Sinema yazmaya devam edebilmemi sağlayan şeyin öncelikle birlikte düşündüğüm, birlikte konuştuğum, yazdığım, ilham aldığım kadınlar (ve elbette kendini mevcut erkek dilden sıyırmak için çaba sarf eden erkek yoldaşlar), onların dili, onlarla kurduğumuz dil olduğunu söylemem gerek.

SANAT

Kişisel Tarihe Dönüş: Soğuk Oditoryum

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

1996’nın son aylarından itibaren Ezgi ve ben, Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün çıkardığı Görüntü dergisinin Bahar 1997 sayısı için yazmayı planladığımız 1980’ler Türk sinemasında kadının yenidensunumu konulu ilk yazımız için tekerleği yeniden icat etmekle meşguldük. Kadın hareketi ve kadın temsili üzerine aylara yayılan hummalı okuma ve araştırma sürecine rağmen bizi toplumsal gerçeklik alanından temsil alanına çekecek sinema içi kaynaklar konusunda çok da yol alamamıştık. Sinema tarihi kitapları ya da hasbelkader ulaşılabilen birkaç sosyoloji tezi dışında hem bu dönemi hem sinemasını hem de kadının temsilini aynı anda merkeze alan metinler bulamıyorduk. Bu durum bazı şeyleri ilk kez yazacak olma ihtimalimizi gündeme getirerek başlamamızı zorlaştırıyor, tedirginliğimizi arttırıyordu. İlgilendiğimiz konuyu ele alabilmek için izlememiz gereken filmlerin neler olduğunu elimize geçen birkaç kitaba bakarak, satır aralarını okumaya çalışarak saptamaya çalışıyorduk. Filmlere ulaşmak ise zaten mümkün değildi. Üniversite kütüphanesindeki videotekte erişebildiğimiz filmler sinema tarihinin büyük yapıtlarından ibaretti; Türkiye’den birkaç klasik de var mıydı emin değilim. Çok daha yakın bir geçmişte, 10-15 yıl önce üretilmiş olmasına karşın 80’lerin “kadın filmleri”ne bir çırpıda ulaşabilmek hiçbir şekilde mümkün değildi. VCD-DVD piyasası (orijinal ve korsan baskılarıyla) izlenebilen yerli filmler alanını genişletmeye daha yeni başlıyordu. Yeni kurulan özel TV kanallarının batan yapım şirketlerinden kiloyla satın aldıkları yerli filmleri günde 24 saat döndürecekleri ve Balık Pazarı’nın girişindeki pasajda Şimşek Video’nun genç çalışanlarının gece nöbeti tutarak bu filmleri VHS’e kaydedecekleri günler belki yakındı, ama henüz gelmemişti. Derken, hafifçe ürpermemize neden olan bir adres, çözüm yolu olarak kulağımıza çalındı: Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi.

 

