Fibromiyalji ve diğer görünmez, teşhis edilemez kronik hastalıkların feminist meseleler olduğunu kabul etmemiz, onları daha çok konuşmamız, mücadelemize dahil etmemiz ve asli birer tıbbi mesele haline gelmeleri için ısrar etmemiz gerekiyor.

KÜLTÜR

Strestendir: Feminist bir mesele olarak fibromiyalji

Birkaç yıl önce bir gün vücudumda daha önce hiç deneyimlemediğim ağrılarla uyandım. Ağrılar giderek arttı ve bir süre sonra buna inanılmaz bir yorgunluk da eklendi. İşe gitmek için çıkıp 200 metre sonra yığılıp kaldığımı ve mecburen eve döndüğümü hatırlıyorum. Bırakın sokakta yürümeyi, bilgisayarda yazı yazmak, bulaşık yıkamak gibi basit ev işleri yapmak bile müthiş zorlaşmıştı. Çok sayıda doktor (devlet doktoru) gezdim, her birinde aynı testleri tekrar tekrar yaptırdım. Testler normal çıktı, doktorlar ‘’strestendir’’ dedi ve istisnasız hepsi beni psikiyatriste yönlendirdi. Gitmedim. Bir arkadaşım vasıtasıyla fibromiyalji denilen bir hastalıktan haberdar oldum. Doktorlara ‘’bu olabilir mi?’’ dediğim zaman ancak fizik tedavi bölümüne yönlendirildim. Fizik tedavi doktoru beni dinledi, muayene bile etmeden ilaç yazmak istedi. Kilo almaktan korktum, ilaca bağlanmaktan korktum, antidepresanlarla ilgili ne kadar çok stigma varsa hepsinden teker teker korktum ve ilacı almayı reddettim. Bir süre sonra ağrılarım kendiliğinden dindi.

 

Ağrılar birkaç ay sonra yine ve daha şiddetli başladı. Bu sefer MR dahil her türlü test yine yapıldı. Her şey normaldi; ama ben neredeyse bütün bir yazı yatarak geçirmiştim. Enerjim öğlen olmadan bitiriyordu ve bir gece dışarı çıksam bir hafta acısını çekiyordum. En sonunda hastalığımın fibromiyalji olduğuna ve bir psikiyatriste gitmeye ikna oldum ve ilaç kullanmaya başladım. İlaçlar işe yaradı, günlük hayatıma geri dönebildim.

 

Fibromiyalji çoğunlukla orta yaşlı kadınları etkilediği söylenen, yumuşak doku romatizması olarak da bilinen ama romatizma tedavilerine cevap vermeyen kronik bir hastalık. Bedende gezinen ağrılar ve şiddetli bir bitkinlikle kendini gösteriyor. Bazı hastalar ilaç tedavisine cevap veriyor, bazıları ise çok daha ağır geçiriyor. Hastalığın fizyolojik sebebi hala bilinmiyor, bu yüzden net bir tedavisi yok. Bilinmediği için ‘’stres kaynaklı’’ deniyor, hatta ‘’hassas karakterli, titiz kadınları’’ çok daha fazla etkilediğine inanılıyor. Söz konusu kadınları etkileyen bir hastalık olduğunda sebeplerin strese, karaktere, kafayı bir şeylere takmaya, yani kadın olmakla birlikte gelen sözüm ona zayıflığa bağlanması sıradan bir şey, kadınları kamusal gündelik hayatta infantilize etmenin binlerce yolundan biri. Hayatın vahşi ve bizim de onunla başa çıkacak kadar donanımlı yani sert olmadığımızı ima eden bu iddialar sayesinde, kadınların hem ev hem iş hayatında yaşadığı sorunlar, adaletsizlikler ve susturulmuşluklar görünmez kalıyor hem de hastalık basit bir doğa meselesine, karakter meselesine, fıtrat meselesine indirgenmiş oluyor.

