Matrix bir trans alegorisi olarak önümüzde nasıl bir dünya açıyor?

SANAT

Knock, Knock, Neo.

 

Matrix hakkında birçok farklı inceleme yazısına denk gelmiş olabilirsiniz, ancak şu ana kadar bu incelemelerde görmüş olabileceğiniz felsefi ve politik boyut bu yazının esas konusunu oluşturmuyor. Beni bu eksenler dışında Matrix’i ele almaya teşvik eden, Lilly Wachowski ve Arya Zencefil ile olan karşılaşmalarım. Lilly Wachowski 2020 yazında yayınlanan bir röportajında Matrix’in üstü kapalı da olsa bir trans anlatısı sunduğundan bahsederken, filmin çekildiği dönemde kurumsal dünyanın daha fazlası için “nasıl hazır olmadığına” değiniyor.[1] Arya Zencefil’in film hakkında konuştuğu videosuna[2] denk gelmem ise diğer ikinci önemli karşılaşma.

 

Şu soruyu sorabilirsiniz; trans anlatısına sahip onca eser varken neden Matrix? Cevabı vermek pek kolay değil. Yine de, cevap vermeyi denersem, ‘sezgi’ diyebilirim. Bildiğim ama dillendiremediklerime dair sezgi. Filmi ilk kez izlediğim yıllarda ne ben, ne Lily ve Lana ne de Matrix açılmıştık. Bu durum bağlantılar kurmamızı engelledi mi peki? Asla. Umut Tümay Arslan’ın Kat Sinema ve Etik kitabının girişinde yazdıklarını hatırlayalım: “Filmleri, filmlerden öğrendiğim yöntemle kesip parçalara ayırıp, bu parçalar arasında, uyandırdıkları duygu ve düşüncelerden yola çıkarak bağlantılar kuracağım. Bu bağlantılar filmlerin bize etik varlıklar oluşumuzu hatırlatma, seçim yapmaya zorlama, zevk ve yanılsamaları üstlenme sorumluluğumuzla (yeniden-) tanıştırma, bizi başka bir dünyaya değil bu dünyadaki başkalıklara inandırma kabiliyetleri ve güçleri üzerinden olacak.”

 

Matrix hakkındaki bu yazı da “bu dünyadaki başkalıklara” dair birkaç söz söyleme arzusu doğrultusunda gerçekleşti. Bu sözleri söylerken filmin bizzat kendisinden, parçalarında bulduğum birtakım trans izlerden ve Arya Zencefil’in bahsettiğim videosunda dikkat çektiği noktalardan yararlanacağım.

 

Matrix sana kim olduğunu söyleyemez.

 

