tante rosa’nın içinde bir türlü susturmayı başaramadığı bir prenses ve doludizgin koşmak isteyen atlar var; dünyaya açılan bir beden ve cinsellik. kuşak kuşak rosa.

ECİNNİLİK

bir işsiz prenses: tante rosa

Evlendim. Çocuk sahibi oldum. Bunlardan sonra, 25 yaşlarındaydım o zamanlar, yazmağa başladım. Bugüne kadar da sık sık, vazgeçmeli diye düşündüm. (Sevgi Soysal röportajından – Tante Rosa, s.100)

 

sevgi soysal’ın ölümsüz eseri tante rosa, kuşaklararası bir hikâye. sürekli bir mücadele konumu olarak kadınlık muamması üzerine. rosa’nın hayat mücadelesinin bireyselliği aşan boyutlarına değinen, soysal’ın yazar dehasına, şahsına ait ironik ve mizahi diline, hız kesmeyen bilinç akışı üslubuna dair pek çok yazı okudum. rosa karakterini “başarısızlık” örneği ya da sevgi soysal’ı “bir çeviri hikâye” yazarı olarak ele alan erk’ek-edebiyatçı yorumlarını* soysal’ın edebi kalıcılığında boğulurken görmek neşe verici. ben de bu ufacık tefecik, içi dolu turşucuk kitapcağızı, tante rosa’nın hikâyesini kesen iki durumu birlikte ele alarak; prenseslik ve işsizlik ile ilişkili olarak ―belki sevgili gülnur acar savran’ın etkileyici eserinin ismiyle beden emek de demek lazım― okumaya çalışacağım. 

 

“şu anda müstafi”

 

“I Love You”  ya ne sandın? Bir kendime I Love You! Sevebileceğim tek aşağılık, tek salak kendimim – kendimim – kendimim. Yine iş aramak! Daha sade anlatımla, Tante Rosa; iş aramak demektir. Aşık ve koca aramak demektir. (s. 54.)

 

tante rosa’nın içinde bir türlü susturmayı başaramadığı bir prenses ve doludizgin koşmak isteyen atlar var; dünyaya açılan bir beden ve cinsellik. kuşak kuşak rosa. bedeni kendisine ait olarak yaşayamadığı, hayalleriyle bütünleşemediği ve basitçe varolamadığı bir dünyasal durum içinde. bazen su gibi doğal bir cinsellik yaşamak için bazense bir iş, bir çıkış bulamadığından eş bulma yollarına giriyor. buluyor da. türlü türlü işler, türlü türlü eşler… 

 

Seni Seviyorum Rosa, Işıl Özgentürk, 1992.

 

fakat bildiğimiz üzere kocalar ölebilir, cepheye gidebilir, yok olabilir. terk veya eziyet eden de olabilirler pekâlâ. “mutlu son” palavralarından ziyade gerçek hayatta genellikle de böyle şeyler olur. evli, mutlu, çocuklu aile masalının ucu çoğu zaman eziyetleri yüzünden boşanılmış ya da ölmüş, kaçmış, borca batmış kocalara, bakılması gereken çocuklara çıkar. sonra gelsin bekâra baskı, dula saldırı, kadın düşmanı, patriyarkal ataklar, gitsin yalnız kadını maskaralaştıran, zavallılaştıran, habire ona çelme takıp takıp sonra düşmesine kişnek kişnek gülen “görünmez el”in fallosantrik düzeni.

 

prenseslik durumundan eş, eş durumundan iş, iş ve eş durumundan da prenseslik halleri birbirlerini tom ve jerry misali kovalar durur tante rosa’da. kitap boyunca tante rosa’nın evlilikleri ve işleri bu açıdan birbirlerini bol bol aynalar. rosa ücretli-işsiz bir ev kadını olduğunda para kazanıp evi geçindiren fakat bedensel olarak onu sürekli el altında hazır gören, ev işlerinde de cinsel ve bedensel olarak da onu sömüren bir koca vardır karşısında; rosa evi terk eder. iyi para kazanan bir iş kadını olduğunda ise hem savaş dönemidir hem cepheye gitmeyen sanatçı ruhlu hoş kocası ansızın ölmüştür. 

