Cuma fragmanları vesilesiyle, sinema yazmaya başlama deneyimim üzerine düşünürken galiba ilk kez net bir şekilde bu süreç kafamda kadınlar ve erkekler üzerinden kuruluyor ve çokça anlattığım tüm bu anekdotları ve izlenimleri ilk defa bu gözle görüyorum.

SANAT

Kişisel Tarihe Dönüş: Yenidensunum

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

1994 yazında üniversiteye kayıt yaptırıp, İstanbul’un bir yakasından diğer yakasına yapacağım uzun yolculukların ilki için o güneşli ve sıcak günde vapura bindiğimde, Hint desenli elbisesiyle ufak tefek bir genç kadının dikkatimi çektiğini gayet iyi hatırlıyorum. Belki Hint elbisesi değildi üstündeki; renge ve desene mesafeli bir giyim kültürü içinde biz öyle biliyorduk o zaman. Saç kesimi de değişik gelmişti, punk mıydı emin değilim, çünkü o konuları tam da bilmiyordum. Lise yıllarını en çok klasik müzik, caz ve Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Yeni Türkü dinleyerek geçirmiştim, bir de Queen; tuhaf bir biçimde hiç kadın sesi dolmamış o zaman odama, Madonna dışında. O gün, sonradan çok özleyeceğim sıfır tedirginlik içeren bir ruh haliyle, 17 yaşında, tüm gelecek yalnızca benim için varmış gibi merakla ve hevesle vapurdan indiğimde sırasıyla şunlar oldu: O güzel elbiseli kadınla Beşiktaş İskelesi’nin hemen ilerisindeki çeşmede aynı ferahlama ihtiyacıyla yüzümüzü yıkadık, onlarca farklı hat içinde aynı otobüse bindik ve Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısında aynı durakta indik. Aynı saatli bina içinde, aynı salonda, belki yüz kişi içinde önümdeki sandalyeye oturan bu kadınla aynı dil seviye tespit sınavına girdik, aynı bölümde ve sınıfta okumaya başladık ve soyadlarımızın ilk iki harfinin aynı olmasından dolayı olsa gerek, listelerde hep aynı sırayla yer aldık ve beraber mezun olduk. Ama daha önemlisi aynı kulüpte buluştuk ve bir yandan politikaya bir yandan sinemaya duyduğumuz ilginin ilk yıllarında yine her şeyden (tekinsiz ikinci köprü yolundaki otostoplar dahil) beraberce geçtik.

 

