Popüler kültürün son zamanlarda en sevdiği hikayeler, başına gelen bir felaket sonrası hızlı bir şekilde toparlanıp hayata devam ederek kaderini yenen ezilmişlerin hikayeleri.

ECİNNİLİK

Küllerinden Doğmayan Kadınlar: Ya Bizi Öldürmeyen Şey, Güçlendirmiyorsa?

Popüler kültürün son zamanlarda en sevdiği hikayeler, başına gelen bir felaket sonrası hızlı bir şekilde toparlanıp hayata devam ederek kaderini yenen ezilmişlerin hikayeleri. Yeni ülkelerinde asimile olmayı başaran göçmenler, çok çalışıp zengin olan fakirler ve özellikle yaşadıkları toksik ilişkiler ve travma sonrası hemen toparlanıp hayata geri karışan kadınlar. Bu küllerinden doğma anlatısı, başa gelenlerin sıradanlığını yani sistematik ve yapısal oluşunu saklamakta birebirdir; mutlu olmanın, iyileşmenin mümkün olduğunu göstererek iyileşmeyenleri sinsice ‘ellerinden geleni yapmayan tembeller’ olarak damgalar. Sorumluluk yine bireyin omuzlarına çökertilir. Zira sizi öldürmeyen şeyin güçlendirmesi gerekir, güçlenmiyorsanız sorun sizdedir.

 

Bu ‘hemen toparlanmanın güzelliği’ anlatısını en son Berkun Oya’nın dizisi Bir Başkadır’daki Ruhiye karakterinde gördük. Çocukken tecavüze uğrayan Ruhiye, kendisini yiyip bitiren travmasıyla şıp diye, üstelik terapisiz/ilaçsız/desteksiz kendi imkanlarıyla barışır ve gerçek dünyaya şaşkınlık veren bir hızla adapte olur: heteronormatif kapitalist sistemin idealize ettiği çoluklu çocuklu ailesinin aslanı, evinin direği kocasına döner, ona biçilmiş görevlerini üstlenir ve mutlu mesut hayatına devam edebilir. Zira onun için mutluluk ancak bu şekilde mümkün gözükür. Kadını yaşadığı dünyanın sınıfsal, duygusal, siyasi her türlü hiyerarşinin duvarları içine kapatan bu senaryo, onun için başka bir çıkış yolu görmez, problemi sabitler ve hareketi, ilerlemeyi, düzelmeyi kurbanın kendisinden bekler -ve bu ilerleme ancak bu duvarlar içinde meydana gelebilir. Bu senaryo bireysel dayanıklılığı, kararlılığı ve hırsı, birer karakter özelliği olarak yüceltir. Sistematik bir biçimde idealize edilen bu özellikler aynı zamanda bir makbul insan portresi de çizer; dışlanmamanın, ezilmemenin, fakir olmamanın, mutsuz olmamanın sihirli formülünü veriyor gibidir bu ısrarlı vurgulama; herkesi ait olduğu yerde, yerli yerinde tutar.

 

Bedenen ve ruhen sağlıklı olmak, sağlıklı (yani rasyonel) düşünebilmek, beyaz cis hetero kapitalist patriyarkanın kendisini sürdürmesi için gereken iş bölümü adına hayati bir önem taşır çünkü kapitalizm travma sevmez. Travma bir yerde, bir anda, bir olayda takılıp kalmaktır, takılıp kalmak o yerde debelenmeye, debelenme de ortaya çıkmaması gereken şeylerin üstünü örten toprağın deşilmesine sebep olabilir. Oysa dünya, konuyu kapatıp ilerlemek ister. Travmayı dışlamaz, yok saymaz hatta terapi gibi çözüm ihtimalleri de önerir ama her şey gibi travmayı da kâr getirmesi gereken bir kaynak olarak görür. Bu kâr, travmanın küllerden doğuşa vesile olmasıdır. Ermeni soykırımı: bir şeyler olmuştur ama çok da şey değildir, şimdi herkes Türk’tür. Kölelik: geçmiş gitmiştir, artık herkes eşittir. Erkek egemenliği: tarih olmuştur, kadınlar artık çok güçlüdür, o kadar güçlüdürler ki eşit ücret istediklerinde alırlar, #metoo diye bir kampanya düzenleyip kötü insanları ifşa edebilirler, üst sınıflar sevgililerini terk ederler, alt sınıflar tecavüzcülerini affederler vs. Bütün bunlar artık patriyarkanın eskisi kadar güçlü olmadığına anlamına gelmez midir?