Sinema alanında ismi bizde yakınlık uyandıran birkaç kadın yazarın aksine (ve belki zengin ilgi alanlarını yansıtan yaklaşımı ve üslubuyla sevgimizi kazanan Giovanni Scognamillo hariç) sinema tarihimizin yaşlı yazarları ve Mimar Sinan arasında kafamda bir ilişki vardı. Sami Şekeroğlu, Alim Şerif Onaran ve Nijat Özön birbirlerinden aşırı farklı, yer yer birbiriyle çatışan personalarına rağmen, belki o kalın kemik çerçeveli gözlüklerinden belki dokunulmazlıklarından dolayı bizim için nasıl bir ‘norm’sa, Mimar Sinan da o şekilde ‘devlet’ti. Erişimimiz olmayan ulusal sinema arşivimizin, bünyesinde hangi filmleri bulundurduğu sorusu bir sis perdesiyle örtülüydü; devlet ve bürokrasinin işareti saydığımız bu ketumluk, ayaklarımızın geri geri gitmesine neden oluyordu belki de. Ama tabii her şeyin bir çaresi vardı. ‘Devlet’i temsil eden yere usulünce gitmek gerekiyordu. Sorup soruşturduk, eğer dilekçe yazarak başvuruda bulunursak Mimar Sinan Sinema-TV Merkezi’nin arşivinde bulunan (aradığımız) filmleri oraya giderek izlememize izin verilebileceğini öğrendik birilerinden. Kulüp odasının ya da okulda 35 mm film gösterimi yaptığımız Murat Dikmen’in mütevazı ortamı dururken bilmediğimiz bir yere “Mimar Sinan”a film izlemeye gitmek pek rahat bir durum değildi, ama denemek lazımdı; filmleri görmemek demek yazıdan da vazgeçmek anlamına gelecekti. Dilekçemizi yazdık, faks mı çektik, elden mi bıraktık, bize nasıl cevap geldi, bu kulağa bile tuhaf gelen trafik nasıl yaşandı, bu kısımları hatırlamıyorum. Ancak o gün, Ezgi ve benim yazımızda ele almak üzere belirlediğimiz Mine ve Dul Bir Kadın filmlerini, Mimar Sinan’ın soğuk oditoryumunda Betacam’dan izleme deneyimimizi unutmama imkân yok. Koskoca salonda tek başımıza, dilekçeli iznimizin güveniyle ve bir görevli eşliğinde salona götürülmenin tedirginliğiyle, perdeyle baş başa kaldığımızda izlemeyi beklediğimiz filmlere nihayet kavuşmanın mutluluğunu yaşamış olmalıyız. Öte yandan, bu filmleri burada izlediğimizi gören birinin (orada olup olmadığını bilmediğimiz kontrol odasındaki görevli?) ne düşüneceğini aklımdan çıkaramadan özellikle belli sahneleri yer yer rahatsız bir şekilde izlediğimi ve bir yandan da filmleri bir daha göremeyecek olmanın bilinciyle karanlıkta deli gibi not almaya çalıştığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle kadın cinselliğiyle ilgili bir şeyler içeren bu filmlerle ilk karşılaşmamızın böyle bir ortamda gerçekleşmesi tuhaftı. Ortaokul ve lise yılları boyunca bir özgürlük alanı olarak kurduğum sinemaya gitme deneyimim bir anda ‘devletleşmişti.’ Liseyi Beyoğlu’nda okuma şansına sahip olduğum günlerde Alkazar’da karşıma ne çıkacağını hiç bilmeden izlediğim Elveda Cariyem, Fransız Kültür’de denk geldiğim Camilla Claudel’in iç burkucu hikâyesi ve daha başka bir sürü filmin zengin (cinsel) çeşitliliği bir anda silikleşti. Türkiye’de sinemayla ilgili ilk kez bir şeyler yazma deneyimimizin kendisi de ilgilendiğimiz 80’ler filmlerinde yer yer karşılaştığımız bir tür hamlıktan mustarip olmaya başlamıştı.

 

Filmleri belirlemeye çalışırken ve ön araştırma yaparken karşılaştığımız kaynaksızlık, yüzümüzü döndüğümüz yerlerde çarptığımız hayal kırıklıkları ve bu anlamda hissettiğimiz yalnızlık, yazabileceklerimizin sınırını da tonunu da sürekli değiştirdi. Şimdi, çok uzun yıllar sonra o ilk yazımıza tekrar bakarken, yazının başlığını birçok kez düşünüp “yenidensunum”un “yeniden”ini attığımızı ve epeyce mücadelenin ardından yeterince kapsayıcı ve nesnel bir çerçeve kuramayacak olmanın kabulüyle yazdığımız şeyi, ‘bir deneme’ olarak adlandırdığımızı fark ettim. 19-20 yaşımızda, kadınlık deneyimimizin bir nevi baharında, henüz olgunlaşmamış üslubumuzun ve her konuda coşkun akan duygu dünyamızın fırtınasını atlatabilmek ve karşılaştığımız zorluğa karşın sakin kalabilmek gerekiyordu. Ama kalamamıştık. Yaşadığımız hayal kırıklığını öfkeye dönüştüren ve bu duyguların üslubumuzu da belirlemesine sebep olan şeylerden biri, ismi nedeniyle bakmak durumunda kaldığımız bir Agah Özgüç kitabıydı: Türk Sinemasında On Kadın.

