dizide ima edildiği gibi asla öncelikli düşmanları arasında yer almadı.

 

fauda bize başka ne söylüyor?

 

fauda’nın temel mesajlarından biri, nasıl desem, evrensel. bütün devletlerin benimseyebileceği bir mesaj bu: “teröristlerle yasalara sadık kalarak baş etmek mümkün değildir!” bunun için teröre başvurmak, örneğin korkunç işkenceler ve faili meçhul cinayetler gerekir. ve gerçek olaylardan esinlendiği söylenen dizi ülkesinde tepki almıyor!

 

türkiye’de, israil’de barış yanlısı geniş bir hareket olduğu, binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldığı fikri yaygın. bu bilginin bir kısmı doğru ancak o binlerce kişinin çoğunluğunun, israil’in, eşit haklara sahip olmayan filistinli vatandaşları olması durumu anlama açısından önemli bir ayrıntı. israil vatandaşı yahudilerin fikirleriyle ilgili, amerikalı gazeteci abby martin’in kudüs sokaklarında yaptığı röportajlar https://www.youtube.com/watch?v=1e_dbsvqrk4 fikir verebilir. (netflix’te yer almayan ve israil’de büyük tepki gören our boys adlı dizi de israil toplumuyla ilgili gerçekçi bir tablo sunuyor.)

 

kadına güven olmaz!

 

fauda’da gözümüze çarpan bir başka nokta kadınların hep zayıf halka olarak temsili. nasrin, şirin zaaflarıyla filistin direnişinin tökezlemesine sebep oluyor. yahudi kadınlara gelince, timin tek kadın mensubu olan nurit de zaman zaman insani zaaflar gösterebiliyor. ama onun dışındaki kadın karakterler genellikle silik ve daha önemlisi kocalarını “aldatıyorlar”! karısının bir başka erkeği tercih etmesi üzerine hayatta yönünü bulmakta güçlük çeken israil güvenlik mensubu tipolojisi, messiah’ta da karşımıza çıkıyor. diziye bakılırsa onlar da –tıpkı “geri” filistinliler gibi- karılarını kıskanıyor ama fiziksel şiddeti onlara değil başkalarına yöneltiyorlar.

 

fauda

 

 

bu kaosu kim çıkartıyor?

 

fauda’da şaşırtıcı olan şu bence. bütünüyle israil işgal gücünün propagandasına adanmış bu dizi bu insanları iyi kahramanlar olarak tarif etmiyor; öldürülen arkadaşlarının taziyesinde, kız kardeşinin kıçını konuşan adamlar bunlar; suç dünyasından çıkartılıp devlet adına suç işler olmuşlar.

 

ve hamas’ın şeytanlaştırılmasına, filistinlilerin küçümsenmesine rağmen, izleyicinin duygusal olarak da onlarla özdeşleştiği anlar çok daha fazla. mükemmel arapça konuşan, abdest almayı, namaz kılmayı bilen doron, “sizin topraklarınızda daha rahat ediyorum,” diyor.  nitekim dizinin adı bile arapça, kaos anlamına geliyor.

 

filistin’le ilgili basına yansıyan fotoğraflar da bu adı akla getiriyor; eylemler, bombalamalar, açlık grevleri, cenazeler… yazar maureen heydt küresel güney’in temsilinde, sarı filtre kullanımına dikkat çekerken fauda’yı da anıyor. [2] dizide filistin, sarı filtre aracılığıyla olduğundan harap bir yer olarak gösteriliyor!

 

netflix’in filistin temsili ve gerçek filistin

 

 

ama filistinlilerin sosyal medya hesaplarında, gazze sahilinde denize girenler, günbatımları, ramazan’da süslenen evler, tatlılar, meyveler, kiliseler, camiler, kudüs’ün güzelim sokakları ve tabii mescid-i aksa var. bu topraklarda kaosu kim, nasıl yaratıyor?

 

israil, kadın ve lgbti+ hakları konusunda bölgenin en ileri ülkesi olduğu iddiasıyla savaş suçlarını unutturmaya çalışıyor. pinkwashing olarak tanımlanan bu aklamaya filistin kadın ve lgbti+ grupları da karşı çıkıyor. arapların git gide daha fazla şeytanlaştırıldığı, gericilik ve medeniyetsizlikle özdeşleştirildiği türkiye’de bütün bunlar karşılık buluyor. iktidarın israil karşıtı retoriğine tepki duyanlar, israil/filistin çatışmasını ya laiklik/islamcılık çatışması üzerinden ya da kürt sorunuyla paralellik kurarak okuyor. ikisi de gerçeği anlamaktan uzak. diziler de her zaman gerçeği göstermez tabii ama üstüne düşünecek epeyce veri sunuyorlar.

 

 

[1] dini okul.

[2] maureen heydt, Yellow Filter and Representations of the Global South.

 

 

Ana görsel: Unorthodox afiş.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YHalide Cerrar: Toprağı Süren Köylünün İnancıdır
Halide Cerrar: Toprağı Süren Köylünün İnancıdır

Filistin direnişinin önderlerinden biri, kendisini bir feminist olarak tanımlayan avukat Halide Cerrar. Onu bir başka Filistinli kadın, yazar Hind Şhrayde anlatıyor.

Bir de bunlar var

“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”
Yarmuk Kampı’nın Efsanevi Piyanosu
Onur Ünsal’la Röportaj II. Bölüm: “Yapabildiğinle birçok şey anlatabileceğin düşüncesi seni yalnızlıktan kurtarıyor”

Pin It on Pinterest