 

Kapitalizm kadınların maruz kaldığı stresten, travmadan, adaletsizliklerden vs., hızlıca iyileşip ortama adapte olmasını ister. Bu yeni model kadın kırılgan değil elastiktir, idarecidir, problem çıkarmaz, çözüm odaklıdır, anında toparlanır ve görevine devam eder. Zira travma ancak bu şekilde faydalı hale gelir. Ondan ders çıkarırız, çıkardığımız dersi şarkılar, filmler ve ahlaki mesajları olan hikayeler halinde topluma kazandırırız. Her zaman ilerlemek zorunda olan dünya için bir yerde takılı kalan, yerinde sayan kişi değersizdir; hele verilen bu katatonik molalar bitmek bilmiyor ve geri dönüştürülemiyorsa. Bir an evvel toparlanmak, hayata karışmak şart koşulur: küllerinden doğmak bu formüle göre başarılı olmak, iş kurmak, mutluluğu, aşkı ya da parayı bulmaktır. Aksi takdirde zaten küllerinizden doğmuş sayılmazsınız: yalnızlık bir başarı değildir, hetero normatif patriyarkanın çarklarını döndürmeye yardımcı olmaz, mümkünse sevgili bulmalı ve evlenmelisinizdir. Bu hikayeleri genelde erkeklerin yazıyor oluşu da dikkat çekicidir. Oysa bir kadın, toksik ilişkinin (ve etkilerinin) olay yerinden uzaklaşır uzaklaşmaz bitmeyeceğini bilir. 

 

Pop müzik üzerine çalışan Robin James, Resilience and Melancholy: Pop Music, Feminism, Neoliberalism kitabında, bu travma sonrası hemen toparlanma ve hayata adapte olma kabiliyetini ‘Resilience’ kavramıyla açıklıyor. Bu toparlanma anlatısının, bahsi geçen dezavantajlı gruplardan insanların zarar görmemesi için, mesela kaynakları eşit paylaştırmak ve erkek egemenliği ya da ırkçılığı sonlandırmak gibi yapısal değişiklikler yapmak yerine, verilen zararı sistemin yararına geri dönüştürdüğünü iddia ediyor. James, özellikle popüler müzikte karşılaştığımız bu anlatı vasıtasıyla Taylor Swift gibi beyaz müzisyenlerin beyaz patriyarka ile işbirliği içine girdiğini iddia ediyor, zira bu müzisyenler küllerinden doğmak anlatısını bir artı estetik değer olarak kullanıyorlar. James, travmasını kâr amaçlı geri-dönüştüren beyaz müzikal kalabalık içinde direniş potansiyeline de yer açıyor ve bunun bir yolunun melankoliye tutunmak olabileceğini savunuyor. Melankoliyi de düzenin yaptığı gibi hayata ve sağlığa değil, tam tersi sağlıklı görünmeyene tutunma olarak kavramsallaştırıyor. Kapitalizmin her daim koşturma hali olarak tanımladığı hayat savunusu karşısında katatonik oluş, sabit durmayı yani ölülük halini sahipleniş. Taylor Swift gibi isimleri bu noktada ilerlemeci, travmayı geri dönüştüren müzikleriyle sistem dostu isimler olarak analiz ediyor çünkü artık patriyarka kadınların erkeklerden/sistemden zarar görmüş olma ihtimallerini kabul ediyor, böylece progresif, eskisi gibi olmayan, yeni ve iyi bir imaj çizebiliyor. Ancak bu kadınlardan onları faydalı, dolayısıyla ideal göstermek adına, başlarına gelen zararı geri dönüştürmelerini de bekliyor: zararı geride bırakan, bu zarar vasıtasıyla güçlenen, güçlenerek sisteme katılan ve hizada duran ‘iyi feminist’ özneler olmalarını yani. Bu anlatıyı sahiplenmesi patriyarkanın eskisi gibi güçlü olmadığı hissini verdiği için kadınların da aslında hala çok güçlü olan kapitalist patriyarkal düzene katılımı mümkün kılınıyor. 

