şiddet, itaat ettirmenin yollarından biri, kadınlar kendi kararlarını vermekte ısrar ettikçe, eşcinseller ve translar görünürlüklerinden ve haklarından vaz geçmedikçe yükselir, mücadeleyle geriletilir.

MEYDAN

erkek şiddetiyle mücadelede bundan sonra nereye  

türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin ilk sokak eylemi, koca dayağına karşı oldu. bugün cinayetlerle uğraşıyoruz. şiddeti, baskı ve sömürünün ta kendisi, tek biçimi olarak görsek durumu anlamakta zorlanır, geriye gittiğimizi bile düşünebilirdik ki kadın özgürlüğüne düşman olanların zaman zaman bu yönde iddiaları oluyor. 

 

oysa şiddet, itaat ettirmenin yollarından biri, kadınlar kendi kararlarını vermekte ısrar ettikçe, eşcinseller ve translar görünürlüklerinden ve haklarından vaz geçmedikçe yükselir, mücadeleyle geriletilir.

 

bugün türkiye’de, kadınların ve lgbti+’ların özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle iktidarın erkek siyaseti arasındaki çatışma çok önemli gerilim noktalarından biri. bu gerilimin merkezinde erkek şiddetiyle mücadele duruyor. 

 

feminist hareketin dünyanın farklı yerlerindeki tarihi, bize erkek şiddetiyle mücadele konusunda birçok araç ve yöntem sunuyor. geçtiğimiz yıl, türkiye cumhuriyeti’nin çekildiği istanbul sözleşmesi bu yöntemleri kapsayan, içeren, uygulanmalarına imkân veren bir üst metin olarak çok değerli. [1] ancak bu sözleşmeden çıkılması, sözleşmenin gereği olan mücadele yöntemleri, kurumlar ve uygulamalardan vazgeçmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. özellikle sığınak benzeri araçlar içinde yerel yönetimlerle işbirliği yapmak mümkün, kadın mücadelesinin itibarı, sendikaları ücretli çalışmayla ilgili talepleri benimsemeye zorlayacak güçte. 

 

sözleşmenin, esas olarak hukukla sınırlı olduğu, erkek şiddetine karşı, mevcut cezasızlık politikalarını dönüştüreceği inancı yaygın. başta angela davis olmak üzere kimi feministlerin savunduğu hapishanenin ilgasını haklı bir talep olarak görmekle birlikte, cezaların caydırıcılığı, erkek şiddetiyle mücadelede etkili olduğuna ve cezada eşitliğin önemine inanıyorum. cezada eşitlik yani örneğin bir erkeğin bir kadını öldürdüğünde bir erkeği öldürdüğünden daha az ceza almaması!

 

hukuk konusunda bir önerimi tartışmaya açmak istiyorum. bence “erkek şiddeti vakalarında ispat yükümlülüğü zanlıdadır” cümlesi, derdimizi “kadının beyanı esastır” cümlesinden daha iyi anlatıyor. ispat yükümlülüğü zanlıdadır çünkü erkek şiddetine maruz kalan, toplum ve zaman zaman hukuk tarafından suçlandığı veya sorgulandığı için başına geleni açıklamakta zaten güçlük yaşar. ayrıca erkek şiddeti genellikle şahit olmadan gerçekleşir, dolayısıyla şahit bulunması, ispatlanması güçtür. 

 

neden kadının beyanı değil?

 

birkaç sebeple; öncelikle, erkeklerin erkek olmaktan kaynaklanan sebeplerle ve erkek oldukları için sahip oldukları haklara dayanarak uyguladıkları erkek şiddeti sadece kadınları hedef almıyor. özellikle cinsel şiddet, eşcinsellere, trans erkeklere, çocuklara, hayvanlara hatta hetero erkeklere de yönelebiliyor.  bir başka erkeği “kadınlaştırmak” onu küçümsemenin, aşağılamanın biçimlerinden biri olabiliyor. [2] dolayısıyla, “kadının beyanı” yetersiz bir ifade. 

