Ekin'le üretim sürecini ve erkek baskın müzik dünyasındaki deneyimlerini konuştuk.

SANAT

Müzisyen Ekin Fil Anlatıyor: “Müzikte güç gösterisine katlanamıyorum.”

 

İstanbul’da yaşayan ve ozan/şarkıcılıkla, ambient/drone ve minimal elektronika arasında süzülen kendine has sakinlikte bir müzik icra eden Ekin Fil, mahallenin az sayıda yalnız başına yürüyen kadın prodüktörlerinden biri. Şu ana kadar ABD, Almanya, Polonya menşeli plak şirketlerinden, plak, kaset, mp3 ve CD formatlarında değişen çok sayıda albüm yayınlayan Ekin Fil, son birkaç senedir film müziklerine de el atmış durumda. Ekin’in böyle yoğun üretkenliğine ve uzun tecrübesine ters açı yapan vakur duruşu, sosyal medyanın vahşi görünürlük talebi karşısında insanı şaşırtıyor; ancak Ekin, sakin ve sessiz varlığını ‘’bu benim ortama alışmış halim’’ diye açıklıyor. Ekin’le tek başına müzik yapmayı, müzisyen kavramı etrafındaki boğucu aura’yı ve sadeliği ‘’yeteneksizlik’ olarak etiketlemeye meyyal gösterişli erkek müzisyenliğini konuştuk. 

 

 

Daha önce çeşitli gruplarla çaldın, şimdi sadece Ekin Fil olarak yoluna devam ediyorsun. Grupta çalmayı özlüyor musun?

 

Bazen  özlüyorum, en çok da sahnede. Biriyle beraber çalmanın dinamiği, verdiği enerji gerçekten başka. Öte yandan grupken karar almak sorunlu bir şey. Sonuçta grup dediğin şey bir ortaklık. Devam etmen için yürütebilmen gerek. Tek başıma kesin daha rahatım. Karışanım görüşenim yok; ama işte orada da bazen her şeyi üstlenmek yorucu oluyor. Yalnızsın, yani tırnak içinde diyelim, başarıyı da başarısızlığı da sen üstleneceksin.

 

 

Senede en az bir albüm yapıyorsun, çok üretkensin. Müzik yapmadığın bir zaman var mı?

 

Yok valla. Özellikle son iki senedir yok. Önceden para kazanmak için başka şeyler  de yaptığımdan çok bölünüyordum, yoruluyordum. Bazen o “üretim” haline girebiliyordum. Şimdi Ekin Fil yoksa başka bir şey, yoksa başka derken kafamı bir sürü yere böldüm. Pek çok farklı müzik tarzında çalışabilmeye kendimi adapte etmeyi öğretmeye uğraştım ve uğraşıyorum diyeyim. Sabah 9 gibi başlıyorum çalışmaya haftada 5 gün. Akşam 6/7’ye kadar.

 

 

Ama o kadar çok konser vermiyorsun, neden?

 

Vermiyorum çünkü eğer konser vereceksem bir özelliği olsun diye düşünüyorum. Yani ya mekanın, ya organizasyonun, ya projenin özel olması lazım. Benzer içeriklere sahip mekanlarda her ay konser vermek yerine yılda iki kere vereyim herkes için daha anlamlı olsun.

 

 

Müzik yapabilmen için özel bir atmosfere ihtiyaç duyuyor musun peki?

 

Yani kesinlikle gerekir diyemem ama gerekebilir de. Bazen ben gerçekten bir müzikten, filmden ya da bir laftan, sözden bile o kadar etkileniyorum ki, kesinlikle aklıma bir şey geliyor. Hemen çalışmak istiyorum. Atmosfer olarak da benim olmazsa olmazım, sessizlik. Sessizlik kesinlikle bir konsantrasyon aracı benim için. Sağlayamıyorsam çalışabilmem zor, toparlayamıyorum kafamı.

 

 

Büyükada’ya taşınma sebeplerinden biri de bu konsantrasyon ihtiyacı mıydı diye merak ettim.

 

Ucuz ve güzel bir ev bulduk öncelikle, böylece tabii klasik bir İstanbul karmaşasından uzaklaşma fırsatı da. Hayat çok uzun, zaman ağır akıyor adada. Sabahtan yatana kadar her dakikayı hissediyorsun. Yazları hesaba katmazsan çok sakin bir yer. İnşaat, matkap ya da otomobil gibi gürültüler İstanbul’daki kadar çok olmadığı için yaptığım her neyse çok çabuk adapte olabiliyorum. Bu anlamda adanın üretkenliğime çok faydası oldu diyebilirim.

 

 

Son zamanlarda adalara doğru ufak çapta bir beyin göçü var sanki. Çokça duyuyorum, yönetmen, müzisyen, genç yaratıcı insanların oralara taşındığını.