 

savaş parçalar iş-eş hayatını: bir başka koca cepheye gider, flört macerası, görücü usulü (gazete ilanı ile) kısmet arama ve benzeri girişimleri bir şekilde sarpa sarar. yine de prensesliğinden ve işinden ödün vermez rosa. 

 

tante rosa’nın prenses iş(sizlik)leri

 

on bir yaşındayken kraliçe victoria’yı at üstünde görür ve at cambazı olmak ister rosa. “sert bir adam” olan babası, müdürünün kulağını önden büktüğü bir sirke gönderir rosa’yı. oranın en huysuz atına bindirirler onu. tüm gün düşe kalka götü mahvolur fakat yine de hevesi kırılmaz. at cambazlığı işini esas unutturan babanın attığı “moral dayağı” olur. bir süre sonra ölür adam. annesi “firma değiştirir” ve yeni üvey baba pek de umursamaz rosa’yı. bu defa da, “kıçının derisinin” “ucuz olduğunu” sezen sirk patronu, en kötü ve ağır (gübreleri çuvallayıp satmaya götürme türünden) işlere koşar onu.

 

Sirk müdürü Rosa’nın bu kez uyarmalara kalkışılmadan getirildiğini görünce Rosa’nın k … derisinin okul kitaplarından ucuz olduğunu anladı. Rosa hoş gelmişti ona. At cambazı olması istenmeyen bir kız hemen ata bindirilir, ama at cambazı olsun diye baştan atılan bir kız asla ata bindirilmez. Rosa artık attan düşemiyor; buna karşılık sirk hayvanlarının gübrelerini torbalara yerleştitip köylülere satmaya götürüyordu. (s. 8) 

 

içindeki prensesin sınandığı bir diğer yer rahibelik okulu olur rosa’nın. kutsal meryem’e öykünür, güzel bulur onu. okulda, koşmak, kana kana su içmek, parıltılı, süslü şeyleri sevmek, tenin her türlü çıplaklığı —yıkanırken soyunmak, yara sarmak için dahi olsa çorap çıkarmak— yasaktır. habire vücudunun kötülüğü salık verilir. isteklerine gem vurması beklenir. meraklı soruları hor görülür, güzellik sevgisi cezalandırılır. sonunda da zaten kovulur manastırdan rosa.

 

Koşmak bir rahibe okulunda zaten zor, yeri süpüren yakası balinalı, siyah giysileriyle bir kız çocuğunun bahçede koşması çok zor. Hele bahçenin, yolunmuş çamlarını noel süsleriyle donanmış görmek nasıl zor. Ama yine de koşuyordu Tante Rosa, soluk soluğa, ter içinde. Bir prensesti, bir peri kızıydı o, koşardı da, süslü görürdü de çamları. Evet bir prensesti. Pazar sabahları birahaneye koşup babasına, “Çok bira içme, para yeme, biriktir paraları, biriktir de prens beni almaya geldiğinde çeyizim bir prensese yakışır olsun,” dediği zamanlar, annesine: “Seni çok seviyorum, ama ne olur benim bulunmuş, sepet içinde bulunmuş bir prenses çocuk olduğumu söyle,” diye yalvardığı zamanlar elbette daha çok prensesti. Şimdi balinalı yakalı, kara elbiseyle ilk yasağın tadını çıkarıyordu. (s. 11) 

 

Seni Seviyorum Rosa, Işıl Özgentürk, 1992.

 

Schwester Maria, “su içiyordun durup dururken, sen arzularına gem vurmayan günahkar bir kızsın,” dedi, “içini öldürmeyi bilmiyorsun.” “Ben içimi öldüremem,” dedi Rosa, “çünkü içim prensestir. Prenses prensindir ve prensin olan bir şeyi öldürmeye sizin bile yetkiniz yoktur.’”Schwester Maria kızdı, çok kızdı, Tante Rosa’yı mahzene kapadılar. Tante Rosa mahzende ağladı. Meryem Anaya dua etti. Düşündü. Düşündü ki bütün Katolikler pis, kötü şeylerdir; Meryem Ana o kadar iyi ki, o herhalde İsa’yı doğururken Katolik değilmiş. Peki neymiş? Prensesmiş-prensesmiş. (s. 12) 

