Elektronik müziğin tutucu ve militarist köklerinden kurtulmasında kadınların ve kadınsılık ile özdeşleştirilen popüler kültürün oynadığı rol büyük.

KÜLTÜR

Elektronik Müzikte Feminen Çatlaklar – 1. Bölüm

Resmi elektronik müzik tarihi de diğer bütün şeylerin tarihi gibi “dahi”, “öncü”, “radikal” gibi sıfatlarla şereflendirilmiş erkek adamlarla dolup taşan bir tarih. Beyaz erkek olmayanların kamusal alan hakkı olmadığı inancının maddi bir yansıması olan bu hazin gerçeklik, aynı zamanda bir görmezden gelme tarihi de. Bu söylem, kadınların bahsi geçen ve elbette toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş bu sıfatlara layık olamayacağına dair devam eden önyargıya eşlik ederek varlığını sürdürmekte ve hem akademik hem gündelik kayıtlarda tekrar tekrar aynı isimlerin altının çizilmesiyle de pekişiyor. Örneğin nedense tekrar tekrar aynı isimlerin belgeselleri çekiliyor, sınırlı kaynaklar aynı isimlerin hikâyelerini yeniden yeniden anlatmak için tüketiliyor (şimdilerde Peter Jackson’ın tonla para harcayarak çektiği, ne gerek varsa, yeni Beatles belgeseli konuşuluyor), akademik çalışmalarda aynı isimlere referans veriliyor. Ancak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal’in halk müziğinin radyolarda çalınmasını yasaklamasını destekleyen İlhan Mimaroğlu “radikal”, toplumun işler acısı halinin faturasını iyi annelik yapamadıklarını iddia ettiği kadınlara çıkaran Timur Selçuk “büyük usta” olarak anılırken aynı adamların baskıcı-tutucu-cinsiyetçi-sınıfçı ve ırkçı özelliklerinden hiçbir yerde bahsedilmiyor. Yine de her şeye rağmen, feminist hareket sayesinde bu tek taraflı söylemin altının son birkaç yıldır oyulduğunu görüyoruz. Sahne ışıklarının parlattığı bu adamların gölgesinde bırakılmış kadınların da isimleri daha sık zikrediliyor artık. Bu, yüzyıllara yayılan sahte yüceltme tarihini alaşağı etmeye yetmiyor elbette. Walter Benjamin’in dediği gibi, her kültür ürünü aynı zamanda bir barbarlık belgesi. Tarihi, üzerine inşa edildiği bütün haksızlıkları, ayrımcılıkları ve zorbalıklarları sansürlemeden yeniden yeniden yazmak ve anlatmak ise bu adaletsizliklerden en çok etkilenenlere düşüyor.

 

Elektronik müzik, basitçe akustik olarak üretilmemiş müzikler için kullanılan bir şemsiye terim, yani bu türde bir müziği oluşturan seslerin çoğu doğada bulunmuyor, sentetik olarak üretiliyor. Bu yüzden, bu tip üretimin önünün açılması da kaynaklar konusunda belirli bir noktaya gelinmesini gerekli kılıyor. Erken dönem elektronik müziğin eğitime, ev dışında çalışmaya ve kamusal alanda konuşma/kendini ifade etme ayrıcalığına erişimi olmayanların özellikle uzak kaldığı bir alan olmasının en büyük sebeplerinden biri de bu. Zira, elektronik müzikle ilgili ilk araştırmaların yapıldığı stüdyolar bazı devlet destekli kurumların laboratuvarları olarak ortaya çıkıyor. Bu laboratuvarların kimlerin kullanımına açık olduğu da malum: Orta-üst sınıf beyaz erkekler. Yani elektronik müzik de yoğun olarak sınıf, toplumsal cinsiyet ve ırksal ayrımcılıklarla ve ayrıcalıklarla şekillenmiş bir alan.

 

Elektronik müziği temelleri, 2. Dünya Savaşı bittikten sonra savaş sırasında kullanılan teknolojilerin laboratuarlara taşınmasıyla Dünya üzerinde üç ayrı noktada hemen hemen aynı anda atılıyor. Fransa’da Pierre Schaeffer’le gelişen Music Concrète [Somut Müzik], Almanya’da Karlheinz Stockhausen’la özdeşleştirilen Ektronische Musik, ABD’de ise Columbia-Princeton Üniversitesi bünyesinde kurulan Elektronik Müzik Merkezi’nde geliştirilen Music for Magnetic Tape [Manyetik Bant Müziği] olarak adlandırılan üç gelenek var. Bu laboratuvarlar öncesi elektronik müziğin gelişimine zemin hazırlamış bireysel çalışmalar da mevcut elbette. Örneğin, 1842 ile 1843 yılları arasında Charles Babbage’ın erken dönem bilgisayarı Analytical Engine [Analitik Motor] üzerine çalışan Ada Lovelace. (Kendisi Lord Byron ve Anne Isabella Byron’ın tek meşru çocuğu olarak elbette aristokrat bir aileden geliyor.) Lovelace’in bu çalışmaları bir bilgisayarın işlemesi için yazılmış ilk algoritmayı da içeriyor. Üstelik bu makinenin belirli bir müzik tipini bestelemesinin mümkün olduğu detayı da bu notları arasında yer alıyor. Yani ilk bilgisayar algoritmasını yazan kişi bir kadın.