 

Ben, Robin James’in bu kavramsallaştırmasını akılda tutarak, travma sonrası toparlanmayı beceremeyen/reddeden üç kadın müzisyene bakmak istiyorum. James’in de kitabında örnek olarak verdiği R&B/pop müzisyeni Rihanna, arabesk sanatçısı Bergen ve noise müzisyeni Lingua Ignota. Bu üç müzisyen kadın da travmalarıyla sistemin istediği yollarla değil, ona artı değer kazandırmayarak baş etmeye çalışıyor: İlerlemeci patriyarkanın ölümcül bir hareketsizlik olarak kodladığı melankoli halinden aceleyle kurtuluşun, melankoliye sebep olan meselelerin geçmişte kaldığı mesajını verdiği noktada melankoliyi bir direniş stratejisi haline getirerek yani. Düzene dahil edilme şartı düzenle işbirliği yapmak olarak konulduğunda, bu iş birliğini reddeden kadınlar olarak dinliyorum onları. Beyaz üstünlükçü patriyarkanın hem kişisel hem de toplumsal amnezi üzerine kurulu, düzleştirilmiş, nüanslardan arındırılmış, dünyanın artık herkes için eşit bir yer olduğu iddiasıyla totaliter anlatısına bilinçli yahut bilinçsiz bir itirazla geliyor bu kadınlar. Patriyarkanın sevdiği bu tip bir ‘feminizm’ tam da patriyarkanın istediği gibi, sömürgeci devleti, ırkçılık tarihini, sınıf çatışmasını yok sayarak, evrenselci bir dayatma olarak karşımıza çıktığı anlarda ne yaparız?

 

Günah benim, suç benim: Rihanna

 

Rihanna, 2009 yılının Şubat ayında bir ödül töreni sonrası uzun süredir birlikte olduğu müzisyen Chris Brown’ın fiziksel saldırısına uğramıştı. Rihanna’nın yaralı yüzünün göründüğü fotoğrafının basına sızmasından sonra Brown tutuklanmış, çıktığı mahkemede sosyal hizmet ve uzaklaştırma cezası almıştı. Amerikan basının aylarca ilk sayfadan verdiği ve prime-time TV’de canlı yayında uzun uzadıya tartıştığı kavganın Fox TV gibi beyaz üstünlüğü bayrağını utanmaz bir gururla sallayan medyanın favorisi olmasında, olayın öznelerinin siyah olmasının etkisi yadsınamaz. Amerika’daki ‘saldırgan siyah erkek’ stereotipi bugün beyaz polis ya da sıradan vatandaşların silahsız Siyahları öldürmeyi hak görmesini besleyen bir klişe ve bu stereotipi destekleyen her türlü olay, öznelerin beyaz olduğu benzer olaylardan çok daha fazla tartışılıp basın aracılığıyla yayılıyor. Rihanna’nın olay sonrası Chris Brown ile ilişkisini sürdürmesi de büyük tartışmalara yol açmış, Rihanna aynı beyaz üstünlükçü basın tarafından ‘anti-feminist’ olmakla ve gençlere iyi örnek teşkil etmemekle suçlanmıştı. 