 

Ann Cvetkovich, Depression: A Public Feeling kitabında depresyonun sadece tekil sebeplerle ortaya çıkan klinik bir olgu değil pekala sosyal ve  politik bir mesele olduğunu öne sürmüş ve sorunun kişisel streslere değil bazılarımızın hayatlarına dadanan adaletsizlik tarihlerine uzayabileceğini iddia etmişti. Bunu da tıp literatürünün ağırlıkla beyaz orta sınıf bir erkeği nesne olarak aldığı ve araştırmaların da bu prototip ile ilgili varsayımların etrafında şekillendiğini altını çizerek yapmıştı. Bu prototipin hayat şartlarının iyi olması, sahip olduğu avantajlar ve rahatlık kötü hissetmesiyle örtüşmediği için depresyon literatürde yeterince araştırılan bir konu değil. Johanna Hedva görünmez bir hastalıkla yaşamanın politik okumasını yaptığı muhteşem manifestosunda bu durumu sağlıklı olmanın beyaz ve zengin bir erkek olmakla bir tutulduğu şeklinde yorumluyor. Ve bu var olan erkeklik algısında depresyon ya da fibromiyalji gibi ‘’gizemli’’ hastalıkların yerinin olmaması, bunların yeterince araştırılmaması yanında, ağırlıkla kadınlara yakıştırılan, kadınsı bir şeye dönüşmesinde de pay sahibi. Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar, fibromiyaljinin de bir kadın hastalığı olarak düşünülmesinin ön yargılı araştırmalara dayandığını gösteriyor. Bu araştırmalar, ana akım fibromiyalji araştırmalarındaki katılımcıların özellikle çoğunlukla kadınlar arasından seçildiğini, fibromiyalji sahibi erkeklerin görmezden gelindiğini ve kadınların sayısının olduğundan fazla gösterildiğini ortaya koyuyor.

 

Yani yüzde 90 kadınları etkilediği söylenen bu hastalık, kadınlara yakıştırılan zor karakterli ve hassas olmakla da özdeşleştirilerek psikolojik alanlara hapsediliyor ve ardında yatan fizyolojik durumun araştırılmasının önüne geçilmiş oluyor. Bu yöntemle hem kadınlar daha zayıf ve duygusal olarak bir kere daha mimleniyor hem de erkeklerin bu tip hastalıklara pek yakalanmadığı inancı da desteklenerek erkeklik kavramı iyice sağlamlaştırılıyor.

 

Şimdi, koskoca tıbbın bir hastalığa bu şekilde yaklaştığını düşünürsek, hastalığa sahip olan kişinin aile ve arkadaşlarının duruma nasıl yaklaşacağını tahmin edebiliyor musunuz? Hastalığın görünmez olması, hastalık olduğunu işaret edecek testlerin sorunsuz çıkması sonucu kadınlar, türlü ‘’kafanda yaratıyorsun’’lar, ‘’abartıyorsun, biraz dinlensen geçer’’lerle karşılaşıyor. Hastalığın ağırlığı ve çaresizliği yanında bir de ciddiye alınmamanın, küçümsenmenin travmasını yaşıyorlar. Doktora daha az gitmeye başlıyorlar, psikiyatri etrafındaki stigma yüzünden psikiyatriste gitmek çok ama çok zor. Orta sınıf ve üzeri değilseniz, zaten terapi görmeniz pek mümkün değil; birincisi devlet hastanesinde öyle bir hizmet yok (sadece 20 dakikalık görüşmelerle sınırlandırılan psikiyatri servisi mevcut) ikincisi özel bir terapinin ücretini karşılamak çoğu insan için neredeyse imkansız. Seansı bin liralara kadar çıkan psikanalizden bahsetmiyorum bile. Doktorlar strestendir diyor, çevrenizde hastalığı huysuzluğunuzun, geçimsizliğinizin bir sonucu hatta cezası olarak teşhis edenler yarışıyor. Bir de, iyi niyetlerle, yoga, glütensiz beslenme, son model bir şey terapisi, egzersiz yapma tavsiyesiyle gelen yakın arkadaşlar oluyor. Ne kadar halim ve param yok deseniz anlatamıyorsunuz. ‘’Yogaya nasıl hali olmaz bir insanın’’ diye düşünüyorlar, halbuki enerji kaynaklarınız o kadar kısıtlı ki, nereye harcayacağınız konusunda çok idareli davranmanız gerekiyor. Bu da takdir edersiniz ki çoğu zaman para kazanabilmek adına mecburen işe gitmeyi seçmek oluyor, ki bu hastalık yüzünden çalışamayacak duruma gelen fazla sayıda kişi mevcut.