 

Aslına bakarsanız, ilk elektronik müzik deneylerinin Avrupalı beyaz adamın doğa ve “başkaları” üzerinde hüküm kurma istencinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı da pekala söylenebilir. Misal, elektronik seslerin herhangi bir deneyim ve yargıdan bağımsız kalabilen yegâne sesler olduğuna inanan ve bu yüzden bu müziğe pozitivist bir tavırla yaklaşan Stockhausen’ın elektronik müzik yoluyla net bir nesnelliğe ulaşmayı hedeflediği bilinir. Bu açıdan, Stockhausen’ın parametreler üzerinde kesin bir kontrol kurma arzusuyla başladığı deneylerinin arkasında Avrupa’nın sömürgeci aydınlanmacılık tarihinin izi de sürülebilir. Aynı şekilde Fransız Music Concrète’çilerinin Antik Yunan filozofu Pisagor’un “konuşanı perde arkasından dinlemek” önermesi üzerine geliştirdiği akusmatik dinleme teorisinde de sesleri kaynaklarını görmeden dinleme anlayışı merkez alınır. Amaçlanan seslerin sesi çıkaran şeyin yükünden kurtarılması ve aslında dinlediğimiz şeyleri bağlamlarına göre anlamlandırdığımız gerçeğiyle yüzleşmektir ancak kaynağından koparılan sesle birlikte, sesler sadece dinleyen kişinin algısına tabi hale getirilerek dinleme tek taraflı bir edime dönüştürülür; yani sesin kendi tarihi, dinleyenin tarihi ve yargı dünyası tarafından bastırılır. Zira ne bağlamdan kati bir kaçışın ne de köklerinden özgürleşmesi amaçlanan seslerin bu sefer dinleyenin kendi kökleri tarafından sarmalanmayacağının garantisi vardır.

 

ABD’nin Music for Magnetic Tape geleneğinin başlangıcı da benzer şekilde Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’nda bir propaganda aracı olarak kullandığı banttan yayın teknolojisinden ilham alır. Almanya’nın Hitler’in konuşmalarını kaydederek daha sonra çeşitli radyolarda  yayımlanmak amacıyla kullandığı bant (Tape) teknolojisini incelemek için görevlendirilen John Millon isimli bir ordu çalışanının 1944 yılında bir radyo istasyonu binasının harabelerinde bulduğu kayıt makinelerini ABD’ye götürmesiyle ilk stüdyolar kurulur. Bu stüdyolar yine ezici çoğunluğu erkeklerden oluşan birtakım araştırmacılarla doldurulur.

 

Elektronik müzik vasıtasıyla saf seslere ulaşma fantezisinin kaynağı, Batı dünyasının çok inandığı Fransız Devrimi sonrası medeniyetinin savaş sonrasında yıkılmasına ve tüm değerlerin ellerinden kayıp gitmesine bağlanabilir. Tıpkı 1. Dünya Savaşı sonrası Viyana’da ortaya çıkan Yeni Müzikçilerin yaptığı gibi, “işlemeyen eski bir düzene” tepki/alternatif olarak ortaya çıkar bu çalışmalar. Öne sürülen bu yeni düzen, formal olarak yeni imkânlar açar belki ancak şiddetli bir muhafazakarlığı da içinde taşır. Üç ayrı noktada kurumsal bir şekilde ilerleyen erken dönem elektronik müziğin bir yandan yenilikçi bir yandan da hâlâ dışlayıcı olmasının sebeplerinden biri de,  türün “gelenek” başlığı altında müziğin sosyo politik tarih ve etkilerinden soyutlaştırılarak belirli bir formun içine kapatılması ve ancak belirli kapitallere sahip olanların bu geleneği gerçekleştirme ve devam ettirme gücüne sahip olduğu gerçeği. Ancak aslen epey dışlayıcı olan bu başlangıç elbette böyle kalmıyor; bu teknikler sonsuza dek o stüdyolara ve belirli kişilerin zimmetine esir düşmüyor, feminen varoluşlar sayesinde yol üzerinde asıl niyetlendirilmişliklerinde kırılmalar her daim yaşanıyor. Bahsi geçen stüdyolarda aslında kadınların da çalıştığı ve dönüm noktası eserlere imza atmış oldukları bilgisi o sırada değil belki ama özellikle internetin yaygınlaştığı 2000’ler sonrasında nihayet yaygın olarak dolaşıma da giriyor.