 

rosa köyüne döndüğündeyse her yerde savaş yükseliyor, hayatlar eksiliyordur. sokaklar harabeye dönmüştür. oysa çiçek açtığı çağındadır. hayvanları sever ve onlardan ev denen şeyin yıkılabilir bir nen olması gerektiği fikrini edinir. bir zaman sonra da bedenindeki cinsel itki uyanır. danslar, bakışlar, iç kıpırtıları… çok da bilemeden, üç bira içip eğlendiği danslı bir gece sonunda, komşusu hans ile sevişiverir, hamile kalır. seçeneksiz bırakıldığı baskıcı düzende bedensel bir itkinin faturası “namusu kirlenmiş bir aile kızı olmamak” için evlilik olur. her allah’ın günü temizlik, lezzetli yemekler yaparak bedeni ve emeğiyle hizmete koşulduğu rutin günler önündedir şimdi tante rosa’nın. her biri hans’ın keyfine bağlı olan, evlilik içi tecavüz olarak değerlendirilmesi gerektiğini “piç kurusu” satırlarından kavradığımız üç çocuk “doğurur” rosa. 

 

Kocasıyla istemeden yatmaya başladığı zaman ‘’namusu kirlenmiş’  bir kadın olmanın ve bu yatmalardan sonra doğurdukça piç kurusu doğurmanın ne olduğunu anladı, hiçbir şeyin “Sizlerle Başbaşa”  dergisindeki aşk romanlarında yazılanlara benzemediğini o kadar iyi, o kadar elle tutulur gibi anladı ki. (s. 17)

 

bu olaylar “kevgirden süzülen su gibi akıp” giderken evin “kişiden ayrı, yıkılabilir bir nen olduğunu, olması gerektiğini” anlamışlığıyla, “kevgirin deliklerinden dünyaya bakmaya” başlayacaktır tante rosa. yedi yıldır hans’ın arzularına göre şekillenen ve ona hizmete endeksli bir baskı, sömürü düzenidir sürüp giden. bu sömürü-şiddet döngüsünden sıtkı sıyrılır rosa’nın; ilk adımı atar ve ibadetten çıkıp eve gelen kaz kızartmalı, elmalı pasta ve kahveli sofrayı silip süpürdükten sonra otomatiğe bağlamış şekilde yatak odasına yönelen ayakları durduracak kapıya kilidi takar.

 

Kaz kızartması her pazarkinden iyiydi, elma tatlısı çok çok iyiydi, ev sıcaktı, masa örtüsü kolalıydı, kocanın saçları briyantinle ortadan ikiye ayrıldı. Tante Rosa’nın korsesi iyi markaydı, yediği kaz kızartmaları karnını şişirmişti, korse iyiydi, sıkıyordu çok sıkıyordu korse, odasına çekildi. Kapıyı içerden kitledi. Her pazar öğleden sonra kocası gelirdi, kocası gelirdi her pazar öğleden sonra, yatak odasına – kapıyı kilitledi. . . kapı zorlanıyordu, alışılmış kapıları alışılmamış günlerde açmaya alışık eller şaşkın, zorluyorlardı. Şaşkınlık ve zorbalık, beklenmedik bir zorbalık, Tante Rosa’nın kocası haykırıyordu. Adam kapıyı yumrukluyordu, düzenini bozan kapıyı yumrukluyordu. (s. 21) 

 

çocukları, evi, köyü bırakıp gider rosa. hans ahalice sarılıp sarmalanır, kahraman muamelesi görürken o lanetlenir kiliselerde, aforoz edilir. rosa, kendisine çalıştığı bir hayat kurmak için kente doğru yollanır. yolda toplumun (tanıkların, okurun) bu hikâyenin sonu hakkında ne umduğunu  sorgular bir yandan da:

 

Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen bir kocakarının günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkaramadan geberen bir günahkarın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı, bir mutluluk mudur? Hiçbir şey midir yoksa, hiçbir şey midir? Gemi düdükleri, fabrika düdükleri, birbirinin ayağına basıp ne pardon, ne günaydın, ne merhaba demeyen insan kalabalığına karışmak hiçbir şey midir? Nedir? Bir pazar günü barışsever bir Katolik köyünde, Tante Rosa aforoz edilmişse bu nedir, beklenen son nedir? (s. 23)