 

ayrıca feministlerin, sanki aksi ispatlansa bile kadının açıklamasının esas alınmasını savundukları, kadınların karşı karşıya kaldıkları her durumda beyanlarının esas alınmasını savundukları gibi yanlış anlaşılmalara/çarpıtmalara yol açabiliyor. [3] altını çizerek yazayım; çalışma koşullarıyla ilgili bir konuda, örneğin güler sabancı’nın beyanı, bir erkek emekçininki karşısında “esas” alınamaz. aynı şekilde eğer zanlı, örneğin olay ânında, bir başka yerde olduğunu kanıtlarsa tabii ki suçlanmaz. şunu da hatırlatmak istiyorum; ırkçılığın, karşısına aldıklarını cinsel suçlarla suçlamasına tarihten aşinayız, ülkemizde de görüyoruz. [4] bu ilkenin, ırkçılar tarafından suiistimal edilmemesi, feminizm açısından çok önemli.

 

ceza yeter mi?

 

tekrar edeyim, erkek şiddetiyle mücadelede hukuk tek alan ya da tek araç değil. yukarıda da altını çizmeye çalıştığım gibi, hak edilen cezayı alma ihtimali caydırıcı ama her zaman değil. 

 

gazetecilik öğrencisi azra gülendam kahyaoğlu’na tecavüz etmeye çalışıp direnç göstermesi üzerine onu boğarak öldüren ve daha sonra cesedine parçalara bölerek evden çıkartan emlakçı ve inşaat mühendisi, eski tmmob yöneticisi mustafa murat ayhan örneğini düşünelim. kendisinin daha önce de başka kadınlara tecavüze yeltenmiş bulunması ama bu kadınların sessiz kalmış, bunun da ona cesaret vermiş olması ihtimali var. ama azra’yı öldürünce, yaptığının yanına kalmayacağını tahmin edecek kadar eğitimli ve bilinçli bir adam. hak ettiği cezayı alır mı almaz mı bilinmez ama hayatını dağıttığı ve ceza alacak olması fikrinin onu caydırmadığı ortada. ona bu yaptığını yaptıran mekanizmalar dizilerden düğün törenlerine, pornografinin alt metinlerinden edebiyata, futbol kültürüne kadar çok çeşitli yerlerde işliyor. ve onlarla uğraşmadan -ki bu politikanın bildik araçlarıyla olacak bir iş değil- erkek şiddetini geriletmek mümkün değil.

 

diğer yandan, kolayca sapıklık diye yaftalanan, çocuklara yönelik erkek şiddeti başka mekanizmalara dayanıyor; arzuladığı kişiyi, onun da duyguları ve istekleri olduğunu hesaba katmayacak kadar nesneleştirmek, kolay tahakküm kurabildiğinin aynı zamanda arzu nesnesi olması gibi, erkekliğe içkin bazı çizgilerin genişlemesi, bütün benliği kaplaması, cinselliği zapt etmesi demek. hastalık değil bu! açıkçası eşcinsellere ve translara yönelik erkek şiddetinin “fobi” şeklinde kategorileştirilmesini de doğru bulmuyorum; eşcinselleri, transları kendinden farklı, öteki görmek, onlarla sosyalleşmekten kaçınmak belki fobi olarak tanımlanabilir ama şiddet düşmanlıktır ve fobi/korku ile açıklanması bence olguyu evcilleştirmek oluyor. ama bu kadar yerleşmiş, daha önemlisi hareket tarafından benimsenmiş bir kavrama karşı çıkmak, yeldeğirmenlerine karşı savaşmaktan farksız.

 

bütün bunlar bize şunu da gösteriyor bence: erkek şiddetine karşı yasal mücadele tek bir başlık altında ele alınabilir ama diğer mücadele alanlarında mağdurun kimliğinin de belirleyici olduğunu görüyoruz. 

 

ne yapmalı?

 

türkiye’nin geleceğinde akp yok ve onun ardından iktidara talip olan her kimse istanbul sözleşmesi’ne dönecek. bu kadın kurtuluş hareketinin başarısı. ama bununla yetinmemiz mümkün değil çünkü sözleşmenin nasıl uygulanacağı konusunda da feminizm yol gösterici olacak. sözleşme erkek şiddetiyle mücadele konusunda çok önemli kaynaklar, dayanak noktaları ve imkânlar anlamına geliyor. o yüzden bence şu soru hâlâ önümüzde duruyor: kadınlara yönelik erkek şiddetine karşı ne yapacağız?