 

Herhalde İstanbul’dan bir biçimde uzaklaşmak isteyip, tam anlamıyla da kopamayanlar için en iyi çözüm.

 

 

Fotoğraf: Uğur Demirçubuk

 

 

Son üç senede üç tane uzun metraj filme müzik yaptın. Film müzik dünyasına nasıl girmiştin?

 

Sağolsun, arkadaşım Fatih (Rağbet) beni o sıralarda üzerine çalıştıkları “Kaygı” filmine müzik yapabilirim inancıyla filmin yönetmeni Ceylan’la (Ceylan Özgün Özçelik) tanıştırdı. Ufak bir ön çalışma sonrası ekibe dahil oldum. Sonrasında da devamı geldi; kısa, uzun sinema ve bazen de reklam filmleri için müzik besteleme işine girdim. Çok severek yaptığım bir iş. 

 

 

Hangisi daha zor, film müziği mi kendi albümünü yapmak mı?

 

Bence film işi daha zor. Bir kere ciddi bir ekip işi. Neyi neden yaptığını konuşabilmen, iyi dinlemen, filmi anlaman ve disiplinli çalışman şart. Kendi işlerimde son sözü ben söylüyorum ama filmde son söz her zaman yönetmene aittir.

 

 

Film endüstrisinde özellikle müzik konusu sanırım erkeklerin tekelinde. Erkek olmayan yönetmen ve oyuncularla nispeten daha sık karşılaşmaya başladık ama besteci pek bilmiyorum. Neden sence?

 

Doğrudan veya dolaylı olarak cinsiyet ayrımcılığı her yerde olduğu gibi sinema sektöründe de çok yaygın ne yazık ki. Mesela kadın oyuncuların bariz bir yaş kotası var. Dahası hikayelerdeki kadın temsilleri çoğunlukla sorunlu. Kamera arkasındaki durum da keza. Müzisyen dışında kurgucu, foleyci, senaryo yazarı, görüntü yönetmeni, ses tasarımcısı, ışıkçı gibi diğer meslekleri düşünelim, kadınları sahiden az görürüz. Özellikle erkek işi gibi görülen bu teknik alanlarda çalışan kadınlar görünür olmak için erkeklerden daha fazla baskı altında, daha çok çalışmak zorunda kalıyorlar diye düşünüyorum. Sinema sektöründe de toplumsal cinsiyet normları ve cinsiyete dayalı yargılar feci halde yoğun ama bir yandan da en azından bu konular artık tartışılmaya başlandı.

 

 

Sen bununla ilgili sıkıntı yaşadın mı?

 

Ben müzisyen olarak asla bir erkek kadar ciddiye alınmadığımı, kendimi bildim bileli hep hissettim. Belki de bu devrilen gözler ve sinsi gülüşlerden, böyle babacan tavırlardan kaçınmak adına müzisyenliğimle ilgili konuşmuyorum pek, ne bileyim böyle sanki müzikle alakam yokmuş gibi davrandım hep insan içinde. Bahsetmedim yani. Müzisyenim demezdim. Daha yeni yeni demeye başladım. Bu işin de bir raconu var ya hani, son derece muhafazakar “baba” müzisyenler var; işin erbapları. Mesela gitarım bozuluyor diyelim, gidiyorum yaptırmaya o gitarı bizzat götüren bir kadın olarak bana “siz mi çalıyorsunuz” sorusu kesin geliyor. Sonra başlıyorlar karşımda sololar atmaya, terminolojik konuşmalara. Bu tarz üstten yaklaşımlar da çok sıkıcı. Ne çalıyorsun sorusu da öyle. Bildiğin kibir yani. “Efekt pedalı kullanıyorum” dersen bittin. Gitarcı olmadığın da anlaşıldı, zaten bozmuşsun gitarı. Yıkıl yani.

 

Bir de başka bir boyutu var işin; müzisyen olmanın etrafında örülmüş garip bir ruh hali var. Yani sen müzisyensen kesinlikle kutsal bir şey yapıyormuşsun gibi bir inanış var. Müzisyen de buna inanıyor, kendini kaptırıyor da ve büyükleniyor. Buna inanması da bekleniyor herhalde. Bu çok dogmatik ve eril geliyor bana. O da ayrı bir baskı unsuru bence.

 

 

Sence sadece seyirci mi sebep oluyor bu ruh haline?