 

Elektronik müziğin bu tutucu ve militarist köklerinden kurtulmasında kadınların ve kadınsılık ile özdeşleştirilen popüler kültürün oynadığı rol büyük. Elektronik müziğin özellikle 60’lı yıllarda, eviçi emek veren kadınların tükettiği televizyon programlarında ve reklamlarda kullanılmaya başlanması, bu türün elit olmayan ilk tüketicilerinin kadınlar olmasına sebep oluyor ve elektronik müziğin yavaşça popüler kültüre sızmasına kapı açıyor. Elektronik sesler TV’deki çocuk programlarında ve çizgi filmlerde dikkat çekici unsurlar olarak kullanılmaya başlıyor, yeni yeni gelişen bilim-kurgu sinemasında kendine yer buluyor ve daha sonra Beatles ve Pink Floyd gibi grupların yeni üretilen synthesizer’ları müziklerine entegre etmesiyle de etki alanını genişletiyor. Bu arada yeni ortaya çıkan Theremin gibi enstrümanların ilk büyük icracılarının (Clara Rockmore gibi) kadınlar olduğunu görüyoruz. BBC’nin radyo tiyatrosu atölyesi olarak başlayan, sonra TV’ye de sıçrayan Radiophonic Workshop ekibinde yer alan Delia Derbyshire’ın Doctor Who dizisi için bestelediği tema müziği, bugün ilk büyük popüler elektronik müzik hit’i olarak kabul ediliyor. Aynı şekilde ilk kadın elektronik müzik prodüktörlerinden Wendy Carlos’un Stanley Kubrick filmi The Shining [Cinnet] için yazdığı tema müziği de şu ana kadar yazılmış en ikonik film müziklerinden biri olarak biliniyor.

 

 

Yani, ilk bilgisayar algoritmasını yazan kişinin bir kadın olması gibi ilk ilk popüler elektronik müzik yıldızı da bir kadın. Derbyshire, yazının başında bahsedilen elektronik müziğin ilk örneklerinde gözlemlenen saf ses tutkusunu benimseyip elektronik müziği kusursuz ve bilimsel ifadelere ulaşmak için kullanılacak sinyallerden ibaret görmüyor. Aksine, bestelerinde gündelik hayatta çoğunlukla ev içinde kullanılan eşyalardan çıkan seslerden aldığı örnekleri dijital olarak manipüle ve organize eden bir yol izliyor. Bant müziğinin o dönem analog şekilde, yani koca koca makineler kullanılarak, icra edildiği düşünülürse Derbyshire’ın eserleri entelektüel emek kadar el emeğinin de sonucudur. Kadınlıkla özdeşleştirilen mutfak araç gereçleri ve şarap şişelerine vurarak elde ettiği sesleri kaydetmesi, kesip biçerek yeniden yaratmasıyla Derbyshire, elbette feminen bir tersyüz edicidir. Kadınsılığın yapıştırıldığı bu nesneleri farklı niyetlerle geri dönüştürerek sonik patriyarkanın* duvarlarında çatlaklar, kendine de nefes kanalları açar. (Derbyshire ile ilgili yüzde 90 erkeklerin konuştuğu şu belgeselde, müzisyenin BBC’den ayrıldıktan sonra eskisi kadar üretmemesi üzerine fikir belirten bir erkek, Derbyshire’ın deli ve alkolik olduğu imâsında bulunuyor. İlhan Mimaroğlu ya da Timur Selçuk gibi “büyük usta” adamlarla ilgili yazının girişinde değinilen berbat detaylar ya önemsenmez ya da dehalarının bir parçası olarak muamele görürken, söz konusu bir kadın olduğunda deli ve alkolik gibi kelimelerin böyle hiç çekinmeden ortaya fırlatılıyor oluşunu da not düşelim.)