 

bu mecrada tekrar etmek bile gereksiz belki aslında ama kadınlarla erkekler arasında bir egemenlik ilişkisi olmasının doğal olduğu fikri toplum ve yasalara hakim. diğer yandan, yasalar önündeki eşitlik sanki mutlakmış gibi bir varsayım da mevcut. buradaki gerilimle ilgili kamusal alanda verilecek mücadele çok geniş kapsamlı. hukuk bunların içinde önemli bir yer tutuyor ama örneğin kadınların ücretli çalışmada yer almaları yani kendilerine ait bir gelirlerinin olması için atılacak adımlar ve ideolojik mücadele de çok belirleyici. patriarkanın iki önemli ideolojik aracı var; magazin medyacılığı ve popüler kültür. bu alanlara, eleştiriden alay etmeye, alternatif üretmeye kadar çok çeşitli yöntemlerle müdahalede bulunulması gerekiyor. örneğin, çok izlenen bir dizide, bir kadının bir erkeğin şiddetine cevap verdiği bir sahne bile ne çok kadının bilincinde ne çok şey değiştirebiliyor!

 

bunlar yeterli değil tabii. şunu bir kere daha hatırlayalım. şiddet, genellikle faille mağdurun baş başa olduğu veya sadece failin suç ortaklarının mevcut bulunduğu ortamlarda gerçekleşiyor. yani şiddetle genellikle tek başımızayken karşı karşıya kalırız. o yüzden bireysel güçlenme çok önemli. 

 

öz savunmadan ne anlamalıyız?

 

bireysel güçlenme genellikle öz savunmayla bağdaştırılıyor. bu elbette önemli bir parçası ama öz savunmayı fiziksel bir mücadeleye indirgememek gerekli. kadınlar için geliştirilmiş öz savunma sanatları dövüş teknikleriyle sınırlı değil. bu sanatlardan biri olan wendo derslerinden örnek vermek istiyorum. burada öğrenilenlerin erkeklerin de ulaşabileceği mecralarda paylaşılması hem yasak hem de sakıncalı. o yüzden şunu aktarmakla yetineceğim; bunların çok ciddi bir kısmı, hiçbir fiziksel temas içermeyen, tavır, söz ve sesi kullanma tekniklerine dayanan yöntemler. çok bilinen bir noktayı, bir başka örnekle hatırlatmak istiyorum. bir kadın, karma bir savunma kursunda, hocanın herkesten gelip göğsüne vurmasını istediğini, bütün erkeklerin bunu yapabildiğini, kadınların ise sahip oldukları gücü kullanarak dahi vurmadıklarını anlatıyor. çünkü belki de bu, ilk birine vurma deneyimleri! büyürken kimseyle dövüşmemiş insanların, büyürken hep dövüşmüş insanlarla fiziksel olarak baş edebilmesi, sadece teknik bilgi değil çok ciddi bir bilinç değişimi gerektiriyor. bu bilinç değişimi ve onun sağladığı özgüven, şiddeti başlamadan engellemeyi de mümkün kılıyor. 

 

engelleme teşhir ve cezadan önemli

 

okuduğumuz, dinlediğimiz vakaları hatırlayın. önemli bir kısmı, bir şeyi reddetmekten çekinmeyle başlıyor. kendini güvende hissetmediği bir mekâna gitmeyi reddetmekle, güvensizlik duygusu veren bir cümleye itiraz etmemekle, tedirgin eden bir teması uzaklaştırmaktan çekinmekle. “eve gelmeyeyim, kafede daha rahat ederim” ya da “o nasıl söz öyle” dememekle, beklemediği bir anda, omzunu saran istenmedik bir koldan uzaklaşmamakla ilgili. şiddete uğramak bir travma, buna karşı kendini korumak, tacizciyi cezalandırmaktan daha iyi bir yöntem. zaten bu tür engellemeler de cezanın caydırıcılığını taşıyor. kolumuza dokunulmasını dahi istememe hakkımız var; bu hak dokunanın daha ileri bir temasa niyetli olduğunu sanmakla yani erkeklerin o çok yaygın terimiyle “yanlış anlamakla” ilgili değil. herkes, temas, mahremiyet ve yakınlaşmayla ilgili sınırlarını kendi belirleme hakkına sahip, bunu yapacak gücü edinmek zorundayız. 