Selen ve ben. Selen’le benim güneyde masa açan kulüplerin arasında sinema kulübüne özellikle ilgi duymamıza neden olan şeyler de ortak mıydı ya da nelerdi bilmiyorum, sonradan bunu hiç konuşmadık ama siyasi bir grupta değil de sol geleneği temsil etmesiyle tanınan kulüpte sinemay(l)a örgütlendiğimiz açıktı. Sinema tarihinin büyük filmleriyle ilk kez karşılaştığımız bir dizi gösterimin ilkinde, Yer Sarsılıyor’u izledikten sonra kuzeye çıkan yokuşta kulübümüzde yaşça bizden büyük ve emsalleri arasında müşfikliği ile öne çıkan erkek üyelerden biri tarafından ayak üstü sözlüye kaldırıldığımızı hatırlıyorum. Bu film ne anlatıyordu? Sıfır ön bilgiyle ne cevap vereceğimi bilmediğim bu soru, o sırada büyük bir iştahla girdiğim felsefe giriş derslerinden çok daha çetrefilli gelmişti bana, ama asıl olarak bu tahtaya kaldırılma hissinden biraz sıkıldığımı hatırlıyorum. Neticede basbayağı yoksulluğu anlatıyordu film ama bunu bu netlikte söyleyememiştik bile. Kitabi cevapların beklentisi içinde vermemiz istenen açıklama sadece bu değildi belli ki; sanki biraz okuyarak öğrenerek kolay kolay vakıf olunamayacak çok daha başka bir şeyler varmış gibi yapılmasını tuhaf buluyordum. Sonrasında buna benzer anlar çokça tekrarlandı. Kulüpte Alman İdeolojisi’nin ilk okuması ertesinde ya da John Berger’in Görme Biçimleri’ne giriş yaptığımızda temel duygum “bunları bir yerlerden bildiğim”di ve temas edebildiğim sürece teori bana bir aydınlanma duygusundan ziyade (o duygularımı ilkçağ felsefesine kanalize etmiştim) bir tür sevinç veriyordu. Ama galiba ‘bilgi’yle karşılaşma anlarında sarsılmamız bekleniyordu bizden, okuduklarımızı yeteri kadar ciddiye aldığımıza dair hafif bir şüphe duyuluyor gibiydi. Yine de bu kadar çok yeni şeyi aynı anda keşfetmek o kadar yüksek bir ruh hali yaratıyordu ki üzerimizde, gerçekten şanslı olduğumuzu hissediyor, etrafımızdaki öğreten adamları çok da dert etmiyorduk; bizi okumak, izlemek, yazmak konusunda (belki biraz fazlaca) teşvik etmelerinden faydalanmış da olabiliriz- ya da şimdi tüm baskılardan arınmış şekilde böyle düşünmek içimi rahatlatıyor. Bu teşvikler sonucunda Selen ve ben Görüntü dergisinin o en sevdiğim kırmızı kapaklı sayısı için ilk eserimiz olan bir Mayakovski çevirisiyle 18 yaşında yazın hayatımıza adımımızı attık; hangi imkânlarla nasıl çevirdik, o çevirdiğimiz metin neye benzedi, sonra bir daha bakmadım, bakmaya korkuyorum. (Aslında aynı dönem bir de Express’e yaptığımız bir Uniş grevi haberi var, bir paragraf, uzun süre onunla da çok övündük ama onu saymıyorum.)

 

Cuma fragmanları vesilesiyle, sinema yazmaya başlama deneyimim üzerine düşünürken galiba ilk kez net bir şekilde bu süreç kafamda kadınlar ve erkekler üzerinden kuruluyor ve çokça anlattığım tüm bu anekdotları ve izlenimleri ilk defa bu gözle görüyorum. Sinema tarihinin büyük erkek yönetmenleri, Türkiye’de sinemanın yaşlı tarih yazanları ve kulübümüzün çalışkan azimli erkekleri arasından sıyrılan birkaç kadın isminin bende hayali bir yakınlık uyandırdığını biraz kopuk kopuk hatırlıyorum. Seçil Büker (ve psikanaliz ve Anayurt Oteli). Nilgün Abisel (ve ilk ve tek kutsal kaynağımız Türk Sineması Üzerine Yazılar)… Kitapçılarda çok çok az Türkçe sinema kitabı olmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak mutlaka karşınıza çıkacak ve kapağına karşı kayıtsız kalamayacağınız bir kitap daha vardı: Bağımsız bir yayınevinden çıkması, bir doktora tezinin basılmış hali olması gibi ipuçlarından yola çıkarak çok daha genç olduğunu tahmin ettiğimiz Deniz Derman’ın Jean-Luc Godard’ın Sinemasında Kadının Yenidensunumu kitabı ve kapağındaki gözü yaşlı Anna Karina. Henüz Yeni Dalga’yla yeni yeni karşılaşırken Anna Karina efsanesine elbette hâkim değildik ama çok daha mühim bir mesele ilk yazı maceramıza adını verecek kadar kafama kazınmış olmalı. Kitabı gördüğümde ve alıp okumaya başladıktan sonra da bir süre “yenidensunum ne ola ki” diye düşündüğümü çok net hatırlıyorum. Sonra “representation” kavramının dümdüz çevirisi olduğunu fark edip biraz rahatlamıştım ama felsefe derslerim için Türkçe kaynakları elime aldığım anda bırakmama neden olan ‘çeviri’ sorunundan ziyade içerdiği anlam üzerine düşünmek ilgimi çekmişti. “Kadının yenidensunumu” diye bir şey vardı, sunum değil yenidensunum.