 

 

Sinemamızla ilgili kıt kaynaklar arasında başka kitaplarından faydalandığımız isimlerden biri olmakla birlikte Özgüç’ün bu kitabı bizi deliye döndürmüştü. Neredeyse her bir bölüm başlığının cinsiyetçi ifadelerle bezeli olduğu, tamamının fotoğraf altı metinlerinin bir araya getirilmesi olarak görülebileceği bir toplamanın kaynak kitap diye önümüze çıkmasına, kimsenin bunu eleştirmemesine, aksine bu kitabın önsözünü yazan saygı duyduğumuz bir başka sinema yazarımızın “kalemine bereket” demesine katlanamıyorduk. Kitabın sayfaları arasında bazı cümleleri okurken kendi yumruğumu ısırdığımı biliyorum. Bizi çileden çıkaran şeyleri sayıp dökmeden, filmlerin analizine başlayamayacaktık; nitekim yazı da çabamızın arka planını anlatan uzun bir giriş, kitaba ilişkin sert bir dipnot ve ardından filmlerin anlatımıyla ilerlemişti. Sinema üzerine yazmaya devam edeceğimi bilmeden dahil olduğum bu ilk yazı macerası, öyle ya da böyle bu görevi yerine getirebilmenin memnuniyeti kadar hep sıkıntılı da bir his bıraktı bende. Dergi çıktıktan sonra ara ara yazıya baktığımda kendime sonradan ‘yakıştıramadığım’ hakarete varan ifadelerden ve üsluptan hoşlanmıyordum ama yazıda o zaman için anlamlı olabilecek bazı yorumlar bulunduğunu ve bu dönemden, bu filmlerden söz açmanın öneminin geçerli olmaya devam edeceğini de hissediyordum.

 

 

Şimdi çok uzun bir sürenin ardından, Cuma Fragmanları’ndaki bu seri için düşünürken yıllarca peşimden gelen bu yazının sekter tonunun altında gördüğüm bir şey daha oldu: kırılganlık. İlk kez basılacak bir yazı yazmanın kırılganlığı, kendini başkalarına açmanın, “işte buradayım” demenin kırılganlığı, yaslanacak bir eleştirel gelenek bulamamanın kırılganlığı, erkek dile isyanın doğru dilini bulamamanın kırılganlığı. Agah Özgüç’ün bu yazı nedeniyle herhalde bir özür beklentisiyle beraber çalıştığım insanlarla bana haber gönderdiği yıllar boyunca o ilk yazıya dair kırılganlığım sürmüş olmalı ki, kendisi yazıdan haberdar olmasaydı da geriye dönük memnun olmayacağım o tonu affetmem zaman aldı. Sadece sinema değil kültür tarihimizin de çok önemsediğim ve üzerine daha uzun düşünüp yazmak istediğim bir semptomu olarak, yaşlı neslin genç nesle hıncı olarak düşündüm hep bu özür talebini. Gelgelelim, bu talepler hep tek taraflı oluyordu. Nesiller arası dolaşan bu kırgınlık bende de yaşlı nesle karşı başka türlü bir içerlemeye dönüşüyordu bu örnekte. Yazdıklarının tonu ne olursa olsun, düşünsel yokluk içinde sinema yazmaya başlamış iki genç kadına şefkat yerine intikamla yaklaşılması nasıl bir şeydi; en hafifinden ‘gençlik hatası’ deyip geçmemek, hatta böyle bir yazıya eleştiri uyandıracak bir yerden de olsa kaynaklık etmiş olmaya sevin(e)memek. O zaman şaşırdığım şeyler bunlardı; detaylı konuşabilseydik eğer üç aşağı beş yukarı bunları söylerdim (belki sulh olsun diye bir araya getirilme çabalarının bir sonucu olarak bir noktada bu sözler sahibine de ulaştı, bunu da hatırlamayacak kadar bastırmış olmalıyım). Oysa şimdi, yoktan var etmeye devam ettiğimiz yıllar boyunca icazet almadan yazmaya devam ederken, uzun süre burun bükülüp, neden sonra kabul gören neslim adına farklı düşünüyorum artık. Pek çok şeyi kendileri de yoktan var eden alaylı sinema tarihçilerimizin ve onların emeği sayesinde bilgisine ulaştığımız şeylerin değerini bilmemek gibi bir sorunumuz hiç olmadı. Mesele, bu emeğin bir duygusal şantaj unsuruna dönüşerek yapılan kalıcı hataları örtmesine engel olmak; bir kadın oyuncunun portresine böyle başlıklar atamamanın, bu tür bir cinsiyetçi dili kullanmamanın norm olduğu bir sinema yazını kurmak, ortak meselemiz asıl bu olmalı, işte bu kadar basit. Herhalde şimdi olsa uzatmadan, sıkılmadan, bunu dümdüz söyler, geçerdim.