Neo’nun Trinity ile ilk karşılaştığı sahnede şu soruyu duyarız: “Matrix nedir?” Cevap için Arya Zencefil’in ifadesine başvurmak istiyorum: “Neo’nun öz dönüşüm hikâyesidir Matrix, kendini fark etme hikâyesi.” İkili bir hayat yaşar gibi görürüz onu, bir tarafta Mr. Anderson diğer tarafta Neo. Ama kısa sürede Matrix’ten çıkıp gerçek dünyadaki tarlada uyandığı sahnede kim olduğu sorusunun da cevabı verilir. Sonuçta kırmızı hapı almasının hemen akabinde adeta yetişkin bir bebek görünümünde yeniden doğmuştur Neo. Yine de Matrix içerisinde Ajan Smith tarafından defalarca “Mr. Anderson” diye çağırılır. Bu vurgu, Arya Zencefil’e göre transların seçtikleri isimler hakkında karşılaştıkları bir direnci/ fobiyi anımsatır. Diğer bir deyişle, bu öz dönüşüm hikâyesinde Mr. Anderson isminin adeta bir deadname[3] olarak kullanıldığına dair analoji çıkar karşımıza. Filmde, Neo’ya benzetilen iki figürden biri Alice Harikalar Diyarı’nda hikayesinin Alice’i iken, diğeri Oz Büyücüsü’nden Dorothy’dir. Deyim yerindeyse fantastik dünyalara düşen bu iki kız çocuğu farklı maceralar yaşarken, yalnızca eve dönüş hikâyesi sunmazlar okuyucuya, gerçekliğe dair sarsıcı sorgulamaların da içinde buluruz kendimizi. Örneğin Alice daha önce karşılaşmadığı, alışkın olduğu gerçekliğe ters düşecek biçimde konuşan bir tavşana rastladığında arkasından gitmeyi tercih eder ve macerası tavşan deliğinden düşmesi ile başlar. İlk filmde Morpheus’un Neo’ya çağrısı da “beyaz tavşanı takip et”tir. “Bu son fırsatın. Buradan sonra dönüş yok. Mavi hapı alırsan hikâye biter. Yatağında uyanır ve istediğin şeye inanırsın. Kırmızı hapı alırsan, Harikalar Diyarı’nda kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm… Unutma, sana gerçeği öneriyorum. O kadar.” Bu fantastik diyarlar sayesinde gerçek dediğimiz şeylerin bize uzak gelen, üstüne düşünmediğimiz, imkânsız sandığımız şeyleri de kapsadığını ve kapsayabileceğini anlarız. Neo’nun Kahin’i ilk kez görmeye gittiği zaman onunla görüşmeyi beklediği odada bulunan üstün yetenekli çocukları anımsayalım. Onların bu yetenekleri gerçekliği algılama biçimleri ile doğrudan ilişkilidir. Öyle ki kaşık büken çocuğun bunu nasıl yaptığını merakla izleyen Neo’ya söylediği gibi “Kaşığı eğmeye çalışma, bu imkânsız. Gerçeği algılamaya çalış… Kaşık yok. Eğilen kaşık değil, sensin.”

 

Aynı sahnede dikkate değer bir ayrıntı da odadaki televizyon ekranında gördüğümüz, sokakta oradan oraya koşuşturan dev tavşanlardır.  Bu konuşan ya da dev büyüklükteki tavşanları kendi hikâyelerimizde karşılaştığımız, kimilerine göre “garip”, “anormal”, “doğaya aykırı” hatta “gerçek dışı” sayılabilen “bazı tuhaf ötekiler”e benzetebilir miyiz? Alice, ona ve aşina olduğu gerçekliğe tamamen yabancı olan o “acayip” tavşanın ardına düşmeseydi, hatta ondan korkup kaçsaydı, üzerine düşünmek ya da konuşmak için can atacağımız bir hikâyeye gerçekten sahip olabilir miydi diye sormadan edemiyorum.

 

Öte yandan bu maceralar vesilesiyle düş ve gerçeklik arasında salınırken, insanın aklına Jorge Luis Borges ile Adolfo Bioy Casares’in Olağanüstü Masallar kitabında yer verdikleri “Zhuang Tzu’nun Düşü” adlı öykü de geliyor ister istemez: “Zhuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.”[4] Yanıt hangisi olursa olsun, bu sorgulamayı yapan aynı benliktir.

 

Filmin başlarında Neo’nun Seçilmiş Kişi olmaya dair inançsızlığına/ kararsızlığına şahit olsak bile, onun uyanışında Tzu’nun hikâyesindeki gibi “Kimim?” sorusunun getirdiği tereddüte rastlamayız. Neo’nun kendilik algısında Neo oluşuna dair herhangi bir tereddüt söz konusu değildir.Hatta “Mr.Anderson” seslenişi bile onu öfkelendirip Ajan Smith’i duvarlara vurmasına yeterli sebeptir. Morpheus bu öfkenin kaynağını, Neo’nun sorgulamasını şöyle açıklar: “Neden burada olduğunu anlatayım. Bir şey bildiğin için buradasın. Bildiğini açıklayamıyorsun. Ama hissediyorsun. Hayatın boyunca hissettin. Dünyada ters giden bir şeyler var. Ne olduğunu bilmiyorsun ama orada. Beyninde kıymık gibi seni çıldırtan bir şey.” Bu kıymığı lubunyaların heteronormatif, cis ayrıcalıklı dünyayı algılayışlarına benzetmek uygun geliyor. Henüz tanımları, kimlikleri, mücadeleleri, yoldaşları bilmediğimiz zamanlarda dahi hissetmiş olabileceğimiz, “normal”in kıymığı. Bu yüzden Neo tavşan deliğinden düşmeden önce de dünyaya dair huzursuzluklar ve sorgulamalar içerisinde. Açıklayamasa bile hissediyor, dünyada ters giden bir şeyler var.

