Violette, Simone de Beauvoir’a takıntılı bir şekilde aşık oluyor, reddediliyor ve hayatının bir bölümü onun tarafından kabul edilme çabasıyla debelenerek geçiyor.

SANAT

Duvarlara Çarpa Çarpa: Violette Leduc’un Hikayesi

Geçenlerde tavsiye üzerine 2013’te gösterime girmiş Fransız filmi Violette’i izledim. Violette, hayatı zorluklarla geçmiş, Simone de Beauvoir’ın yeteneğini fark ettiğinde kanatları altına aldığı ve o zamana kadar hiçbir kadının o denli cüretkar bir şekilde yazmadığı tabu konuları (kürtaj ve lezbiyen ilişkiler gibi) kalemine taşımış feminist yazar Violette Leduc’un hikayesi. Film, yazarın Simone de Beauvoir’la tanışmasından kısa bir süre önce başlıyor ve yayınlandıktan sonra çok satanlar arasına giren otobiyografik eseri “La Bâtarde”a (Piç) kadar geçen süreyi anlatıyor. Elbette söz konusu zaman dilimi günlük güneşlik olmaktan epey uzak. Violette, Simone de Beauvoir’a takıntılı bir şekilde aşık oluyor, reddediliyor ve hayatının bir bölümü onun tarafından kabul edilme çabasıyla debelenerek geçiyor.

 

Film, merkeze Violette’i aldığı, onun hikayesini anlattığı için De Beauvoir’ın nasıl biri olduğuna dair elimizde fazla ipucu yok; Violette’in De Beauvoir algısı dışında. O algıyı – kendi algıma göre – tek kelimeyle tasvir etmek istersem “tamamlanmışlık” derim. Violette, karşısında “tamamlanmış” biri görüyor Simone de Beauvoir’a bakarken.

 

Şöhret Baltaş, Annemle Konuşmalar kitabında bir kadının bir erkeğe olan aşkını kadının kendi ağzından şöyle tarif eder: “Senin tamamlanmış kimliğini sevmek, parçalarını toplamaya çalıştığım ben’i sevmekten daha kolaydı.” Violette’in Simone de Beauvoir’a olan takıntısı da, sanırım, tamamlanmış olarak algıladığı, bu yüzden de (annesiyle hiç kuramadığı) göbek bağı kurmak için yırtındığı, hatta belki “o” olmak istediği biri üzerinden büyümeye çalışmasıyla eşdeğer.

 

Duygusal tepkilerinden ötürü sonradan girdiği entelektüel çevrelerde “drama kraliçesi” olmakla itham edilen Violette, duvarlara çarpa çarpa delireyazıyor – buna De Beauvoir’un duvarları da dahil – ama nihayet kendi sınırlarını el yordamıyla bulmaya yaklaşıyor. Bu arada kitapları da yavaş yavaş daha geniş kitlelerce fark ediliyor. Film o noktada sona eriyor.

 

Gayrimeşru olarak doğup büyüme, annesine olan ebedi kızgınlığı, özgüven düşüklüğü, yoksulluk, her daim sevgi ve kabul edilme açlığı, okuma-yazma sevdasını finanse etmekte çektiği zorluk… Leduc’un, hem bunları taşıyarak hem de bunlara rağmen yazdığı, hem de kadınlığını hiç sakınmadan kalemine döktüğü için daha fazla dikkati hak ettiği kesin. Diğer yandan, Violette’in film boyu De Beauvoir’ın ardından, onun tarafından kabul edilmek için koşturup durması ve bu kabul arzusunun bütün nevrozlarını açığa çıkarmasında beni – tam da Violette’e yakışır şekilde – ağlama krizlerine sokan bir yan vardı. Ve filmin sonunda, Violette’in “başkalarının ve kendisinin sınırlarını” kabullenmiş (dolayısıyla sakinleşmiş ve hatta özgürleşmiş) hali ise kalbime acımtırak, buruk bir his yaydı. Sanırım büyümek, acımtırak ve buruk bir hisle beraber geliyor.

 

Görünen o ki, Simone de Beauvoir hayata havale edenlerden değil, edilenlerdenmiş. Olga Kosakiewicz, Bianca Lamblin ve Natalie Sorokin, Simone ve ömürlük sevgilisi Sartre’ın ilişkisine konuk oyuncu olarak katılıp psikolojileri bozulan birkaç kadın, mesela. Hatta Sorokin reşit olmadığı için bu ilişki De Beauvoir’ın öğretmenlik lisansının iptal edilmesine sebep oluyor. Bu üçlü ilişkiler ve onların De Beauvoir – Sartre ilişkisine nasıl yansıdığını merak edenler şu linke göz atabilir.