 

Sadece seyirci olamaz tabii. Bunu aslında müzik üzerinden kurulan ve sürdürülen iktidar ilişkilerine örnek olarak söyledim. Yani müzik, dolayısıyla müzisyen de iktidarın belirlediği kültürel kodları çok yansıtıyor diye düşünüyorum. Şöyle bir baktığımda müzikle uğraşan, üreten pek çok insanda o çok özel bir şey yaptığına olan inancı yansıtmasında feci bir kibir var. Ve işin içine o yaratma eylemi girdiğinden bu durum fazlasıyla kutsanmış oluyor, hatta mümkün değil tartışmaya açılmıyor. Yani hem ‘’aşırı sanatçı’’ olduğunu sanıyorsun hem de aslında tartışmaya pek açık değilsin, hatta bundan ödün patlıyor. O kadar çok örneği var ki bunun. Buralarda müzisyenlik hala biraz böyle yaşanıyor açık konuşmak gerekirse. Alışılmışın biraz dışına çıktığınızda ise ‘’napıyo bu ya’’ bakışlarıyla karşılaşmanız mümkün. Bilmiyorum anlatabildim mi? Mesela benim bazı albümlerim bir ara ardı ardına kaset olarak yayınlandı. Resmen dalga geçildiğini hatırlıyorum, “kaset ne abi, kaset mi kaldı” gibi. Halbuki kasetin de özellikle geçtiğimiz senelerde aynı plak gibi bir geri dönüşü oldu. Hoş, geri dönüşü olmasa kaç yazar da, var işte böyle bir ezikleme atakları, güç bende yarışı var bu müzisyen tayfasında da.

 

 

Bir de senin müziğin çok derin ama enstrümantal açıdan çok sade, bu basitlik ‘’amatörlük’’ olarak algılanabiliyor sanırım özellikle bizimki gibi virtüöziteye bayılan bir ülkede?

 

Olabilir ama dediğim gibi aslında alakası yok. Müziği böyle değerlendirmek çok saçma. Esas önemli olan sonuç; yani benim için tabii ki. O müziği nasıl yaptığın ya da kendini nasıl tanımladığın bence sonuçtan daha önemli değil.

 

 

Virtüözlük bana bir nevi zorbalık aracı gibi geliyor. Tekniğe verilen aşırı önem, ‘’enstrümanı konuşturmak’’ gibi söylemlerin konuşan erkek özneye yaptığı atıf. Tekniği iyi kadınları “vay be erkek gibi çalıyor” diye tasvir etmek de oradan geliyor sanırım. Bir tür ‘’uzmanlığı’’ sahipleniş, öyle olmayanları ezme aracı gibi işliyor. 

 

Elbette, virtüöz enstrümancılar var da ama zaten en başta müzik aleti çalıyor olmak erkeğe yakıştırılan, erkeğin harcı bir şey olarak görüldüğünden enstrümanında “usta” olan kadın müzisyenlerin de “erkek gibi” çaldığını düşünmek de normalmiş gibi geliyor işte. Çok saçma. Şahsen virtüözlüğü ben pek sevmiyorum, biraz mekanik geliyor bu kadar kusursuz çalma hali. Kabul, olağanüstü bir icra durumu var virtüözün, enstrümanını aşırı görkemli bir ele alış biçimi var, neredeyse tanrılaşıyor, da neden? Rock müziği için konuşuyorum, özellikle gitar virtüözleri bana erkeklik gösterisi yapıyorlar gibi geliyorlar gitar çalarken. Yani öyle bir özne olma arzusuyla adeta ilahlaşıyorlar ve izleyende bir tahakküm kurmayı hedefliyorlar gibi düşünüyorum. Ben açıkçası zapturapt altına alınmış gibi hissediyorum kendimi böyle şeyler dinlediğimde, katlanamıyorum yani bu kadar güç gösterisine müzikte.

 

 

Sahnede de aynı önyargıyı hissediyor musun?

 

Artık hissetmiyorum, daha doğrusu umursamıyorum. Yaptığım şeye son derece saygım ve de inancım var. Konser zamanı geldiğinde zaten performansıma odaklanmış oluyorum. Gelen dinleyici de beni ve müziğimi bildiğinden, merakından, ilgilendiğinden geliyor diye düşünüyorum.

 

 

Geçen ünlü bir erkek tanıdık, benim bir konserim sonrası ayaküstü, “izledik performansını, ama çok delay (efekti) var ya, al o delay’leri al al’’ şeklinde bir yorum yaptı ve yanımdan geçti gitti. Nereden geliyor bu rahatlık, seni hangi hükümet koruyor diye düşünmekten alamıyor insan kendini.