 

diğer yandan, tedbirin uzlaşma anlamına gelmediğini unutmamalıyız bence. örneğin gece saatlerinde ıssız bir sokakta rahatça yürüyebilmek hakkımız ama bu hakkı, toplumsal mücadeleyle elde edene kadar kullanmamak bir tedbir; baş edemeyeceğimiz durumlarla ilgili risk almak yerine tedbir almak doğru, uzlaşma değil. 

 

muhalif karma gruplarda erkek şiddeti kaçınılmaz mı

 

bir de, en azından devletle derdi olan feministlerin, kadınların kafasını karıştıran, yasalarla ilişki meselesi var. derdimi bir örnekle anlatmak istiyorum. almanya’da bir anarşist grup içinde bir tecavüz vakası yaşanıyor. tecavüze uğrayan kadın, politik fikirlerinden dolayı, faili polise şikayet etmiyor. adam, gruptan dışlanıyor. 

 

bu “dışlanma” pratiklerinin ne kadar etkili yürütüldüğünü politik gruplarda yer alan arkadaşlarımız iyi bilir. ama diyelim ki, fail tamamen dışlandı, grupta yer alan ve olayı bilen herkes onunla ilişkiyi kesti. yine de, anarşist bir kadına tecavüz etmek, politik görüşleri, tecavüzcüsünü polise şikayet etmesini engellemeyen bir kadına tecavüz etmekten “daha kullanışlı” değil mi? ikincisinde hapse atılıyorsunuz, ilkinde size küsüyorlar! 

 

politik örgütlere katılan insanlar kadını ve erkeğiyle bu sistem içinde yetişmiş, oluşmuş insanlar ve değişim de zaman alan bir şey. o yüzden erkeklerin üstün olduğu fikrini kafasının bir yerinde taşıyan insanların, hatta erkek şiddetinin bu yapılarda hiç olmaması en azından şimdilik gerçekçi değil. ama bu yapılar içinde zaman zaman, erkek şiddetine örneğin herhangi bir işyerinden daha sık rastlanması, gizlilik ihtiyacıyla ilgili kuralların akıl almaz biçimde suistimali de üzerine düşünülmesi gereken bir mesele.  

 

cezanın erkek şiddetine karşı mücadelede tek yöntem olmadığının bir kere daha altını çizerek sormak istiyorum. kendi cezai mekanizmalarını oluşturmamış bir sosyal çevrenin -topyekun solu kastediyorum- örneğin bir tecavüz mağdurundan “dışlanma” ile yetinmesini talep etme hakkı var mı? ilk akla gelen yöntemin başka şiddet eylemleri olduğunun [5] ben de farkındayım. bunun yerine ortak bir hukuk, ortak bir karar mekanizması, başka ortak mekanizmalar kurmak, bu adamların sol içi bürokrasinin açıklarından sıyrılıvermesini engellemek mümkün olmaz mı? müeyyide, “dışlanmak” gibi soyut bir şeyden ziyade, örneğin başka bir şehirde yaşamak zorunda bırakılmak gibi biraz daha zorlayıcı bir şey olamaz mı? bunların, devletle derdi olan bütün muhalefetin düşünmesi gereken bir mesele olduğu kanısındayım. erkeklerin şiddetinin bir mesele olduğunu düşünenlerin tabii. 

 

ya ifşa?

 

şiddet faili bir erkeğin kamuoyunda teşhiri, ifşa edeni de bir biçimde ateşe atsa da, dayanışmayla epeyce etkili olan bir yöntem. özellikle ünlü kadınların kendilerine tacizde bulunmuş erkekleri teşhiri [6] hem konuyu kamuoyunun gündemine oturtan hem de başka kadınlara güç veren bir şey oldu. ama bir yöntem olarak ifşanın kullanılmasında dayanışma çok önemli ve her zaman mümkün olmuyor. örneğin ünlü bir şairi ifşa ettikten sonra, çoğumuzun zorla yazdırıldığını düşündüğü bir metni paylaşan sosyal medya hesabının sahibini hatırlayalım. metnin zorla yazdırıldığını düşünüyoruz çünkü hukuki bir dille kaleme alınmıştı, daha önemlisi, mahlasla kullandığı sosyal medya hesabında gerçek kimliğini açıklıyor ve kendisini aşağılayan ifadeler kullanıyordu. insan yanlış bir beyanda bulunduğunu düşünse bile, neden gerçek adını açıklar ki! 