 

1960’lı yıllarda San Francisco Tape Music Center’da yaptığı işlerle elektronik müzik tarihinde çığır açan başka bir önemli kadın da Pauline Oliveros. Derbyshire gibi üretiminde bant teknolojisine odaklanan Oliveros’un 1989 yılında geliştirdiği deep listening (derin dinleme) kavramı, elektronik müzik tarihindeki devrim niteliği taşıyan kırılmalardandır. Sesi kaynağından koparan akusmatik dinlemenin aksine, bu anlayış sesin kaynağına derin bir dikkatle odaklanmayı prensip edinir. Oliveros, sesi basit bir titreşim olarak görmez, evrene yayılan farklı enerjilerin bir araçta toplanması olarak değerlendirir. Bu da dinleyen kişiyi o bütünün bir parçası yapar. Dünyayı tüm detaylarına dikkat kesilerek dinlemek hem kişisel hem kolektif bir iyileşme ihtimaline yapılan bir yatırım, dolayısıyla aktivizm haline gelir. Oliveros’un “Kişisel olan politiktir” anlayışını rehber belleyen ikinci dalga feminizmle aynı derdi paylaştığı, aynı dönemde yarattığı derin dinleme kavramında kendini böyle gösterir: Sonic Meditations albümü için söylediği gibi, müzik aslında onun için bu dünyayı anlama arayışında kullandığı bir araçtır -çoğu elektronik müzik bestecisinin aksine bir “amaç” değil. İşlerini ruh ve beden için tasarladığı dönüştürücü, politik ve terapötik araçlar olarak tanımlar; dinlemek de bu şekilde anlam toplamanın ve dünyayı sorgulamanın bir yolu haline gelir.

 

Pauline Oliveros’un da akordiyonun başında olduğu Sonic Meditations performansından bir görüntü. Rancho Santa Fe, Kaliforniya, 1970.

 

Yani aslında, bugün popüler elektronik müziğin niş stüdyolardan çıkartılıp toplumsallaşmasını, kadınsılıkla özdeşleştirilen popüler kültür sayesinde bu müziğin kamusal üretime ve tüketime açılmış olmasına ve bu teknikleri çekinmeden tersyüz eden kadınlara borçluyuz. Elitist köklerinden serbestleşen elektronik müzik, maskülen ağırlıklı geçmişiyle de vedalaşarak nispeten özgürleşiyor. 80’lerden itibaren özellikle kişisel bilgisayarların ucuzlaması ve farklı kültürel arkaplanlardan kişilerin evlerine de sızmasıyla yavaş yavaş farklı sınıflardan insanların elektronik müzik üretmesi mümkün hale geliyor. 90’larla birlikte özellikle hip-hop ve disko öncülüğünde Siyah dans müziği ve bu müziklerin getirdiği domino etkisi sayesinde de elektronik müzik popüler dünyaya iyiden iyiye yayılıyor ve bu sefer cinsiyetçiliğinin yanında en başından beri içinde yeşerdiği köklü ırkçılığı da görünür ve en önemlisi konuşulur hale geliyor. O da yazının ikinci bölümüne…

 

Şimdilikse kulak kabartmak isteyenler için elektronik müzik tarihini tersyüz eden kadınlardan oluşan bir liste. Devamı da yine ikinci bölüme.

 

 

*Sonik Patriyarka (Sonic Patriarchy), Rebecca Lentjes, dünyamızı domine eden seslerin “erkek’” olarak toplumsal cinsiyetlendirilmiş olduğunu ve marjinal addedilen bedenleri kontrol etmek için bu cinsiyetlendirilmiş seslerin nasıl etkili bir şekilde kullanıldığını böyle kavramsallaştırıyor.

 

 

Kapak görseli: Suzanne Ciani

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YAmbient Üzerine: Dinlediğimiz Kimin Hikâyesi?
Ambient Üzerine: Dinlediğimiz Kimin Hikâyesi?

Bu dünyadan çıkan sesler iktidar ilişkilerinden azade olamaz, bilakis bu ilişkilerle yoğrulurlar. 

KÜLTÜR

YTanısak sever miyiz?
Tanısak sever miyiz?

Grimes bütün dünyevi imtiyazları ve arzularıyla gözümüzün önünde bir insan olarak cisimleşirken...

ECİNNİLİK

YKüllerinden Doğmayan Kadınlar: Ya Bizi Öldürmeyen Şey, Güçlendirmiyorsa?
Küllerinden Doğmayan Kadınlar: Ya Bizi Öldürmeyen Şey, Güçlendirmiyorsa?

Popüler kültürün son zamanlarda en sevdiği hikayeler, başına gelen bir felaket sonrası hızlı bir şekilde toparlanıp hayata devam ederek kaderini yenen ezilmişlerin hikayeleri.

KÜLTÜR

YGöz kamaştıran bir beyazlık: Daire
Göz kamaştıran bir beyazlık: Daire

Daire’nin dünyasında görgüsüzlüğe olmadığı gibi olumsuzluğa, eleştiriye de yer yok. Sinsi ve zehirli bir kişisel gelişim diktası hüküm sürüyor bu dünyada.

Bir de bunlar var

LGBTİ+ Bireylerin Üreme Hakları ve Yeni Üreme Teknolojileri
Müjde Müslüman! Yeni bir adan oldu.
Bari Yeşil Işıklar Çıkmasaydı

Pin It on Pinterest