 

büyük kentte ilkin gazete bayiliği yapar rosa, sizlerle başbaşa haftalık aile dergisi satar, iyi de para kazanır. bu sırada eşe dosta havasını attığı, felsefe bilen, keman çalan yeni bir kocası olur. bir gün küt diye ölür bu hoş koca. adamın kimliğinden din hanesini sildirmiş, ondan doğan iki çocuğu da vaftiz ettirmemiştir aforozlu rosa. değişik bir cenaze merasimi görme niyetiyle gelen komşular, bakımlı mezarlara takdir, dağınık mezarlara horlama dağıtırken buradan da yeni mesleğini oldurur rosa: tante rosa mezar bakımı şirketi. 

 

Solda Tante Rosa’nın kocasının gömüldüğü mezarın solundaki bakımsız mezar. Sağda Tante Rosa’nın kocasının mezarının sağındaki iç açıcı mezar. Öncesi. . . Sonrası. Evet sayın okurlar pek sevgili yakınlarınızın mezarlarının soldaki mezar gibi gözükmesini istemiyorsanız ‘Tante Rosa ve Co. Mezar Bakımı’  firmasına başvurunuz. O zaman Sevgililerinizin mezarları fotoğraftaki gibi iç açacaktır! (s. 28)

 

bir süre sonra belediye mezarlık memurları, “para almaları yasaklanmışken özel teşebbüsün bu işten para kazanması karşısında ayağa” kalkar ve “belediyeyi grevle” korkuturlar. bu iş de sönüp gitmeden, kazanabildiği tüm parayla keman formunda bir mezartaşı yaptırır ölen kocasına rosa. 

 

başka bir kocayı da cepheye gönderir. “Bir kadın bıktığı kocasını iş yolculuğuna gönderircesine gönderir savaşa” onu. bezmiştir. içinin ölgünlüğünden, savaştan, yalnızlıktan. bir kahveye girer ve bir flörtle ısıtmak ister içini. adamla yatar ama hoşlanmaz da. horuldayan herifi yataktan atacak hâle gelir ki tam o esnada koca döner cepheden:

 

. . . o haddini bilmeyen herif, birden uyanıp kocayı görünce. Fırladı yataktan. Çırılçıplak. “Kocan gelmiş, kocan gelmiş, elbiselerim, donum donum!”  dedi Tante Rosa umursamadan. Adam geleneksel korkularla tabancanın patlamasını bekler gibi attı kendini pencereden ağaca. Ağaçtan, berelenmiş vücuduyla bahçeye kaydı. Bahçe mezbeleleri arasında çamaşırlarını arandı. Tante  Rosa ve koca güldüler, bu herif olmasa o gece gülemiyeceklerdi. (s. 32-33)

 

cepheden gelen kocanın yabancılığını duyar. “sessizlik bıkkın sevişmelere iter,” yalandan inler rosa, “adam soyunmadan boşan”ır. evliliği sürdürmeye hazır kocaya “Sabah olmadan git ve kimse gelmesin. Ben kendi çirkinliğimle yetinmeye alıştım. Sabrın sonu selamet değildir,” der. anlamı kaybolmuş evliliğini sürdürmeyecektir. “her kötü yeni olmalı, ama kötüye alışmamalı”dır. “boşalmış erkeklerin süngüsü düşük sesiyle” “bir gece uyusam, yorgunum” diyerek yalvarır koca. “Yokluk ne rezilliklere gebedir! Yoksulluk her zaman küçültücüdür!” diye düşünür rosa; “al paraları” “bunları da.” “bu kent senindir,” “git” der. kendisi ise “enayi başlangıçlara koşturmalı”dır.

 

“bir bardak en iyi tükürükle parlatılır,” “bok toprağa iyi gelir. toprak aslında iyi bir şeydir ama bok toprağa iyi gelir,” diye düşünür ve yeni kısmetine koşar. gazetede gördüğü evlilik ilanına mektup yazar. kalkar gider ta ingiltere’ye. bir kelime bile ingilizce bilmediği halde, “elleri, gözleriyle” evini bulur adamın fakat türlü matrak aksaklıklar neticesinde bu iş de kerevete kadar gitmez. 