 

Burada bir parantez açmak yerinde olacak. Neo karakterini trans bir anlatı düşü ile öznel bir biçimde tekrar yorumlarken aslında onun dünyaları kurtaran seçilmiş kişi olma hali ile pek ilgilenmiyorum. Zaten trans deneyim kişiye kendiliğinden dünyaları yok eden ya da kurtaran bir özellik sunmuyor. Yine de kişi, bu deneyimde doğumundan itibaren “normalin kıymığı” ile doğrudan temasta bulunduğundan, bu durumun da etkisiyle normatif kurgular içeren, ayrıcalıklar yaratabilen sisteme karşı devrimci bir bakış edinebilir.

 

Orada olduğunuzu biliyorum. Sizi hissediyorum. Korktuğunuzu biliyorum. Bizden korkuyorsunuz. Değişimden. Geleceği bilmiyorum. Nasıl sona ereceğini söylemeye gelmedim. Nasıl başlayacağını söylemeye geldim.

 

Arya Zencefil, Neo’nun hacker olmasını sistemin (yeniden) üretiminde toplumsal kodlarla ilişkili bir şekilde yorumlamanın mümkün olduğundan bahsediyor. Zaten ona göre ilk filmin sonunda Ajan Smith’i yenmesi de bu kodları fark etmesi üzerinden gerçekleşir. Sahiden travesti/trans bir Neo karakteri, tüm bu toplumsal kodlar ve kurgular düşünüldüğünde hackerlık için oldukça uygun. Ancakaşikâr ki ne toplumsal kodları ve normları ne de ajanları söylerken ya da yazarken ifade ettiğimiz şekilde kolayca aşamayız/ alt edemeyiz. Bu noktada filmde ajanlarla ilgili söylenenleri hatırlayabiliriz: “…sistemden çıkarmadığımız herkes potansiyel bir ajandır. Matrix’in içinde onlar herkes ve hiç kimse. Onlardan saklanarak ve kaçarak hayatta kaldık ama onlar kapı bekçileri. Tüm kapıları tutmuşlar.”‘Hepimiz potansiyel ajanlarız’ söylemi ve bu söylemin getirdiği sorumluluk ise cis, hetero, sağlamcı, beyaz üstünlükçüdünyayı düşündüğümüzde sürekli bir kendini sorgulamayı gerektiriyor.

 

