Kendi yazma deneyimimde de, bana ilham veren, yoldaşım olan kadınlarla birlikte yazı yazma deneyimlerimde de seyir deneyiminin kendisini tüm heyecanı ve kırılganlığıyla birlikte yazıya dahil etmenin aslında yazıyı mümkün kılan asli şeylerden biri olduğunu öğrendim zamanla.

SANAT

Kişisel Tarihe Dönüş: Sinema Sinemaya Bakıyor

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

1996 yazının sonları olmalı, çok sıcak bir gündü. Üniversitede, bilgisayarın henüz hayatımıza girmediği günlerde ödevlerimi elektronik daktiloda, onlar dışındaki her şeyi ise birtakım defterlere el yazısıyla yazıyordum. Sinema üzerine ilk yazı denemem için okuduğum bir sürü şey, izlediğim filmler ve aldığım notlar kafamda kocaman bir bulut olarak dönüyordu. Daha yarı yola gelemediğim felsefe eğitimimde bana büyük haz veren soyut düşünce, bilgiyi kendi içinde yeniden inşa etmeye yarayabildiğini gördüğüm tartışma ortamı ve elbette meraklısı olduğumuz eylem(e) hali bir arada hayatımıza yön veriyordu. Ancak belki de en önemlisi, yani tüm bunları zaman içinde yerli yerine oturtmayı sağlayacak şey, büyük bir iştahla deneyim biriktirmekti. Hem düşünsel hem deneyimsel bir sürü şeye kendimi aynı anda açmanın heyecanını sürekli hissettiğim bu dönemde, ilk yazımı yazmaya çalışırken bir yandan da sıklıkla deneyimsizliğimin farkına vararak zorlanıyor, yine de bir şekilde yoluma devam ediyordum. Sinema kulübündeki çalışmalarımız kapsamında ilk yazımızı yazmak üzere 80’ler Türkiyesinde kadın temsillerine duyduğumuz meraktan yola çıkarak çok çeşitli alanlarda okumalarımı yapmış, ulaşabildiğim filmleri izlemiştim. Ancak bütün bunlara dair benim söyleyeceğim ne vardı? Söz nasıl doğar, nasıl edilirdi, daha önemlisi nasıl bir araya gelir ve anlamlı bir bütün oluştururdu? Yarım yamalak bilgilerle kanı oluşturmak, bunları belirli tezler etrafında sunmak için çok erken değil miydi? Her ifade eksik kalmayacak mıydı? Kendi kültürel geçmişimiz, hele de mevcut üretimleriyle entelektüel kapasitemizi pek de zorlamayan sinemamız konusunda yazmak ya da bazı şeyleri yorumlamak neden bu kadar zordu acaba?

 

O sıcak yaz günü, üniversitede birinci yılımın sonunda taşındığım Hisarüstü’nde buluşma, çalışma, hatta bir dönem yaşama noktamız olan bir kafede filmlerle ilgili notlarım arasında küçük buhranlar içindeydim. Defteri, kalemi ve ufak tefek eşyalarımı orada bırakarak biraz hava almak ve yürümek için dışarı çıktım ve daha önce hiç yürümediğim bir yöne doğru ilerledim. İstanbul’un neredeyse elle tutulur derecede ağır, insanın aklını da puslandıran nemli havasında fazlaca gömüldüğüm kurmaca dünyadan sıyrılmaya duyduğum ihtiyaç büyüktü. Sanki bir şey beni derinlere çekiyormuş gibiydi; 80’lerin “kadın filmleri”nden karakterler, mekânlar, müzikler, bazen olağan ve vay be dedirten bazen ellerinizle kulaklarınızı kapatmak istediğiniz diyaloglar… Sevmekle sevmemek, takdir etmekle etmemek arasında kalıyordum. Hem heyecan duymak hem utanmak. Tüm bunlar arasında, artık iyiden iyiye yakınlık duyduğum Türkan Şoray ve Müjde Ar dışında kafamdaki baskın imgelerden biri (o zaman da şimdi de) kemik çerçeveli gözlükleri, o gözlüğün altında en cazip şeylerin kokusunu daima alan burnu ve müstehzi gülüşüyle Atıf Yılmaz’dı. Konuşsa halinden memnun sakin sakin bir şeyler diyecek… Oysa ben kıvranıyordum. O zaman farkında olmadığım şey belki de şuydu: tıpkı onun filmlerindeki hülyalı senaristler gibi hikâyenin ‘aslı’nı aramakla meşguldüm. Umutsuz bir arayış. Asıl hikâye bu arayışın kendisiymiş oysa.

