Çocukluğumuzu çalan dersler, sınavlar, gözde meslekler.

KÜLTÜR

Yarım Kalmış Bir Tablo: Çocuk Olmak Hiç Kolay Değil

Pek çok çocuk gibi ben de küçükken resim yapmayı çok severdim. Yeteneğim var mıydı yok muydu pek anımsamıyorum, ama büyüyünce ressam olmak istiyordum. Fakat bu hayal çok uzun sürmedi. İlkokuldaki Nihal öğretmenim müzik dersinde müzik, resim dersinde resim yaptırdığından, matematik, fen ve sosyal bilimlerdeki bilgi ve becerilerimin geri kaldığından korkuluyordu. Bu yüzden endişeli ailem ablamın öğretmeninden özel ders alıp “temelimi sağlamlaştırmam” gerektiğine karar verdi. 2. ya da 3. sınıftaydım henüz. Özel dersler fena geçmiyordu. Nuran öğretmen eve geliyordu, birkaç saat çalışıyorduk; annem çay bisküvi getiriyordu. Bir gün Nuran öğretmen büyüyünce ne olmak istiyorsun diye sormuştu; ben de biraz çekinerek ressam demiştim. O da kızım, ressam olursan aç kalırsın, gel sen doktor ol diyerek ve doktor oğullarının başarılarını anlatarak doktorluk fikrini aklıma sokmuştu. Pek ikna olmamıştım aslında, ama zaten artık eskisi kadar resim yapamıyordum. Malum, büyümüştüm ve böyle çocuksu eğlenceler için vaktim yoktu. Artık Ahmet Buhan’ın havuz problemlerine odaklanmam, Tudem’in deneme sınavlarını çözmem gerekiyordu. Nitekim doktorluğa giden yol uzundu ve bu yola baş koyacaksam sıkı çalışmalıydım.

 

Annem ve babam başarımın düşeceğinden korktuklarından 3. sınıfın sonunda okulumu değiştirdiler. Yeni öğretmenimin ünü diğer okullara bile yayılıyordu. Disiplinli ve başarılı öğrenciler yetiştiren bir öğretmen olduğu söyleniyordu. Nermin öğretmenin gözüne girmem vakit aldı. Sınıfta sevdiği öğrencileri kendisine yakın ve ikili, tembel olduğunu düşündüğü sevmediği öğrencileri ise uzağa ve üçlü oturturdu. Ben uzakta ve üçlü oturarak başladım. Zaman içinde kurduğu hiyerarşide yükselmeyi başardım. En önde Barış ile oturdum bir dönem. Barış’ı çok severdim, beraber şarkılar yazıp onları söylerdik kendi halimizde. Nermin öğretmenin sinirden kudurup hırsını öğrencilerden çıkardığı günlerden birinde zavallı Barış hıncının kurbanı olmuştu hatta. Attığı tokattan sonra kulağından incecik akan kanı fark ettiğinde Nermin öğretmen Barış’ın yanına oturup, kimseye anlatma e mi, diye tembihlemişti. Zaten düzenli olarak sıra dayağı yiyorduk, içimiz korku ve nefretle karışık bir saygı ile doluydu. Nermin öğretmenle ne resim dersi yapardık, ne müzik ne de beden eğitimi. Bunların yerine matematik yapardık, fen bilgisi işlerdik, deneme sınavları çözer, yarışırdık. Yakın arkadaşlarımla beraber sürekli ders çalıştığımızı hatırlıyorum. Zaten 5. sınıftan itibaren de dershaneye gitmeye başlamıştık. Dershane, okul ve Nermin öğretmenin manyaklıkları arasında geçiyordu günlerimiz. Ben hala doktor olmak istiyordum.