Kapı bekçisi olma kavramına da tesadüf ki yakın zamanda Sara Ahmed’in Feminist Bir Yaşam Sürmek kitabında denk gelmiştim. Ruth Frankenberg ve Lata Mati’nin kesişimsellik üzerine yazdığı bir makaleden örnek veriyordu bu kavramı anlatmak için. ABD’de yaşayan Hindistanlı bir feminist olan Lata Mani, mesai dışı üniversiteye geliş anlarının ikisinden bahseder. İlkinde, beyaz erkek bir akademisyen kapıyı açar ve girmesine izin vermez. İkincisinde, Filipinli bir kadın çalışmakta, koridoru temizlemektedir. Bu anlardan ilkinde görünüşü dolayısıyla içeri girmesine izin verilmez; bir yabancıdır, kahverengidir, kadındır. İkinci anda ise kadın, Lata Mari’yi görür, gülümser ve tek kelime etmeden kapıyı açar. Bu sefer görünüşü vasıtasıyla içeri alınır; bir akademisyendir, kahverengidir, ancak daha yüksek sınıftan önemli birisidir. “Kimin kiminle karşılaştığına bağlı olarak ya içerdesinizdir ya da değilsinizdir.” Yazarların vurguladığı gibi, kurumun kapısını tutan kişinin hepimizin tahmin edeceği gibi ilk karşılaşma anındaki erkek akademisyen olduğu açıktır. Bir geçişten, haliyle bir kapının varlığından ve o kapıları tutan bekçilerden bahseder bu anlatı. Yani “bir kapı sadece menteşelerinden tutturulmuş fiziksel bir şey değildir; bir açılışa ve kapanışa imkân veren bir mekanizmadır.”[5] Peki, bu kavramı feminist hareket içerisinde de “kapılar varmışçasına” bekçilik yapmaya çalışan birtakım kimseler ile birlikte düşünmek mümkün müdür? “Kimin kadın olduğunun teftişi, feminist özneleri belirleme hakkını güvenceye almaya çalışan belirli bir grup kadınla ilgilidir.”[6] diye yazar Sara Ahmed. Burada bu teftişi yapmaya çalışanlar/ yapabileceğini düşünenler arasında TERF[7]’leri saymak yanlış olmaz.

 

Öyle ki cinsiyet bekçiliği söz konusu olduğunda TERF’lerin kimlerle yan yana düşebildiğinin en güncel örneği 8 Mart 2021’de Ankara’da yaşandı. 8 Mart eylem alanına girmeye çalışan Süreyya’nın yaşadığı transfobiye dair anlatımı şöyle: “Arkadaşlarımızla 5-6 kişi alana girmeye çalıştık, ilk girmeye çalıştığımızda başka kapıdan girin pankartla almıyoruz dediler. İkinci kapıda da pankartları kontrol ettiler. Benim dövizimde ‘Transız, travestiyiz, alışın, barışın’ yazıyordu. Dövizi görünce polisler ne yapacağını şaşırdı. Bana ‘8 Mart’la alakası yok’ dediler. Ben de tam bunla alakası olduğunu söyledim. Gökkuşağı bayrağı ve trans bayrağı alınmasının yasak olduğunu da söylediler. Beni almama konusunda bayağı direttiler. Beni keyfi bir şekilde alamamazlık yapamayacaklarını söyledim. Başka bir kapıya gittik, benim öznesi olmadığımı iddia ederek almamaya çalıştılar. Neden giremiyorum diye sorduğumda cevap sen kadın değilsin oldu. Hangi kapıya gidersem oradan girişi yasakladılar. Giremeden dışarıda kaldım eylem sonuna kadar.”[8]

 

Sonuç olarak, cis-hetero kodlamalara karşı kendi ajanlık potansiyellerimiz üzerine düşünüp, bunlarla yüzleşirken hayatımızın orta yerine inşa edilen ya da inşa edilmek istenen kapıları zorlamak ve elbette yok etmek hem bireysel hem de kolektif bir kararlılık gerektiriyor.

 

…saklanarak ve kaçarak hayatta kaldık.

 

Filmin bu dünyadaki başkalıklara dair sözünde, hayatta kalmak için kaçma/saklanma hikâyelerine de, hayatta kalmaktan daha fazlasını isteyen ve çeşitli mücadeleleri içeren hikâyelere de yer verdiğini görebilmek mühim. Nitekim Matrix’i düşündüğümüzde belki de yaratıcısı, izleyicisi, hatta filmin kendisi bile hem hayatta kalmak için kaçma/saklanma hallerini deneyimlemiş, hem de hayatta kalmaktan daha fazlasını istediğini –yıllar bile almış olsa – ifade etmekten kaçınmamış.