 

Robin James, Rihanna’nın kendisine şiddet uygulayan sevgilisini beyaz Amerika’nın beklediği gibi lanetleyip, hayatına hemen dönmüş gibi yapmayı reddetmesinin ondan kurtuluş marşları bekleyen beyaz pop müzik ortamına bir protesto olarak okunabileceğini söylüyor. Siyah bir kadın olarak kendisine ne yapması gerektiğini söyleme fırsatını hiçbir şekilde kaçırmayan beyaz dünya karşısında travmasına sahip çıkan Rihanna, bu sahiplenişi ile Siyahların bedenlerini, tarihlerini, kültürlerini sistematik bir şekilde sömürmeyi sürdüren beyazlıkla deneyimini ifade ediyor ve ‘bari travmamı rahat bırakın’ resti çekiyordu. Rihanna yaşadıklarını kamusal bir derse, makul davranan makbul Siyah kadın gösterisine dönüştürmedi. Toksik ilişkisinden hızla ve herkesin gözü önünde kurtulmayı, ‘kurtuluşunu’ hiç güvenmediği ırkçı bir dünyaya hediye etmeyi kabul etmedi. Bir kadının travmasıyla başa çıkmasının tek bir yolu olmadığını gösterdi, acısını kendi zamanına göre sağaltmayı seçti. Hikayesinden bir ‘kahramanlık’ ya da bir ‘ilham verici’ kişisel gelişim dersi yontulmasına da izin vermedi. Siyahlığıyla kadınlığı arasında seçim yapmasını isteyen düzen ondan ırkçı bir Amerika’yı içerden biri olarak, Siyah bir kadın olarak olumlamasını istedi ancak o buna razı olmadı. Rihanna’nın bu itirazına sebep olan dinamikler, bu örnekte süregelen ırkçılık konuşulmadan, aynı ırkçılık tarihini paylaştığı ve bu kesişimde dayanıştığı birinden gördüğü şiddet karşısında o tarihi paylaşmayan, hatta belki o tarihte payı bile olan kişiler olarak Rihanna’yla nasıl dayanışmamız gerekirdi peki? 

 

Rihanna’nınki gibi uzun süren bir iyileşme, egemen söylemleri desteklemediği için hoş görülmüyor. Travmasını baskın görüşe göre, yani beyaz üstünlükçü patriyarkaya kâr getirecek yöntemlerle geride bırakmayı seçmeyen Rihanna, ısrarla geri kalmakla, yeni dünyaya ayak uyduramamakla suçlandı çünkü diğer kadınlara neoliberal bir öz-saygı/kişisel gelişim mesajı vermiyordu. “İlerledik, ırkçılık bitti, herkes eşit, patriyarka artık geride kalmış bir mesele” dedirtmedi; iyileşmenin çetrefilli, içinde yeşerdiği dünyaya olan bağlarıyla değişen, inişli çıkışlı, güllü dikenli ve uzun bir yol olabileceğini, bazı perspektiflerin bazı bağlamlarda renk körü olabileceğini gösterdi. Bazı dayanışma tekliflerinde gömülü şiddet biçimleri üzerine düşünmeye sevk etti.

 

Dert yolunda ne ilk ne de sonuncu: Bergen

 

Koca şiddeti yüzünden önce tek gözünü daha sonra hayatını kaybeden Bergen’in ona yaşatılanları affetmeyi reddetmesi aynı zamanda bir küllerinden doğamama hikayesi. Bergen patriyarka ve kapitalizmin el ele verip hayatına kast edişini asla unutmaz, acısını aşmaz, dertlerini geride bırakmaz çünkü ona acı veren şeyin, düzenin iddia ettiği gibi sırf müzik yapabiliyor yani ‘konuşabiliyor’ olmasıyla puf diye yokluğa karışmadığını bilir. Belirli bir sınıfın mağdur edebiyatı olarak etiketleyip değersizleştirmeye kalktığı varoluşu, sırf bu sınıf ondan tiksiniyor diye görünmez olmaz; ancak Bergen görmezden gelindiğini de bilir. Dünya onun acısının kaynağıyla ilgilenmez, son ürünle, şarkılarıyla ve şarkılarıyla hayata tutunuşu ile ilgilenmek daha çok işine gelir. Yine de Bergen hikayesini şarkılarında anlatmayı sürdürür. Travmaya sarılma, travmaya sebep olan şeylerin hesabını sormanın bir yolu haline gelir. Her şarkısında mutsuzluğunu bir mantra gibi tekrar eder, başka cümlelerle başka bağlamlarla yeniden yeniden anlatır durur. Hayatının neden bu kadar ucuz kılındığını, kimler tarafından değersiz kılındığını unutmaz, unutursa unutulacağını bilir çünkü. Zira bu erkek düzeninin hafızası iyi değildir, hele alt sınıftan bir kadının, mağdur edebiyatı diye hafife alınan hatta zararlı görülen hikayesine bu dar hafızada hiç yer yoktur. 