 

tekrar edeyim, ifşa etkili ama çok yıpratıcı olabilen bir süreç; dayanışma mekanizmaları her zaman güçlü olmayabiliyor. geçmiş olaylarla hesaplaşmak için başka bir yol yok tabii ama bir strateji olarak, özgüvenimizi, ifşa süreci yerine “koruyucu” önlemler için kullanmanın daha doğru olduğu kanısındayım.

 

yazıyı, otuz yıl önce falan şahit olduğum bir diyaloğu anlatarak bitirmek istiyorum.

 

genelde solcuların müdavimi olduğu bir barda iki solcu avukatın yanında üç genç kadın oturuyordu. sohbete başladılar, kadınlar paşabahçe işçisiydi, anlattıklarına göre bütçeleri o kadarına yettiği için, ayda bir bara içmeye çıkıyorlardı. akşamın sonunda, avukatlardan biri, aynı yere gittiklerini, onları arabayla bırakabileceğini söyledi ve, “bize güveniyorsunuz herhalde?” dedi. hemen yanında oturan kadın, “tabii olur,” dedi, “biz size değil, kendimize güveniyoruz.”

 

feminizmi yeni benimsiyordum, o kadını hâlâ içimden alkışlıyorum, bana verdiği ilham için minnettarım. 

 

yoğurtçu kadın forumu’nda 24 kasım günü bu yazıda ele aldığım konular üzerine sohbet etmiştik, bu yazı o sohbette şekillendi, orada bulunan kadınlara katkılarını için teşekkürler. 

[1] tıpkı cedaw’ın ayrımcılıkla ilgili bir referans metin olması gibi.

[2] bunun çarpıcı örneklerinden biri, suriye sınırında, pkk’li oldukları iddiasıyla esir alınıp, kadın iç çamaşırları giydirilerek fotoğrafları çekilen

[3] kabataş vakası bunun çarpıcı örneklerinden biri.

[4] çok sevilen bir gençlik romanı olan bülbülü öldürmek’in önemli temalarından biri budur.

[5] ağzı burnu kırılsın!

[6]  #metoo hareketi ve devamı.

 

Kapak görseli: Mamma Andersson, Ramble On, 2011.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Yçirkinlik hakkı ve diğer şeyler
çirkinlik hakkı ve diğer şeyler

Mesela kişisel bakım kadınlar tarafından, erkekler tarafından yapıldığından daha fazla yapılıyorsa, bu bir eşitsizliğe işaret etmez mi?

MEYDAN

Yyanında olmak, yan yana durmak
yanında olmak, yan yana durmak

her kadın feminizmin derdi, her erkek feminizmin hedefi. ama bu, politik kimlikleri yok saymak anlamına gelmiyor. her kadının yanında olmak her kadınla yan yana durmak anlamına gelmiyor. 

MEYDAN

Ynasıl konuşalım?
nasıl konuşalım?

tartışma “bizden” olmayanları “ayıklama” süreci değil, birbirimizin fikrini anlama, birbirimizi ikna etme, mümkünse ortak noktada buluşma süreci. 

MEYDAN

Yfeministin sömürgecilikle imtihanı
feministin sömürgecilikle imtihanı

kesişimsel olsun olmasın, feminizm kadın haklarını savunmaktan ibaret değil.

Bir de bunlar var

Ölüler için alternatif bir hafıza oluşturmak: Fiziksel ölümde öl(e)meyen nedir?
“Üzgünüm, buraya yemek yapmaya değil kazı yapmaya geldim!” : Cinsiyetçilik, erkek egemen mitler ve feminist arkeoloji
“Aşk Bir Rüyaymış, Uyandık”

Pin It on Pinterest