 

açık arttırmalardan kelepir mal almaya sarar rosa, alıp alıp satamamaya. bir gün, savaş artığı, amerikan ordusu malı şişme bir yatak alır müzayededen. tam dokuz şişme yatağı olur. yeni girişimi “Pansiyon Rosa müşterilerini bekliyor”dur:

 

Ütüm bozuk, çamaşırları yıkadım yıkamasına ama ütüleyemedim. Aman zaten ben çarşaflarımı hiç ütülemem. Bu çağda ne gereksiz çaba değil mi efendim. Yani düşünüyorum da annemin anneannemin çarşaf kolalayıp ütülemekle yitirdikleri zamanı. Oysa ben şimdi o zamanda açık arttırmalardan kelepir toplayarak kapital yapıyorum. Eski kadınlar tüketiciymişler canım. Şimdi bakın ben mesela bu şişme yataklar sayesinde pansiyon sahibesi oldum. Gerçi siz ilk müşterimsiniz; hadi gelin kutlayalım; dün yarım bir erik rakısı düşürdüm açık artırmada; ilk müşterim şerefine içecektim. (s. 42-43)

 

Seni Seviyorum Rosa, Işıl Özgentürk, 1992.

 

on beş gün işler pansiyon. sonra iki göçmen işçi erkek, bol yemek, içki ikramı ve sudan ucuza geldiği için orada kalmaya devam eden tek müşteri grubu olur. birlikte gittikleri bir piknikte denemeden kullandığı şişme yatak delik çıkınca boğulmaktan son anda kurtulurlar. işçiler rosa’yı nehirde bırakıp kaçar, pansiyon işi de böylece suya düşer. 

 

rosa açtır, dolabı boştur. burnunu tuta tuta bir kaşık ekşimiş yoğurdu yer. “batı denen uygarlığın” “buzdolaplı açlıkları” vardır. parka bakıp sevgilileri değil “İyi pişmiş bir domuz pirzolasının kulağa hoş sözler fısıldaması”nı geçirir içinden. sokağı düşünür.

 

bir vakit sonra üçüncü sınıf bir bahçe lokantasında helanın yanına konmuş bir iskemle gösterilip “iyi ya bir iş ararken iki iş bulmuş oldunuz” diye kakalanan vestiyer-hela gişesi işine girer rosa. helanın kapısını bir erkek açar bir gün. kadınlar tuvaleti olmadığı konusunda rosa ile inatlaşınca kapıyı adamın üstüne sürmeler çıkar gider rosa (kapanan-açılan-açılmayan kapılar, kilitler ve eşiklerden tante rosa’ya bakmak başka bir okuma olabilir mi?). artık “eskiciden ucuza kapattığı gitarını dımbırdatarak” şarkı söyleme zamanıdır kendiliğine; “tante rosa, tante rosa, i love you.” aşklar, işler, olmaklar, olduramamakları bir kere daha sorguya çeker rosa: 

 

. . . Şimdi parasızım ve doğru dürüst bir iş yerine aşkı düşünüyorum. Varoluşunu insanca gerçekleştiremiyen – gerçekleştiremiyen – gerçekleştiremiyen. Para kazanmalıyım. Ne diyor “Sizlerle Başbaşa” dergisinde? “Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur.”

 

Kolay mı boğulmak? Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kez boğulma hakkı vardır. Ya ben; boğul babam boğul, sonra yine de yaşamakta devam eder bul kendini. Tante Rosa kendi çapında olan her şeyi teptiğini, ama çapını aşmayı hiç ama hiç gerçekleştiremiyeceğini – . . . Tek aptallıklardır akılda kalan. Her insanın kendi aptallıkları, durmadan gülebilmesi için yeterli bir kaynaktır. Şu halde niçin acı çekmeli? Tante Rosa hiçbir zaman acı çekmedi denebilir; Ama yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir. (s. 54-55)

 

sonra kasiyerlik işi çıkar: başvurduğu yer, bir keranedir. burada da senden “sermaye” olmaz denilerek yaşıyla alay edilir, “ekmek her yerde ekmektir” der ve kasiyerlik kariyerine başlar böylece;

