Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

MEYDAN

Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

NYU Almanca ve Karşılaştırmalı Edebiyat hocası Avital Ronell’in, öğrencisi Reitman’ı taciz etmekten suçlu bulunup uzaklaştırma alması ve Asia Argento’nun reşit olmayan biriyle cinsel ilişkiye girdiği haberleriyle #MeToo hareketine yönelik kaş göz hareketleri, ‘fazla abarttınız’lar, oh olsun demek feministler de tacizci ve istismarcı olabiliyormuş, gibi sevinç nidaları aldı başını gitti. 30 yıldır en az 80 kadına cinsel tacizde bulunan 3 tecavüz suçlamasıyla (bunlardan biri Asia Argento) yargılanan Weinstein’in avukatı Asia Argento’nun suçlanmasına karşılık Weinstein’a yönelik iddiaların asılsızlığına vardıracak derecede aşağılık açıklamalar dahi yaptı.

 

Suçlanan Bir Feminist Olursa #MeToo Hareketine Ne Olur? başlıklı yazının yayımlanmasından sonra Avital Ronell’in eski öğrencisi ve asistanından, Avital Ronell’i işe alan NYU’nun eski Almanca Edebiyat Departmanı başkanı Bernd Hüppauf’a Ronell’in nasıl manipülatif, baskıcı, narsist bir kişilik olduğuna dair utandıracak detaylar okuduk. Sekreteri aracılığıyla tüm departmandaki öğrencilere ilettiği, ‘bundan böyle Derrida ve Ronell’e referans verilmeden bu departmanda makale yazılmayacak’ kuralından tutun da Reitman’ın 56 sayfalık suçlamalarındaki cinsel içerikli mesajlara gücün nasıl yozlaştırabildiğini bir kez daha gördük. Böyle içten pazarlıklı, manipülatif, kendi ismini ve işlerini önceleyen, yakın çevresine bir yüzünü, kalabalıklara bambaşka bir yüzünü gösteren, cinsel enerjisini insanları etkilemek, kendine çekmek için kullanan bir kadın nasıl feminist olabilirdi?

 

Bu arada birileri lezbiyen bir kadının nasıl olup da gey erkek öğrencisini istismar edebileceğini anlamadılar. Avital Ronell’in kendini savunmak için öne sürdüğü argümanlardan biri heteronormatif toplumun kuir dilini anlamayacağıydı. Genelahlak toplumuna cinsel içerikli mesajlar, emailler tuhaf gelebilirdi ancak kuir alemlerde herkes böyle akıyordu. O öyle herkesin anlayamayacağı özel bir dildi… Tacizi bu şekilde savunmak ancak gücü elinde tutan birinin, sadece kendi kafasında yaşayan birinin tutumu olabilir. Kuir olsun veya olmasın taciz tacizdir, pek çok insan diline aşinadır ve insana hayatı dar eder.

 

İstismar anlatıları ve suçlamaları çoğunlukla cinsellik ve cinsel şiddetin derecesi üzerinden değerlendiriliyor, böylece şartlar el verdiğinde indirgenebilir oluyor. Halbuki istismarın farklı şekillerde işleyen, girift bir mekanizması var. Reitman’ın davası da bunun çok iyi bir örneği. Cinsellik olmadan da istismar mümkün: bir insanın dikkatini, enerjisini kendi duygusal ihtiyaçları için emmek; kendi gücünü, statüsünü bu dikkati ve enerjiyi alabilmek için suistimal etmek; kendi çalışma düzenini, ritmini ve biçimini dayatarak veya bir insana işi için değil de profesyonellik dışı isteklerle yanaşarak o kişiyi, emeğini eksik ve değersiz hissettirmek, gibi.

 

Evet sözlü tacizle, ilgi istemekle tecavüz arasında fark var. Ancak derecelendirilmiş bu eylemlerin hepsi aynı çizelgenin üzerindeler, aynı kültürden besleniyor, aynı yapı tarafından sistematik şekilde genellikle bir cinse karşı uygulanıyorlar. Biz buna tecavüz kültürü diyoruz. Bu derecelerin ne zaman tecavüze varacağını fail bile kestiremez. Aralarındaki çizgi bazen öyle incecik çiziliyor ki…

 