 

Düzen unutuluş düzenidir, erkeklerin yaptıkları unutulur, kadınların yaşadıkları. Sen hayatta kalma hikayenle gelirsin, başına gelenler olmuş-bitmiş olarak mimlenir, yeni ve temiz bir sayfa açman beklenir. Yaşadıklarının sende bıraktığı izleri kimse umursamaz. Yaralar hemen iyileşmelidir ve sen birden bire, daha önce hiç yaralanmamış olanlarla eşitlenmiş bulursun kendini. Normalde seni eşitlememek için kıçını yırtan dünya, söz konusu bizzat sebep olduğu bir travmaysa seni travmasızlarla eşitlemekte hiç zaman kaybetmez. Üstelik eşitlemekle kalmaz, azıcık arkada kaldığın ilk anda geçmiş hiç yaşamamış gibi neden geride kaldığının hesabını da sormaya girişir. Ama Bergen durmanın, duraksamanın, haline yanmanın bir direniş yolu olduğunu gösterir. Güçlenmek önümüze bir zorunluluk olarak sürüldüğünde, öyle olmadığımız halde öyleymiş gibi davranmamız beklendiğinde, kaskatı kesilebiliriz. Bergen’in melankolisi ‘gerekirse depresyonumuzla durdururuz dünyayı’ der gibidir. Arabeskin mağduriyet pornosu olarak aşağılanması, birilerini hayat enerjisini emmekle, rahatını bozmakla suçlanmasına karşın, Bergen’in dilinden düşürmediği acısı politiktir.

 

Dünya başımıza yıkılırken: Lingua Ignota

 

Lingua Ignota ismi altında noise, drone, klasik müzik ve kendi çığlıklarını kara bir kazanda kaynatarak damıttığı dehşet saçan bir müzik yapan Kristin Hayter, müziğinin odağına istismarlarla dolu geçmiş ilişkileri yerleştiriyor ve efsunlanmış gibi takıntılı bir halde bu ateşin etrafında dönüp duruyor. Fiziksel ve ruhsal şiddetle çevrili ilişkisinin ardından yakın çevresi tarafından verilen ‘yeni hobiler edin’ ve ‘kendini sevmeyi öğren’ gibi tavsiyelerin, patriyarkanın medenilik kisvesi altında ittirdiği yeni bir baskı türü olduğunu fark ettikten sonra öfkesine daha da sarılan Hayter, asla gelmeyen adalete karşın içinden fışkıran intikam arzusunu müziğinin ana teması olarak belirliyor. Ona cehennemi yaşatan eski sevgilisinin tutuklanma sürecinde polis, mahkeme ve toplumun üzerinde en az ilişkinin kendisi kadar travmatik bir etki bıraktığını söyleyen müzisyen, adalet sisteminin özellikle cinsel şiddet mağdurları için hiçbir işe yaramadığını bizzat deneyimlemiş biri ve gerçek hayatta yerini bulmayan bu adaleti müziğinde kendi elleriyle yerine getireceğinin yeminini ediyor. Ayık, nesnel ve mesafeli tartışmaların, teorik sohbetlerin konusu olarak kalmasını istemediği travmasının ve hiddetinin sönümlenmesini müziğiyle engelliyor, acısının peşini bırakmayı reddediyor, yaşadıklarının ancak hızlı bir iyileşme şartıyla anlamlı olacağı komutunu veren erkek düzeninin bu şartlı tahliye rüşvetini kabul etmiyor.