 

Önce “öyleyse iyi günler” dedi Rosa, sonra döndü çaldı kapıyı yeniden. Kendini bile isteye satan kadınlardan bana ne. Ben kasiyerim. Komşunun ahlaksızlığı beni ırgalamaz. Ekmek her yerde ekmektir. “Ekmek ve Hürriyet” sloganlarıyla sokakta bağırışanları hatırladı Rosa. (s. 56) 

 

bir yandan ucuza içip “kafa çeker” öte yandan bu “eğlenceli alışveriş”i, “erkeklerin insana sonsuz neşe veren kazıklanmalarını,” “erkeklerin kutsal aptallıklarını” izlemekten memnundur. bir ay sonunda, o da kızlar gibi parıltılı giysiler, farlar, mini eteklere bürünür. “zavallı,” “bize özeniyor yaşına bakmadan” diye hiçlenir. rosa içinse “her şey tutku konusu olabilir” ve “tutkular” yalnızca “çevreye göre değişen şeylerdir”:

 

Evli kadınlar toplantısında, en temiz pak aile kadını olmaya özenen aynı kadın, orospuların yanında en orospu olmayı niçin istemesin? Önemli olan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir, değildir, böyle düşünmüş olabilir Rosa gizliden. (s. 57-58)

 

sarhoş gelip gözlerini rosa’ya diken bir gedikliyi alır, bir odaya atar bir gün. kasanın başını bırakır. durumu fark eden ev çalışanları tartaklayıp kovarlar onu, “çalıştığı ayın parasını bile alamadan” atılır rosa; “orospuluk, ahlaksızlık, namussuzluk, onu koparıp alanındır,” “bu evde de her şey parsellenmiş”tir:

 

Orospuluğun herkesin hakkı olmadığını, herkesin bir işi, bir bildiği olduğunu, savunulması gereken bir işi olduğunu. Bu bir örgüttür, her örgütün kendince kuralları vardır, bir örgütün içinde olmak gerektiğini, anladı. Gitarını yeniden aldı eline. Aşkın da örgütlenmesi, haklarının savunulması gereken bir şey olabileceğini düşündü. (s. 59)

 

eski kocası mathes birkaç yılda bir rosa’ya batırdığı iş yerinden kalan borcunu ödemek için çıkagelir. ev işlerini görür mathes. rosa altes, hizmetinde de mathes yuvarlanıp giderler. rosa parasızlıktan papağanını da satmış, bir mektup yazıp stalin’den (bir çift) siyam kedisi ister vaziyettedir. mathes ise lotodan on bin mark yakalamıştır. bahtlarının rüzgârında akılları hafif havalanmış ikili, paris’e gidip bütün ikramiyeyi birlikte ezerler. “param oldu mu ayağım yere basar” diyerek büfe açmak üzere içecek listesi hazırlar. gazozdan başlayıp düşes içeceklerine (cigara, belçika birası, şampanya) doğru uzayan çılgın listeyi teslim almazlar. borca batıp sıvışırlar ortalıktan.

 

rosa’nın son işi, kapı kapı gezip atık şişe toplama, son tutkusu ise gözlerinin “yeşil rengine uygun bir papağan” alıp kontesler gibi omzuna koyup dolaşabilmektir. yaşlanmıştır fakat hâlâ “bir noel ağacı gibi süslü” olmak ister:

 

Kar yerde bir karış. Ayaklarında sivri topuklu, lame gece pabuçları. Artık sadece böyle parlak, süslü, gece giyilebilecek şeyler giyiyor Rosa. Çoğunun modası çoktan geçmiş. Eskiciden alıyor hepsini. Ama hepsi de zamanında kadın yüreği hoplatmış şeyler. (s. 59)

 

rosa giderek daha çok zihninin içindeki aleme çekilir. detaylarda boğulur. yaşadığı hayatın kanıtları saydığı borç kağıtlarına, iş başvurularına, gönderip de ulaştıramadığı mektuplarına, “ev”e gömülür. tozlar ve kağıtlara, olanlar ve hayallere, toprağa ve düşlere yakındır artık:

 

Rosa’nın gözleri seviniyordu düşünde. Yaşlanmış, vücudunu bir orman perisi güzelliğinde gördüğü için düşünde. Peşinden erkek getiren güzelliğe seviniyordu, yine ayrıntılardaydı, dehlizin çıkışı olmadığını, değil düşünmek, daraldığını bilemiyordu. Döndü arkasına baktı yok. Arkasından gelen yok. Durdu kendine baktı, çıplaklığı asıl yaşlılığına dönüşmüş, pörsüklüğüne ah. Ah işte üzüldü düş gören gözleri, bir damla yaş akıttı düşünde. Sonra döndü önüne baktı. Babası, anası, öğretmenleri ve köyünün papazı, komşuları ve çocukları, kocaları ve aşıkları, komşuları ve dostları, düşmanları, kendine selam verenler ve vermeyenler, borç verenler ve vermeyenler, taksitle eşya verenler ve vermeyenler, iyi eşya ve kötü eşya satan, dolandıran ve az dolandıran dükkancılar, dedikoducular ve doğru sözlüler, hepsi gözlerinde yaşlar ve ellerinde çiçekler ve çelenklerle ve karalar giymiş, arka arkaya, sıra sıra. Cenazeye gelmişler besbelli, ya kimin? Ölü kim? Kalabalığın ortak üzüntüsüne çarptı kaldı Rosa. Kendi ölümünün üzüntüsü. (s. 78)

 

son bir yolculuğa çıkar rosa sanrılarıyla, sorgularıyla. tek biletlik trende, ölüm ve doğum anı bir arada olur. rosa’dan taptaze, yeni yanlışlar yapmaya hazır bir rosa doğar, döngü tamamlanır. “genç” “giyisileri eskimemiş” “papuçlarının topukları aşınmamış”, “yeni doğmuş” rosa ile bir sohbeti koyulturlar. “beneksizdi” ellerim, “yüzüm şeftali gibiydi, diriydi vücudum, sesim şarkılıydı, yüreğim çok hızlı atardı” diye diye, şaşkın dökülürken rosa, genç rosa acımasızca hesaba çeker onu:

 

Soruyla baktı yeni Rosa :

 

– Hangi seçimden,

 

– Hangi kavgadan,

 

– Hangi uyanıştan,

 

– Hangi nefretten,

 

– Hangi sevgiden,

 

– Hangi barıştan,

 

– Hangi savaştan sonra oldu bu?

 

. . .

 

Yine amansızca sordu yeni Rosa.

 

– Hangi seçimden,

 

– Hangi özetleyişten,

 

– Hangi anlayıştan,

 

– Hangi duyuştan,

 

– Hangi arayıştan,

 

– Hangi buluştan sonra değişti bunlar? (s. 83)

 

rosa ölür. ölüm bürokrasisi trajikomiktir. hastane, belediye nakliyat usulleri derken kilise sahiplenir onu önce. süslü tabutlu tören, rosa’nın din hanesinin boş olduğu anlaşılınca iptal edilir. eski kocası (resmiyette boşanmadığı mathes) ile kimden olduklarını bile anımsamakta güçlük çektiği çocukları, definden daha ekonomik buldukları için yaktırırlar rosa’yı. rosa’nın külleri, pek sevdiği siyam kedilerinin oyunbazlığına gelir: 

 

Mathes’e Rosa’dan kalan tek miras olan Siyam kedilerinden biri vazoyu devirmiş, diğer kedi bunu fırsat bilerek küllerin üstüne çişini etmiş ve birisi de büfenin üstündeki, Rosa’dan artakalan tek şey olan, çiş-kül karışımıyla “Tante Rosa the end” yazmış, bir kalp yapmış, çocuklar gibi ortasından bir ok geçirmiş, üç damla akıtmış altından. (s. 91)

 

son söz ve beden ve emek

 

sevgi soysal, “korku, utanma ve övünmelerden yıllar sonra,” varlığını “anlamsız,” kendisini “çok beceriksiz,” “hiçbir şeyi gerçekleştirememiş” bulduğu, “kendi deneyleri”ni “yazarak boşalacağını” sandığı “bir anda Tante Rosa’yı” yazar. (Tante Rosa, S. 96.) 