 

 

Bunun ne olduğunu, bunu nasıl anlayabileceğimi o zaman bildiğimi sanmıyorum ama çok geçmeden yine sinema kulübünden Ezgi ve ben, 1980’ler Türk Sinemasında Kadının Yenidensunumu üzerine bir yazı yazmaya karar verdik. Yine bolca teşvikle tam nasıl olduğunu hatırlamadığım bir düşünce zinciri sonucu bu konuya ulaşmıştık ama bu kez ilk defa bir şey yazacağımız için iş ciddiye binmişti ve tedirginlik artmıştı. Yazı nasıl yazılırdı, nereden başlanırdı, hangi sırayla neyi anlatmak gerekiyordu, bolca argümana dayalı felsefe ödevleri dışında (ve halen utanma aşamasına gelemediğim lisedeki şiir yazma denemeleri dışında) bunu bilmiyordum. Temel duygum şuydu, tamam, imkânsız değil, yazabiliriz, ama bu kadar az bilgiyle olmaz. Önce araştırmak gerekiyordu, ‘araştırma’ denen şeyin erken dönem örneklerinden biri diyelim. Okumak, eşelemek, peşinden gitmek. Biz de öyle yaptık. İnternetin, daha doğrusu arama motorlarının olmadığı bir zamanda (sanırım Internet Explorer‘ı ilk kez görmek için bilgisayar laboratuvarlarının kapısında kuyruğa girişimizle aynı yıl) kütüphaneden tez, kitap baktık, tabii ki bulunamayan filmlerin peşine düştük ve kafa göz yara yara sırayla okumamız, incelememiz gereken konuları çıkarmaya çalıştık. Liste çok uzundu, 80’leri anlamak gerekiyordu, bu bir. Allahtan Nurdan Gürbilek vardı, bambaşka, hayran olunası bir yazar kimliğiyle ilk tanışma, yazı ve iç görünün müthiş birlikteliği. Tabii ki Vitrinde Yaşamak’ı ezberledik. Sonra 80’lerdeki kadın hareketini anlamak gerekiyordu ki bu bizi Osmanlı son döneminden bu yana Türkiye’de kadın hareketinin tarihine götürüyordu. Aslında Türkiye’de kadının konumuyla ilgili yazılmış bir sürü şeye götürüyordu. Okudukça tarihsel bir akışı takip etmek, bir konuda derinleşmek bu süreçten daha da zevk almama neden oluyordu ama daha yazıya başlamamıza çok vardı galiba. Feminizm fikrine tam angaje olamıyordum, sosyalist feminizm tartışmalarına baktım. Hepsini aynı mesafeyle okumak daha iyi gelmeye başladı. Şirin Tekeli’den Gülnur Savran’a, oradan Duygu Asena’ya kadar uzanan bir yol. Orta okulu bitirirken annemin Elele dergilerinde Duygu Asena’yla ilk karşılaşmamı hatırlamıştım. Annemin çok az kitap okuyan biri olarak Kadının Adı Yok’u nasıl sular seller gibi okuduğunu… Acaba filmi izlemiş miydi? Bütün bunları anlatmaya nereden başlayacaktık ki? Okuduklarımızı bir şekilde sinemayla bağlantılandırmamız ve henüz izleyemediğimiz filmlere ulaşarak kadının yenidensunumunu ele almamız gerekiyordu. Böylece bizi bekleyen dikenli bir yola daha girdik… (Devam edecek)

 

 

Ana görsel: Yer Sarsılıyor (La Terra Trema), Luchino Visconti, 1948

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKişisel Tarihe Dönüş: Soğuk Oditoryum
Kişisel Tarihe Dönüş: Soğuk Oditoryum

Sinema yazmaya devam edebilmemi sağlayan şeyin öncelikle birlikte düşündüğüm, birlikte konuştuğum, yazdığım, ilham aldığım kadınlar (ve elbette kendini mevcut erkek dilden sıyırmak için çaba sarf eden erkek yoldaşlar), onların dili, onlarla kurduğumuz dil olduğunu söylemem gerek.

Bir de bunlar var

Şifacı, Tecavüzcü Ve Kült
Tuğla Kadar Boşluklu, Beton Kadar Soğuk
Dünyanın En İyi Filmi

Pin It on Pinterest