Sanılanın aksine #MeToo kadınların erkeklere karşı başlattığı bir savaş değil. #MeToo feminist hareketin bir kolu, yani; içinde cinsellik olsun veya olmasın kendi statüsünü, gücünü başkasının bedensel ve ruhsal sınırlarına tecavüz etmek için kullanan şahısları hesap vermeye zorlayan, bu şahısları ve eylemlerini görmezden gelen, hesap verilebilirliğini yadsıyan toplumsal krize işaret eden bir yapı. #MeToo yaşadığımız gündelik gerçekliğin zulmünü işaret ederken, onu menteşelerinden sökmeye niyetleniyor. Dolayısıyla, bu hareketi ucuzlatmaya, hafife almaya çalışanların görmediği bir şey var: bu köhnemiş taktikler artık sökmüyor. Asia’nın reşit olmayan bir erkekle yaşadığı ilişki kabul edilemez. Junot Diaz’ın hayatı boyunca kadınlara yaşattığı kabus da öyle. Ama bu olaylar ne Asia’nın ne de Junot Diaz’ın yaşadığı korkunç tecavüzleri ve ıstırabı yadsımaz. Tecavüzler ve yarattığı tahribat orada duruyor ve tam da feminist hareketin yıllardır göstermeye çalıştığı ilişkiler ağını ve istismar mekanizmasını farklı veçheleriyle ortaya koyuyor. Güçle bu şekilde hemhal olmanın ardında yüzyıllarla yontulmuş bir eril talan kültürü yatıyor. Şiddet döngüsü, şiddete uğrayanın başkalarına da şiddet uyguladığı o zehirli döngü korkutucu bir kayganlıkla işlemeye devam ediyor.

 

Feminist olmanın ağırlığı, getirdiği sorumluluklar, yaşam seçimleri, politikayla özel hayatı birbirine paralel şekilde götürme çabasını tartıştığımız bu günlerde, metinlerini okuduğumuz, ilham aldığımız, tartışıp politika ürettiğimiz, yeni sistemler kurmaya çabaladığımız insanların bizi yarı yolda bıraktığını hissediyor, hayal kırıklığına uğruyoruz. Bu kırgınlığı sadece kadınlarla veya kendini kuir olarak tanımlayan insanlarla yaşamıyoruz. Feminist değerlere sahip çıktığını düşündüğümüz erkeklerin foyaları ortaya çıktığında da benzeri bir kırgınlık yaşıyoruz, ama sanırım, en azından bu bağlamda erkeklerinkine o kadar alışığız ki, öfkesi büyük olsa da kabullenmesi daha kolay oluyor. İkiyüzlülük, sinsilik, feminizmi kendi gücü ve statüsü için suistimal etme gibi eylemler karşısında zaman zaman kayboluyoruz. Kafamızdaki bir feminist ideale yetişmeye, kendimizi yetirmeye çalışırken gündelik hayatımızda hepimiz bu şiddet döngüsünün çarklarını döndürüyoruz halbuki. Bazen bilerek bazen fakında dahi olmadan.

 

Avital’a destek mektubunu imzalayanlar arasında Butler, Spivak, Caruth gibi isimleri görmek yakıcıydı. Butler’ın sonrasında yayınladığı özür metni, kısaca, herkes hata yapar diyordu. Bu doğru, hepimiz hata yapıyoruz, feminist olanlarımız bile. Ancak Butler’ın özüründe bizi hiç tatmin etmeyen bir şey var, o da yıllarla edindiği gücünü ve statüsünü esaslı şekilde eleştirmemiş, onu bu hataya iten sistemin kendi içine nasıl işlediğini düşünmemiş olmasıydı. Ama bu beyan ve özürlerin bize pek bir şey ifade etmiyor olmasının başka bir sebebi de var. Sanırım gerçekten çok çok çok derinden kırgın oluşumuz. Sanki dünyanın çekirdeğine kadar iniyor yaramız. Nesillerin görmezden gelinişini, duyulmayışını, diri diri yakılışını, gömülüşünü, taşlanışını, koca bir dünyanın kırgınlığını taşıyoruz. Meşaleyi yakanların veya tutanların böyle sallanmasını görmeye katlanamıyoruz. Sonunda bir takım hesaplar verilmeye başlanmışken ve bunun için büyük, çok büyük bedeller ödenmişken artık hiçbir şey önümüze çıkmasın, bize daha da fazla acı vermesin, bedel ödetmesin istiyoruz. Sanki koca bir kitle halinde yürüdüğümüz bu yolun sonunda, herşeyin sonunda, her birimiz kafamızdaki kendi ütopyamıza, cennetimize varacakmışız gibi: orada bütün acılarımız dinecek, ödediğimiz tüm bedellere değecek. Yaşamımızın, bunca uğraşımızın, didinmemizin bir anlamı olacak. Huzur, bizi orada bekliyor olacak.