 

Lingua Ignota, öfkesini henüz kavurucu sıcaklıktayken adeta çıplak elleriyle şarkılara dönüştürüyor. ‘Zaman her şeyin ilacı’ sözünde bahsi geçen zaman onun için ilerlemiyor. Yangının süreceğini, alevler içinde bir hayat yaşayacağını iyi biliyor çünkü. ‘’Hayatımın her noktasına sirayet etmişken, nasıl, nasıl kurtulurum senden?’’ diye soruyor bir şarkısında. Katilin suç ortaklarından oluşan bir mahkemenin verdiği başı sonu belli bir ceza kararı mıdır adalet? Erkeklerin dünyasında erkeklerin elleriyle tesis edilen adaletin adil olması ne kadar mümkündür? Öfke, içinden 10’dan 1’e kadar geri sayınca kurtulanacak bir şey midir? Yapıcı olmak sorumluluğu neden hep dayak yiyen tarafın omuzlarına bindirilir? Lingua Ignota’nın öfkesi düzen tarafından geri dönüştürülemeyen bir öfke çünkü patriyarkanın dayattığı haliyle yaşama ve sağlığa değil, ölüme ve yıkıma yakın duruyor velhasıl sistem buradan da bir küllerinden doğma, bir ahlaki ders çıkaramıyor, bu travma bir kendine gelmeye vesile olmuş bir başarı hikayesi olarak vitrinlerde sergilenemiyor.

 

Lingua Ignota’nın şarkıları teorinin değil, bedenden kopan etin, birikmişliğin, şiddetin tuğlalarıyla ilmek ilmek örülmüş bir deliliğin alanından yeşeriyor. İnsan addedilmek, değerli görülmek için toprağın altında gömmek zorunda kaldığımız çirkin, konuşulamayan, dile getirilmeyen bir gerçeğin alanından. Başarı hırsının ve güç istencinin değil, aşağılanmışlığın, unufak edilişin alanı. Dünya her gün yeniden yeniden başınıza yıkılırken, kim size doğru yolu gösterme cüretinde bulunabilir ki?

 

 

Ana görsel: Karin Mamma Andersson

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Y“Hepsi ibnelikten”
“Hepsi ibnelikten”

Lubunyalık, İstanbul, sınıf, yaş ve statü gibi dinamiklerin birbirleriyle çarpışıp durduğu romanı Deniz Ne Kadar Güzel’de şatafatlı, dokunaklı ve sürükleyici bir polisiyeye imza atan yazar Yiğit Karaahmet ile bol spoiler’lı bir sohbet.

MEYDAN

YBeyoğlu’nun Çilesi
Beyoğlu’nun Çilesi

Beyoğlu kent hakkı için mücadele edilmesi gereken bir ortak alan değil, sahip olunacak, “geri kazanılacak” bir ganimet adeta. Bitmek bilmeyen bir ideolojik savaşın ortasında sürekli oradan oraya savrulan bir pinpon topu.

SANAT

YKayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine
Kayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine

Fraser bu albümde, dünyanın anlam rezervine sığmayan hikâyeler mırıldanır. Onu belirli bir şekilde görmeye/duymaya kararlı olanları, kurallarını sadece kendisinin bildiği bir bulmaca-dil vasıtasıyla troller.

KÜLTÜR

YElektronik Müzikte Feminen Çatlaklar – 2. Bölüm
Elektronik Müzikte Feminen Çatlaklar – 2. Bölüm

Elektronik müzik tarihinde de nerede ismi parlatılan bir beyaz adam varsa arkasında görünmez ve duyulmaz kılınmış, anonim bırakılmış, beyaz erkek olmayanların yüklü tarihi var. Bizim de onları dinlemeye ihtiyacımız. Politik kulaklarla. 

Bir de bunlar var

“Ama İşte Onlarda Hep Bir Umut”
Oy Vermek Hafifliği Hepimiz Olma İhtiyacı
Beden Eğitimi (Şarkı Listesi)

Pin It on Pinterest