 

 

Kırılganlıkla işaretlenmiş bu ilk yazımı takip eden 25 yıl boyunca, sinema yazmaya devam edebilmemi sağlayan şeyin öncelikle birlikte düşündüğüm, birlikte konuştuğum, yazdığım, ilham aldığım kadınlar (ve elbette kendini mevcut erkek dilden sıyırmak için çaba sarf eden erkek yoldaşlar), onların dili, onlarla kurduğumuz dil olduğunu söylemem gerek. Şimdi hafızamı tazelerken, bana cesaret veren kadınların dilinin ilk örneklerine de aynı dönemde rastladığımı fark ediyorum. Tam o zamanlar, yazı yazma çabasının da etkisi ve merakıyla aldığım Osmanlı dönemi kadın edebiyatı dersi için Kadın Eserleri Kütüphanesi’ne gidişimle orada bambaşka bir dünyanın önümde açıldığını hissetmiştim. İlk kez adım attığım Balat’ta kadın emeğiyle var olabildiği her halinden anlaşılan bu kütüphane ile Mimar Sinan’ın ter döktüğümüz soğuk oditoryumu arasındaki kontrast çok çarpıcı; ilkinin ne kadar da kucaklayıcı olduğunu şimdi çok daha net anlıyorum. Ve tanıştığım anda büyülendiğim, Osmanlıca bilmediğim için hatmedemediğime yandığım Hanımlara Mahsus Gazete’ye yüz yıl önce kadınların yazdığı o ilk mektuplardaki bir cümle kulağımda durmadan yankılanıyor: “Bizi kurt masallarıyla oyalamayınız.”

 

(Devam edecek)

 

Ana görsel: Mine, Atıf Yılmaz, 1983.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKişisel Tarihe Dönüş: Yenidensunum
Kişisel Tarihe Dönüş: Yenidensunum

Cuma fragmanları vesilesiyle, sinema yazmaya başlama deneyimim üzerine düşünürken galiba ilk kez net bir şekilde bu süreç kafamda kadınlar ve erkekler üzerinden kuruluyor ve çokça anlattığım tüm bu anekdotları ve izlenimleri ilk defa bu gözle görüyorum.

Bir de bunlar var

Onur Ünsal’la Röportaj I. Bölüm: “İyi oyunculuk sana hayatı nasıl yaşaman gerektiğine dair bir şey anlatıyor”
Anti-Kahraman Kadın Karakterleri Nasıl Bilirsiniz?
DJ Kübra Uzun: ‘’Benim için olay hep sahne’’

Pin It on Pinterest