 

Karşıma herhangi bir şey çıkmasını beklemeden ilerlediğim sokakta pek yeni bir şey görmeyeceğimi bilerek önümdeki tozlu asfaltı takip ediyordum. Çoğunlukla sıvası kurumadan boyası vurulmuş apartmanlardan oluşan, arada birkaç Alevi derneğinin izini görebildiğiniz, küçük esnafın köşe tuttuğu bir üniversite semti/mahallesi. Gündüz o hareketsiz tozlu sokaklara bakan biri, Susurluk sonrası yakın bir zamanda meşaleler taşıyan bir insan selinin o dar yokuşlu sokaklara dolduğu mahalle burası demezdi kesinlikle (Aydınlık için bir dakika Karanlık eylemleri). Öğrencilerle ve öğrencilerden geçinen, kendi içinde bir güven hissi veren, az ötede kolay kolay girilemeyecek bir getto havası taşıyan Küçük Armutlu ile orta sınıf aidiyetlerimizi bize hatırlatan zengin Etiler-Levent hattı arasında kendi içinde bir parantez gibi duran mahallemiz… Çok kısa bir yürüyüş olmuştu, sokak hemen bitti; buradan ötede bir şey yok düşüncesiyle geri dönmeye niyetlendiğimde bir anda gördüğüm şey beni bulunduğum yere mıhladı. Bu gerçek olamazdı. Tam karşımda, oracıkta, Türkan Şoray İlkokulu duruyordu! Bunun nereden çıktığı konusunda hiçbir fikrim yoktu, bunca zamandır yaşadığım yerde birkaç yüz metre ötemde böyle bir şeyin varlığından habersiz olmam inanılmazdı; bu sokaktan hiç geçmemiş olmak, bu okulun varlığını hiç duymamış olmak… Hele de bu filmlerle cebelleşirken! Her şey bir rastlantılar haresi altındaydı. Kalp atışlarım hızlanmış bir şekilde kapıya doğru ilerledim. Bomboş bahçeye göz attığımda ileride giriş katının birkaç penceresinin açık olduğunu fark ettim, idari ofis olmalıydı. Adı Türkan Şoray olsa da resmî bir kuruma resmen kapalıyken girme teşebbüsümü açıklamak için bir gerekçe hazır etmem gerekiyordu, bir gören olursa sorguya çekileceğim kesindi. Öğrenciyim, sinemayla ilgili ödev yapıyorum diyecektim ve okulla ilgili bilgi almaya çalışacaktım. Bahçe kapısından girdikten sonra ilerledim, okulun ana binasından içeriye girince gördüklerim üzerine iyice elim ayağım birbirine dolandı. Binanın girişindeki küçük alan mütevazı bir mabet gibi döşenmişti. Orada, mermer taşların üstündeki mermer büst alanında, mermer olarak hatırladığım bir plaka üstünde Türkan Şoray adına yazılmış akrostiş bir şiir vardı. Tıpkı Hayallerim Aşkım ve Sen’in giriş sekansındaki şiir gibi! Türkan Şoray’ın canlandırdığı ünlü yıldız Derya hanımın yaptığı yatılı okul ziyaretinde, yetim Coşkun’un hazırolda ona okuduğu şiir: “Yetimlerin annesi, kalbimin bir tanesi Derya! / Yardım etmek istersin, çocukları seversin Derya!” Tabii filmde çocuğun vatanperver bir tonla ve aşkla okuduğu bu şiiri saygıda kusur etmemesi gerekçesiyle sürekli bölen okul müdürü ortalıkta yoktu ama girişteki mabedin duvarlarını süsleyen siyah beyaz Türkan Şoray ve okul inşaatı fotoğraflarını sesli anlatıma dönüştürecek bir memure hanım meraklı bakışlarla ve bildiklerini paylaşma heyecanıyla bana doğru yavaşça yaklaştı. Hazır cevabım işe yaramıştı, kapalı okula dalma deneyimim mazur görülmüştü. Benim gibi meraklı bir dinleyici hikâyeyi kendinden emin bir şekilde aktarmak isteyen bir anlatıcı için bulunmaz bir nimetti.