 

Hep ileri gitmek istiyoruz. Halbuki tarih, bize öyleymiş gibi yutturulmasına rağmen asla hep ileri gitmiyor. İnsanlık, medeniyetler, fikirler, kalkınma, siyaset, bilim bunların hiçbiri hep ileri gitmiyor. İleri geri arasında da oynamıyor. Zaman denen mahluku istesek de hapsedemiyoruz işte. Her köşeyi tutmuş, bize nanik yapıyor adeta. Fikirlerimize yüzde yüz uygun yaşayabiliyor olsaydık her şey daha mı kolay olurdu? Kendimizi ve başkalarını ölçebileceğimiz daha objektif bir ölçüm mekanizması olsa, ona göre kendimize ayar yapmamızı mı sağlardı? Mükemmel toplum? Bu faşizm değil de ne? İnsan oldukça karmaşık bir yaratık, tezatlarla dolu. İyi ki de öyle.

 

Böyle zamanlarda, bir hareket, bir fikir olanca hızıyla ilerlerken muhakkak bir şey oluyor. İtinayla, muntazam bir hikayeye, raya oturtulmak istenen, biraz şansı da yaver giden her hikaye kendini içerden parçalıyor. Çünkü hikayeleşmemizin doğasına aykırı. Ne kadar kalp kırıcı olursa olsun, bir durmak, halimize bakmak, karmaşamızı görmek, ıstırabımızla bininci defa göz göze gelmemiz gerekiyor. Bu hep ileri gitme isteğinin ardında kitlesel bir unutma arzusu mu yatıyor acaba diye de düşünmeden edemiyorum.

 

Evet, Asia Argento, Avital Ronell, Butler, Spivak hepsi kalbimizi kırdılar, bir kez daha, üstelik beklemediğimiz yerden. Peki biz eksildik mi? Sözümüzün değeri mi azaldı? Yoksa ön saflara ilerleme korkusu mu sardı? Annelerimizden mi koptuk? Onların yerine mi geçmek zorundayız? Bu korkunç dünyaya oradan bakmanın dehşeti mi bu? Bizim de bir gün onların yerinde olabileceğimiz, tutarsız davranışlarımızın hesabını vermemiz gerektiği korkusu? Ama feminist hareket tam da bunun için değil mi? Sinsi sinsi hepimizin içine işleyebilen güç arzusunun bizi çürütmeye başladığı yerde, bir başkasının payına el koyduğumuzu, sınırlarını ihlal ettiğimizi, birinin hakkını yediğimizi bize göstermek. Nereden geldiğimizi, hangi yaradan doğduğumuzu bize hatırlatmak.

 

Feminist hareket kadınlar, isim almak istemeyenler ve erkekler için de tüm gücüyle, devinimiyle, hatalarıyla çabalamaya devam edecek. Bizim hak taleplerimiz boşa çıkmadı, orada duruyorlar. Yaralarımızla hakikatli bir ilişki kurduğumuz sürece de sırtımız yere gelmeyecek. Esas mesele, yara aldığımızda nasıl devam edeceğimiz. Öyle bir yapı kuralım ki, kırıklarımızla, yaralarımızla öyle bir açılalım ki, bizi insanlığımızdan ötürü karalamak isteyen, zayıf yerimizden yakalamak ve yutmak isteyen bu boktan dünya pek çok yaralı insana gerçek vaatlerde bulunan ağımızı parçalayamasın.

 

Bizim gücümüzün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım. Kırılganlığımızdan devşirdiğimiz o güce güvenelim. Medyanın, ucuz siyasetin alınıp satılabilir yaptığı ve istediği zaman üstüne çullanabileceği büyük, tek ve mükemmel bir hareket imajına  değil.

 

 

Ana görsel: Herzog, Cehennemin İçine filminden bir kare

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YDile Gelmez “Bu Cehennem” Bizim
Dile Gelmez “Bu Cehennem” Bizim

Cumhurbaşkanının dilinin varmadığı bu iki sözcüği ta içimizde duyuyoruz biz.

KÜLTÜR

YÇöplükte Piknik, Müstehcen Peyzaj ve Ücretsiz Kanser Tedavisi
Çöplükte Piknik, Müstehcen Peyzaj ve Ücretsiz Kanser Tedavisi

Müstehcen olan artık ne çıplaklık ne de sıradan insanların cinselliği, bugün esas müstehcen olan hiçbir varlığın öznesi olamadığı bu peyzaj.

Bir de bunlar var

George Orwell: Parkın Hürriyeti
Ieshia Evans’ın Efsane Duruşu
Gölge Oyunlarından Sıkılanlara

Send this to friend