 

Ben yaklaşık üç senedir fibromiyalji teşhisiyle yaşıyorum, o günden beri vücudumda ağrı hissetmediğim ya da yorgun olmadığım neredeyse hiçbir gün olmadı. Hayatla ilgili yapmak istediğim birçok şeyi ertelemem veya iptal etmem gerekti. Haftada kaç gün dışarı çıkacağımı, çıktığımda nereye gideceğimi, sonrasında kaç gün evde hiçbir şey yapmadan yatmam gerektiğini hesaplamakla geçiyor zamanım. Yine de ben şanslı bir fibromiyalji hastasıyım, ağrılarıma iyi gelen ilaçlar ve daha da önemlisi bu ilaçlara erişimim var ve ailem ve arkadaşlarımdan şüphe değil destek görüyorum. Maalesef bu durum bütün kadınlar için geçerli değil. Hem psikolojik sebeplere bağlanan hem de psikolojik desteğin esirgendiği bu tip hastalıklarla boğuşan kadınlar bir de böyle bir sarmalın içinde takılıp kalmış buluyorlar kendilerini. Hastalığın yarattığı çaresizlik hissi depresyonun kendisine dönüşüyor ve hastalığı gölgeleyecek hale geliyor. Doktorlar ve yakın çevrenin baskısı ve türlü normatif etken yüzünden kişinin kendisi bile hasta olduğunu kabul edemiyor, suçu kendinde arıyor, depresyona atıyor. Bu noktada bir de depresyonun etrafındaki mitlerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Sanki bu dünya, ‘’bir şeyin yok streslisin, depresyondandır’’ diye diye depresyonu zorla yaratıyor yahut iyice pekiştiriyor kadınlar için. Sonra da zaten ne histeriklilik kalıyor bize yapışmayan, ne manyaklık, ne melankoliklik. İşte bu yüzden fibromiyalji ve diğer görünmez, teşhis edilemez kronik hastalıkların feminist meseleler olduğunu kabul etmemiz, onları daha çok konuşmamız, mücadelemize dahil etmemiz ve asli birer tıbbi mesele haline gelmeleri için ısrar etmemiz gerekiyor.

 

 

Ana görsel: Frida Kahlo yatağında, Mexico City, 1951. Fotoğraf: Gisèle Freund.
Dr. Marita Ruiter Koleksiyonu.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Y“Hepsi ibnelikten”
“Hepsi ibnelikten”

Lubunyalık, İstanbul, sınıf, yaş ve statü gibi dinamiklerin birbirleriyle çarpışıp durduğu romanı Deniz Ne Kadar Güzel’de şatafatlı, dokunaklı ve sürükleyici bir polisiyeye imza atan yazar Yiğit Karaahmet ile bol spoiler’lı bir sohbet.

MEYDAN

YBeyoğlu’nun Çilesi
Beyoğlu’nun Çilesi

Beyoğlu kent hakkı için mücadele edilmesi gereken bir ortak alan değil, sahip olunacak, “geri kazanılacak” bir ganimet adeta. Bitmek bilmeyen bir ideolojik savaşın ortasında sürekli oradan oraya savrulan bir pinpon topu.

SANAT

YKayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine
Kayıp Dilin İzinde: Elizabeth Fraser ve Cocteau Twins’in Treasure Albümü Üzerine

Fraser bu albümde, dünyanın anlam rezervine sığmayan hikâyeler mırıldanır. Onu belirli bir şekilde görmeye/duymaya kararlı olanları, kurallarını sadece kendisinin bildiği bir bulmaca-dil vasıtasıyla troller.

KÜLTÜR

YElektronik Müzikte Feminen Çatlaklar – 2. Bölüm
Elektronik Müzikte Feminen Çatlaklar – 2. Bölüm

Elektronik müzik tarihinde de nerede ismi parlatılan bir beyaz adam varsa arkasında görünmez ve duyulmaz kılınmış, anonim bırakılmış, beyaz erkek olmayanların yüklü tarihi var. Bizim de onları dinlemeye ihtiyacımız. Politik kulaklarla. 

Bir de bunlar var

Tek Seferde Düşmeden: Margo Hayes’in Tırmanışı
Son Kadın Bükücü: Aka Kubi
Büyük Yuva* – Çöken bir kentte yaşam patikaları:  Venezuela’nın Valencia’sı

Pin It on Pinterest