 

 

 

 

Efendim, 1970’li yıllar… Buralar hep boş arazi. Türkan Şoray arabasıyla ıssız yollarda film setine doğru yol alıyor. (Burada benim gözümün önüne nedense hep mavi bir Chevrolet geliyor, belki Umutsuzlar’dan) Hava kar kış, derken bu havada çantası sırtında yürümeye çalışan bir (birkaç?) çocuk durduruyor arabasını. Sıcak arabaya binen öğrenci (burada siyah önlüğü ve sıkı örülmüş uzun saçlarıyla tertipli bir çocuk hayal ediyorum hep) Türkan Şoray’ı hemen tanıyor ve ona “Türkan abla, Türkan abla, bizim okulumuz yok. Her gün evden okula (şu kadar) yol yürüyoruz. N’olur, bize bir okul yaptır!” diyor (Derya!). Türkan Şoray bu manzara karşısından (elbette) çok hisleniyor ve o gün o çocuğa okulu olmayan bu bölgeye bir okul yaptıracağına söz veriyor ve yaptırıyor. Başlangıçta heyecanla yürüyen inşaat ve büyük bir coşkuyla gerçekleşen okul açılışının ardından Türkan Şoray bir süre okulun ihtiyaçlarıyla bizzat ilgileniyor. Ancak… Bir süre sonra “onun iyiliğini suistimal eden” ve “isteklerinin sonu gelmeyen”, “kadir kıymet bilmeyen ” insanlar nedeniyle Türkan Şoray “soğuyor”, kalbi kırılıyor ve ayağını okuldan kesiyor, uzunca bir süre bir daha hiç uğramıyor… Memure hanım burada hafiften bir iç çekti, “küstürdüler onu” dedi. Türkan Şoray gibi birine bu yapılır mıydı… Hikâyenin hüzünlü sonunu tasdik eder bir şekilde başımı salladım ve iç geçirdim. Sonra da fazla oyalanmadan, konu sarpa sarmadan teşekkür edip, hemen okuldan ayrıldım. Kafamın içi daha da puslu, ancak bu inanılmaz rastlantıdan müthiş bir sevinç duyarak notlarımın başına döndüm. Gerçek Türkan Şoray’ın kanlı canlı sureti, memure hanımın sinemayla kurduğumuz ilişkinin kolektif hafızamızda ve duygu halimizdeki karşılıklarına bir örnek teşkil eden hikâyesi yazının yazılma sürecine en azından arka planda dahil olmuştu ve bir kapı açmıştı. Sinema mı hayatı taklit ediyordu, hayat mı sinemayı? Farkında olmadan da olsa bir şeyleri harekete geçiren bu deneyimden yıllar sonra, aralarında Hayallerim, Aşkım ve Sen’in de olduğu bir dizi oyunbaz film beni ilgimi çeken asıl soruya getirdi: Sinema kendine nasıl bakıyor? Sinemamız kendisine nasıl bakıyor?