 

Aradan birkaç yıl geçti, lise için İstanbul’a geldim. En kötü derslerim hep fizik, kimya, biyoloji, matematik vs. oldu. Eskiden olduğu gibi sınıfın parlayan yıldızı da değildim, ama pek de umurumda değildi artık. Ne kadar çalışıyorsam bir o kadar da dışarı çıkıyordum, geziyordum, İstanbul’u ve hayatı keşfediyordum. Hal böyle olunca doktorluk hayalleri yalan oldu. Zaten bir noktadan sonra doktorluğu düşünmek bile komik gelmeye başlamıştı. Ben de en iyi olduğum şeyi takip etmeye karar verdim ve üniversitede bir dil bölümüne yerleştim. Beşiktaş’ta eve çıktım. Taşındığım ilk haftalardan birinde evime hırsız girdi ve tam olarak dört şeyi çaldı: Ailemin aldığı gıcır gıcır bilgisayarımı, birkaç gün öncesinde buluştuğum arkadaşımın bende kalan eldivenlerini, erkek arkadaşımın doğum günümde hediye ettiği gümüş kolyeyi ve son olarak ilkokuldaki Nihal öğretmenimin okul değiştirmemden önce hediye ettiği minik, melek şeklindeki gümüş kolyemi. Elbette en çok bilgisayarımın gitmesine canım sıkılmıştı, ama 9 yaşımdan beri sakladığım o minik melek kolyenin çalınması ayrıca gücüme gitmişti. Kim bilir kaç paraya satmıştı hırsız… Ya da satmış mıydı…

 

Üniversiteden sonra kariyer planlarımda yine bir değişiklik yapıp toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim ve Paris’e geldim. Aldığım en yerinde kararlardan biri oldu bu. Okuduklarım, öğrendiklerim ve duyduklarım her gün dünyamı biraz daha aydınlatıyor ve her gün biraz daha iyi hissediyorum kadın olmanın anlamını. Resme ise hala ilgim var. Hatta geçen ay sulu boya aldım kendime. En son bir şeyler çizmemin, boyamamın üzerinden aylar, hatta belki yıllar geçmişti. Fakat iyi hissettirdi, küçüklüğümü anımsadım. Sekiz renkli Pelikan marka sulu boyayı nasıl pervasızca kullandığımızı, yaptığımız sulu boya resimlerin nasıl dalga dalga büzüldüğünü ve zorlandığında kağıdın nasıl yırtıldığını hatırladım. Yaptığımız resimleri şimdilerde pek görmediğim beyaz renkli resim çantamıza nasıl özenle yerleştirdiğimiz gözümde canlandı. O zamanlar Nuran öğretmen resim yaparak aç kalırsın demişti. Aradan yıllar geçti ve ben hep çalıştım. Durmadan çalıştım. Bulunduğum noktadan sonra ne yapacağımı bilmiyorum ve hala arada aç kalacak mıyım diye düşündüğümde içimi bir korku kaplıyor. Aklıma Nuran öğretmen geliyor, ama bir saniye dahi pişmanlık duymuyorum başkalarının doğrularına ulaşmaya çalışmadığım için. Zorluklarına rağmen seçtiğim şeylerden memnunum.

 

Birçok kişi şansı olsa çocukluğuna ve çocukluğun masum günlerine dönmek istediğini söyler ya, ben hiç istemezdim. Ben yeterince çocuk olmadım. Olduğum zamanlarda çok eğlendiğim de oldu ama bir an önce büyümek istedim hep. Bir an önce büyümek, yetişkin olmak, dikkate alınmak ve kendi kararlarımı kendim verebilmek istedim. Otoritenin yerleştirdiği korkudan, baskıdan ve engellerden kurtulmak istedim. Bana kalırsa çocuk olmak hiç kolay değil. Suçlanacak kimse yok belki de, bilmiyorum. Ama benim ağzımda buruk bir tat var hala.

 

 

Ana görsel: Wes Anderson, Moonrise Kingdom‘dan bir kare

Bir de bunlar var

Başımıza Gelen Kırık Hayaller
Oyun Piyasası ve Kadın Karakterler Üzerine
Elfriede Jelinek’in 2004 Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması: “İnsana Ne Kalır?”

Send this to friend