 

Bu noktada bizim sancımız: eserlerini ve düşünsel dünyasını bu kadar benimsediğimiz, ikon haline getirdiğimiz bir yazarın hayat hikayesindeki “sevimsiz” detaylarla ne yapacağız şimdi? Hele ki söz konusu olan, çoğu alanın aksine, teorisi deneyimden çıkmış feminizmse? Bu konuda kafalar karışık ama ben böyle durumlarda Agos’ta yayınlanmış “Sanatçının ‘ahlakı’ eseri değersizleştirir mi?” başlıklı röportajda Aksu Hoca’nın verdiği cevapları okuyarak biraz sakinleşiyorum. Her neyse, konumuz Violette değil miydi bizim? Yine De Beauvoir’ı konuşmaya başladık. Lanet olsun bu celebrity’lik müessesine.

 

Aşağıda çevirisini okuyacağınız, geçen yıl Guardian’da yayımlanan şu yazı, Leduc’un adının feminist çevrelerde neden anılmadığını sorguluyor; iki feminist yazarın hayatını karşılaştırıyor ve “Mücadeleyle geçen hayatlar karşısında yazının değeri nedir?” diyor bir nevi. Bu arada, yazarın Türkçe’ye sadece “La Bâtarde” (Piç) eseri çevrilmiş; o da sadece Nadir Kitap’ta bulunuyor. Bu da yine hepimizin ayıbı olsun.

 

Violette Leduc: unutmamamız gereken muhteşem Fransız feminist yazar

 

Simone de Beauvoir’ın himayesi altına aldığı, Jean Genet’le kıyaslanabilecek erotik metinlerin yazarı ve zoru başaran bir feminist. Bu perşembe onun doğum günü ama Leduc neden kıyıda köşede bırakıldı?

 

Heteroseksüelliği yerinden eden, pornografiye açıkça kur yapan ve epey mahrem cinsel detaylar içeren anıları, geçtiğimiz yıllarda ABD ve Fransa’da yayınlandı. Ancak 50 yıldan fazla bir süre önce her şeyi yapmış ve söylemiş Violette Leduc’un kendi dönemindeki varlığı görünmez kılınmış.

 

Garip bir marjinalleştirme bu: Leduc’u himayesi altına almış Simone de Beauvoir feminist bir ikon olmayı sürdürüyor. Leduc’la aynı dönemde yaşamış, onun gibi metinlerinde eşcinsel seksle ilgili detayları açıkça kullanan Jean Genet epey okunuyor ve Fransız avangart yazımının öncüsü olarak çok saygı görüyor. Ama Leduc öyle değil. İlk kitabı, otobiyografik romanı L’Asphyxie, hâlâ İngilizceye çevrilmedi. 1955’te yazdığı Thérèse ve Isabelle’in sansürsüz versiyonu Fransa’da 2000 yılına kadar yayınlanmadı; İngilizce olarak da anca geçen yıl Feminist Press tarafından yayınlandı.

 

Leduc’un otobiyografileri La Bâtarde (1964) ve Mad in Pursuit’te (1970) açıkça anlatılmış reddediliş öykülerinin izini sürdüğünüzde paranın ve erkekliğin edebiyat kapısında nasıl sinsice bekçilik yaptığını anlıyorsunuz; o zaman da, şimdi de. Leduc fakir ve gayrimeşru olarak doğar; annesi hizmetçi, babası mirasçıdır ve kaçamaklarının meyvesi Leduc, istenmeyen bir çocuk olarak doğar. Bekar annesi en sonunda “düzgün” bir koca bulana kadar sürekli insanlara yaltaklanıp hizmet etmek zorunda kalarak saygıdeğerliğin sınırlarında dolanır. Çocukluğunun büyük kısmında, Leduc’un feminist eğitimi kitaplardan ve kafelerde edilen sohbetlerden değil, annesinin kahvaltı sofrasındaki öğütlerinden gelir. Erkeklerle ilgili bilgileri annesinden öğrenir: “Bir tanesi bile insan soyunu kurtaramazdı. Senden yararlanmak, tek amaçlarıydı. Bunu kafama sokmalı ve asla unutmamalıyım. Domuz. Hepsi domuz.”