Sinema üzerine yazmayı düzenli hale getirdiğim 2000’lerin başında, Yeşilçam’la ve en genel itibariyle yerli filmlerle kurduğumuz ilişkiyi çok geniş bir çerçeve içinde düşünmemi sağlayan, bakışımı köklü bir şekilde değiştiren en önemli karşılaşma, Fatih Özgüven’in Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler konferansının ilk yılında yaptığı “Türk Sineması ve Biz: Çamlıca’daki Eniştemiz” konuşması olmuştu. Sinemayla olan ilişkimizde paylaşılan bir aşinalık duygusunun, film dünyasıyla aramızdaki mesafeyi beklenmedik zamanlarda arttırmak yerine azalttığı hatta deyim yerindeyse erittiği filmlerle karşılaşmak, varsaydığımız seyircilik deneyimlerine yeniden bakmayı zorunlu kılıyordu. Kendi yazma deneyimimde de, bana ilham veren, yoldaşım olan kadınlarla birlikte yazı yazma deneyimlerimde de seyir deneyiminin kendisini tüm heyecanı ve kırılganlığıyla birlikte yazıya dahil etmenin aslında yazıyı mümkün kılan asli şeylerden biri olduğunu öğrendim zamanla. Kendini yansıtan, kendine bakan filmlerin zengin dünyalarında filmlerin dışına da taşan tüm arzu ve hayallerin, sinemanın kendisine bakarken kendisini nasıl hayal ettiğinin bazı örneklerini konuşmaya başladık belki. Ama henüz Atıf Yılmaz’ın, kadın karakterlerine nasıl bir kader biçeceğini bilemeyen kafası karışık erkek yazarlarının (Hayallerim, Aşkım ve Sen, Adı Vasfiye) bariyerlerini aşarak kadınların kendi deneyim dünyalarını yazmalarının etkisinin peşine yeterince düşmüş değiliz bana kalırsa. Teyzem’de Üftade’nin talan edilen günlükleri mesela? Yine Cuma fragmanları serisinde Nazan Maksudyan’ın “Tasnifsiz Arşiv” başlıklı fragmanından şu satırları hatırlayalım: “Ömrü hayatında hep incitilmiş Üftade’nin, söyledikleri duyulmamış, hayalleri kırılmış, bedensel bütünlüğü ihlal edilmişti. Ölümünün ardından, bu sefer de evin her bir tarafından fışkıran, yıllar boyunca yazdıkları, çizdikleri, günlükleri, karalamaları tecavüze uğruyordu. Bu talan sahnesi, Üftade’nin yaşadığı hayata katlanabilmek için yarattığı diğer dünyanın bir anda enkaza dönüşmesi, her izleyişte çok ağır gelirdi.” Ya da Kadının Adı Yok’ta kadınlık deneyimini yazarak yeniden kurgulayan Işık’ı da yeniden bir düşünsek?

 

Cuma fragmanları vesilesiyle bütün bunlar üzerine düşünürken, yazma deneyimimizin kendisini birlikte ortak bir tarihe dönüştürmenin önemini fark ediyorum. Tüm bunları geriye dönük yeniden yazmaya çalışırken yazının yeniden bakmayı, başka türlü bakmayı sağlayışını bir kez daha görerek bunun heyecanlı bir başlangıç olabileceğini hissediyorum ve yeni serileri okumayı iple çekiyorum.

 

 

Ana görsel: Kadının Adı Yok, Atıf Yılmaz, 1988

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKişisel Tarihe Dönüş: Soğuk Oditoryum
Kişisel Tarihe Dönüş: Soğuk Oditoryum

Sinema yazmaya devam edebilmemi sağlayan şeyin öncelikle birlikte düşündüğüm, birlikte konuştuğum, yazdığım, ilham aldığım kadınlar (ve elbette kendini mevcut erkek dilden sıyırmak için çaba sarf eden erkek yoldaşlar), onların dili, onlarla kurduğumuz dil olduğunu söylemem gerek.

SANAT

YKişisel Tarihe Dönüş: Yenidensunum
Kişisel Tarihe Dönüş: Yenidensunum

Cuma fragmanları vesilesiyle, sinema yazmaya başlama deneyimim üzerine düşünürken galiba ilk kez net bir şekilde bu süreç kafamda kadınlar ve erkekler üzerinden kuruluyor ve çokça anlattığım tüm bu anekdotları ve izlenimleri ilk defa bu gözle görüyorum.

Bir de bunlar var

Sibirya punkının kraliçesi Yanka Dyagileva’yı hatırlamak
Cuma Şarkıları 38: Hu Huuuu Komşu Komşu!
Hadi Ben Kaçtım Çantaları IV: Özgürlükten Kaçış

Pin It on Pinterest