 

Hah, özellikle konser sonrası bu her boku bilen erkek müzisyen tayfası aşırı huysuzlanıyor. Yetkin bir merci olarak sanki ağızlarından çıkana muhtaçmışız gibi dolanıyorlar ortalıkta, bir iki çift laf söylemek için. Tabii ki bu lafı en çok sen kadınsın diye söylemek istiyor. İstediği kadar öyle olmadığını söylesin. Bu öyle derinlere yayılmış bir üstünlük kurma saplantısı ki. Demek istediği de şey de ‘’müzikal yetersizliğini(!) efektlerle örtüyorsun, o delay olmasa sen bir hiçsin.’. Bilgisayarda yapılan müziğe zaten çoğunun alerjisi var, kabul edemiyorlar böyle bir şeyin olabileceğini. “Delay’leri al” filan deyince de aslında ‘’ben de biliyorum bu işleri’’ demek istiyor. Haliyle kullandığı dil ile de bu yaptığı cinsiyetçiliği yeniden ve yeniden üretiyor işte. Hiç sanmıyorum sahneden yeni inmiş bir erkek müzisyene erkek olmayan birinin bu kadar kolay ‘’al delay’leri al al’’ diyeceğini. Ben de reverb efektini çok seviyorum mesela. Bana da konuşanlar oldu reverb’e sırtımı çok dayamışım diye. Artık bunları geçebilir miyiz ya? Yani çok komik hala bunların konuşulması.

 

 

Peki grupta çalarken geliyor muydu bu his?

 

Olmuştur kesin. O dönem işin daha çok eğlencesindeydik, bu kadar düşünmüyordum herhalde. Sen hissediyor muydun? Aynı grupta (Proudpilot) çaldık yıllarca.

 

 

Ben de hissetmiyordum çünkü bir yerde grup olunca diğer kişilerden güç alıyorsun, bir saldırı gelirse toplu göğüslersin gibi. Bir de grupta erkek vardı tabii, ona da güvenmişizdir kesin (gülüşmeler).

 

Kesin. Ben biliyorsun Ekin Fil olarak ilk başladığım zamanlarda bir süre senle ve Gökhan (Gökhan Goralı, Nekropsi gitaristi) ile sahneye çıkıyorduk. Tek olmadığım için de bazı şeyleri düşünmem, fark etmem zaman almış olabilir. Grupla çalarken senin de dediğin gibi bir noktada kalkan oluyorsun herhalde birbirine. Güvenli bir alan kolayca kuruluyor içerde ve dışarıya karşı daha güçlü duruyorsun, öyle de hissediyorsun. Ama tek başına biraz daha tedirgin edici oldu ilk zamanlarda. Eksiği anında duyup kapatabilecek, yani nasıl diyeyim tuşesini yükseltecek, geri vokal yapacak filan birileri olmadığından biraz çıplaksın. Daha zor bir şey bence yalnız olmak sahnede. Özellikle başlarda daha zordu ama sonra kendi alanımı kurmayı öğrendim, umursamamayı da.

 

 

Bütün bahsettiğin zorlanmalara rağmen iki filme yaptığın müziklerle ödül aldın. ‘’Kaygı’’yla, SİYAD En İyi Film Müziği Ödülü, ‘’Körfez’’le de Frankfurt Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Müziği Ödülü. Neden dersin?

 

Yani filmden bağımsız olarak müziğe ödül vermiyorlar diye düşünüyorum. Müziğin filme katkısını düşünerek değerlendiriyorlardır. Bu durumda doğru bir müzik kullanımı olmuş diye düşünmek lazım ödülü aldığımız yerlere göre, ne mutlu (gülüyor). Ödül almak benim için elbette planlanan, hedeflenen ve varılan bir yer olmadıysa da bir nebze onaylanır olmak kesinlikle bir motivasyon kaynağı yaratıyor bünyede. Ve ne yalan söyleyeyim, insan bu motivasyona ihtiyaç da duyuyor. Duygusal olarak destek oluyor yani. Güzel bir şey. 

 

 

 

Ana görsel: Erinç Güzel

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Y440 isimsiz kadın, 1 isimli erkek
440 isimsiz kadın, 1 isimli erkek

İşinin önünde verdiği vakur pozuyla bu sanatçı, her sene yüzlerce kadının öldürüldüğü bu ülkede ‘nasıl bir pozisyonda’ duruyor?

SANAT

YDJ Kübra Uzun: ‘’Benim için olay hep sahne’’
DJ Kübra Uzun: ‘’Benim için olay hep sahne’’

Çalarken de öyle, bir an kaybediyorum kendimi, bakıyorum başka bir yerdeyim.

YAZI

Y“Güzel Bataklık”tan yayılan frekanslar: Ah! Kosmos’un Müzik Yolculuğu
“Güzel Bataklık”tan yayılan frekanslar: Ah! Kosmos’un Müzik Yolculuğu

"Şu anda iyi-kötü kompozisyon yapabiliyorsam eğer, bunun sebebi dans ve tiyatro alanlarında çalıştığım insanlardır."

Bir de bunlar var

Zafer Hanım’ın Vatan Aşkı
Anne Frank’in Günlüğünden ‘Uygunsuz’ Yerlerin Çıkarılışı
Downton Abbey’nin Yıldızlı Pekiyileri

Send this to friend