 

cinsiyetçiliği ifşa eden bir kendiliğin hikâyesidir tante rosa

 

soysal’ı ilgilendiren “bırakmaktır.”

 

kilise, mahalle, kent, eylem alanı, kerhane fark etmeksizin her yerin kendine has raconları, yükseltilmiş duvarları vardır tante rosalar’ı dışarı atan. bu işlerin süregelen düzeninin ahmakça ciddiyetleri yanından yaşamın başka güzellikleri, sevecen hevesleri tüm kitap boyunca ince ince sızar. hemen hemen bütün işlerin yürütülüş biçimi rosa’nın bedeni-varlığı-emeği konusunda ikiyüzlüdür, bozguncudur. tastamam diye pazarlanan patriyarkal tabloda, kendiliği için ısrarcı olan rosa’nın eylemlerindeki ısrarı gedikler açar durur bu düzende. ve boşluklardan aydınlık süzülür.

 

tante rosa, tam da bu nedenle, içindeki prensesi son ana kadar korumaya yeminli gibidir. prenses-olmaklık, geçimini sürdürmek ve kendine çalışmakla karşıt konumlanmaz, aksine iş (emek) gibi sürekliliğidir hikâyenin prenseslik (beden) de. ücretli işlerde sürünen ama yine de kendi bedeni hakkında kararlar verebilen, ev içine, şiddet düzenine hapsolmaktansa yaşama atılan bir emekçi, işçi, süslü püslü, yoksul, şahsına münhasır, başka türlü bir prensestir o. kanaatimce bu ikili, yer yer örtük gündemi aralarındaki inişli çıkışlı, çarpışmalı, soluksuz mücadeleyi bir arada tutarak patriyarkanın iki kere sırtını yere getirir sevgi soysal. 

 

makas değiştirir habire. 

 

rosa’nın düşkün, başarısız, kaybeden olarak görüleceği her yerde, kendiliğini, benliğini yaşatır. kendiliğin keşfinin verdiği entelektüel doygunluğu ve varolmanın hazzını öne çıkarır. dolayısıyla, tante rosa işsizliğe boyun eğişlerin değil prenses başkaldırışların hikâyesi olur. 

 

vasiyetinde “tante rosa’ya sahip çıkın” diyen soysal ne diyor olabilir? habire çelme takan görünmez ayağa rağmen ne prensesten ne işten; gerekirse küllerimize kediler işesin ama kendilik (özgürlük) mücadelesinden vazgeçmeyelim, mi? ne dersiniz?

 

 

Sevgi Soysal.

 

* “Son yıllarda edebiyatımızda daha yerli tipler, yerli karakterler tanıtılmak isteniyor. Bu sıralar geçerli olanı da bu. Erdal Öz, Tante Rosa’yı “bir çeviri hikaye” gibi görmüş. Katıldım yargısına. Bu konuda da bir şeyler söylemek ister misiniz?” diye soruyor Adnan Binyazar, Sevgi Soysal ile yaptığı söyleşide. (Tante Rosa, Bilgi Yayınevi, 4. baskı, Ankara, 1985, s. 85.)

 

Kapak görseli: Seni Seviyorum Rosa filminden bir sahne. (Işıl Özgentürk, 1992)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

YSömürgecilik ve ırkçılık karşıtı feminist tartışmalara bir bakış: Avtar Brah
Sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı feminist tartışmalara bir bakış: Avtar Brah

Brah’a göre, aidiyet duygusu her ne kadar inşa edilmiş olsa da, dışarıdan biri olmanın kırılgan konumuna işaret eder.

KÜLTÜR

YSteven Universe’ün Queer Ekolojisi
Steven Universe’ün Queer Ekolojisi

Çizgi dizinin çevreciliği, queer ve türlerarası bakım emeğini, gönüllü bir başarısızlığı ve varoluşun daha iyi bir yolunu arama inancını merkezine alır.

Bir de bunlar var

Bağlamışım Çözülmüyor
Fetüsün Cinsiyetini Öğrenmek İçin Orman Yakmak
Somon DNA’sı Cildimizde Ne İşe Yarayacak?

Pin It on Pinterest