 

Matrix’in sansür yüzünden trans anlatısını üstü kapalı tutması insanın ağzında bir acılık hissi uyandırıyor uyandırmasına ancak yine de Hollywood’un kurguladığı/ tercih ettiği trans karakterleri ve onların hikâyelerini düşündüğümde bu üstü kapalılıkta beni memnun eden bir şeylere rastlıyorum. Bu konu üzerine Disclosure (2020) belgeseli Hollywood’daki trans temsillerin irdelendiği başarılı bir yapım. Örneğin belgesel oyuncularından Alexandra Grey aynı gün içinde rol aldığı iki farklı dizide oynadığı trans kadın karakterlerin öldüğünden bahsediyor. Belki de daha doğru bir ifadeyle öldürüldüğünden… Ama şu sorular önemli: neden ölmek zorundayız? Neden hikâyelerimiz böyle bitiyor? Neo’nun ve onda gördüğüm(üz) trans deneyimlerin gizilliğinin bana iyi gelen tarafı da bu ve benzer sorularla bilerek ya da bilmeyerek kurduğu ilişki sanırım. Yani makbul, öl(dürül)müş, mutsuz vb. bir trans yok karşımızda. Aksine film yaşayan, direnen ve dönüştüren bir trans anlatısına sahip. Sanki bu yüzden bugün bile onun hikâyesi üzerine bunca yazıp, konuşabiliyoruz.

 

 

 

[1] Michelle Kim, Lilly Wachowski Says The Matrix Was Always a Trans Allegory, 05.05.2020

[2] Can Sungur ve Arya Zencefil’in Matrix’i tartıştığı video.

[3] Deadname: tr.ölü isim. Kişilere doğduklarında verilmiş olan ve artık kullanmadıkları isim. Uyum süreci sıklıkla yeni bir isim almayı da içerdiğinden daha çok trans insanlarla bağdaştırılan bir terimdir. Doğumda verilmiş bu isimlerin artık kullanılmaması gerektiğine işaret etmek için “ölü” denilmektedir. Kaynak: LGBTİ+ hakları alanında çeviri sözlüğü, haz. Deniz Gedizlioğlu,https://kaosgldernegi.org/images/library/cevirisozlugu2020.pdf

[4] Adolfo Bioy Casares & Jorge Luis  Borges, Olağanüstü Masallar, Mitos Yayınları, 2.baskı 1995, çev. Ergün Akça, syf.26.

[5] Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek, Sel Yayıncılık, 2.Baskı, çev. Beyza SumerAydaş, syf.165.

[6] Sara Ahmed, Çekiçlerin Yarenliği, çev. Erdem Gürsu, Onur Çimen, Medusa Aslı.

http://www.pembehayat.org/haberler/detay/2221/cekiclerin-yarenligi-yayinda

[7] TERF (Trans ExclusionaryRadical Feminist): tr. Trans Dışlayıcı Radikal Feminist. Radikal feminizm içinde kökü 1970’lere uzanan bir tartışmadan doğmuş olan bu transfobik hareket, kendisini “toplumsal cinsiyete karşı eleştirel feminizm” olarak tanımlamaktadır. Buna göre bir kişinin cinsiyeti, “eril” ve “dişil” olarak ayrılmış bedensel işlevlerden [bkz.Sex] ve dolayısıyla doğumda atanmış cinsiyetten ayrılamaz, bu sebeple “toplumsal cinsiyet” [bkz. Gender] kavramına eleştirel yaklaşmaktadırlar. Kaynak: LGBTİ+ hakları alanında çeviri sözlüğü, haz. Deniz Gedizlioğlu, https://kaosgldernegi.org/images/library/cevirisozlugu2020.pdf

[8] https://kaosgl.org/haber/polis-ankara-da-8-mart-gunduz-eylemine-transiz-dovizini-almadi-8-mart-la-alakasi-yok-dedi

 

 

Ana görsel: The Matrix, 1999.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Garp ile Şark’ın Çok Cinsel Hikayesi IV: Şehvetin Esiri Erkekler ya da “Dominatrix”ler
Ortadoğu’da Kadın Sesleri – 2
Michael Cunningham’den Saatler: Virginia Woolf, Bayan Dalloway ve Annem

Pin It on Pinterest