 

Tahmin edilebileceği gibi, çocukluğunun ilk yıllarında Leduc’un etrafı hep kadınlarla çevrilidir. Annesinin, Leduc’un hastalıklı ve gayrimeşru bir çocuk olmasına öfkesini anneannesi Fideline’nin koşulsuz sevgisi hafifletir. Anneannesinin, Leduc 9-10 yaşlarındayken gerçekleşen ölümü, çocukluğunun sonu anlamına gelir.

 

Annesi nihayet evlendiğinde, yatılı okulda okuyan Leduc, annesinin başka bir adamla yaşadığı evde bir yabancı durumuna düşmüş, terk edilmiş ve ihanete uğramış hisseder. Evde bulamayacağına inandığı sevgiyi başka kızlarda ve kadınlarda (müzik hocasıyla bir ilişki yaşar ve kadın sonrasında işten atılır) aramaya başlar. Hem Thérèse ve Isabelle’de (kurgulanmış bir biçimde), hem de La Bâtarde’de (burada kurgulanmamış) erotik bir şekilde yorumladığı ilk cinsel deneyimi, cinselliğin tutkusunu ve derinliğini müthiş derecede iyi anlatabilen yetenekli bir yazarın ipuçlarını verir. Şehvet, şehvetin ateşi, inceliği, hileleri… Yani insanlar arasındaki bağın, bu bağın inşasının ve yıkımının temeli orada, Leduc’un eserlerindedir. Ve bir o kadar yoğundur.

 

1945’te Simone de Beauvoir’la tanıştığında (öncesinde aylarca onu Paris’teki Cafe Flore’de takip etmiştir), onunla ilgili takıntısının cinsel olduğu kadar entelektüel olduğuna da şaşırmamak lazım. Elit okulların ayrıcalıklı ürünü De Beauvoir, Leduc’u kanatları altına alır ve yazmaya teşvik eder. Leduc’un ilk romanı L’Asphyxie, De Beauvoir’un çabaları sayesinde Fransa’nın önde gelen yayınevi Gallimard tarafından yayınlanır. Leduc, De Beauvoir onu cinsel olarak reddedince, yıkımını şu şekilde dile getirir: “Ona duyduğum hislerin bir illüzyon olduğunu söyledi. Katılmıyorum.” ‘İlluzyon’ sözcüğündeki, aşka olan özleminin gerçek olmadığı – ya da De Beauvoir’ın sözleriyle sahici olmadığı – iması onu yaralamıştır. Beauvoir Leduc’a yazdığı bir mektupta “Benim hayatım başka yerde” der; Leduc o ‘başka yer’ sözcüğünden kastedilenin filozof Jean-Paul Sartre olduğunu tahmin eder; tahmini doğrudur.

 

De Beauvoir ve Leduc yan yana durunca, feminizmi kimin tanımladığı ve aslında onu kimin yaşadığı açığa çıkıyor. Leduc, deneyimin feminist yaptığı bir kadın: babasız, yoksullukla geçmiş bir çocukluk, şefkat ve destek dilenerek geçen bir gençlik, zengin Parisliler için kuzu eti kaçakçılığı yaparak geçen savaş zamanı. Otobiyografisi duygu yoğunluğunu ve öteki oluşunu açıkça ve acı acı vurgular. Hep dışlanmış biri olarak, çalar ve kaçakçılık yapar; okuması ve öğrenmesi de gıdım gıdım olur. Yazarak geçirdiği günler, aç ve hayatta kalıp kalmayacağına dair kaygılarla doludur. Kendi efsanesini oluşturup kendisini markalaştırmakla ilgilenmeyen Leduc, De Beauvoir’a entelektüel olmadığını dobra dobra söyler. Ancak, akıl hocası kızar ve sert bir şekilde cevap verir: “Entelektüelsin çünkü yazıyorsun.”

 

De Beauvoir zamanını “entelektüel” sıfatını kazanmak için harcamıştı. Hayat hikayesi çok okuyup fazla bilgiye erkenden vakıf olma, müthiş bir felsefi duyarlılık ve Sartre’la romantik (aynı zamanda, duruma uygun bir şekilde stratejik) bir ortaklık içeriyor. Beauvoir, Leduc’ta teorisini yazdığı sahiciliği görür ve kendi söyleminin ebeliğini yapmaya soyunarak felsefesini haklı çıkarma peşine düşer. Varoluşçulukta seçme özgürlüğümüz vardır; hepimiz kendi radikal özgür irademizi kullanırız; geçmiş deneyimlerin baskıları bir kenara atılabilir, gerçek söylenmiştir ve özgürlüğe ulaşılmıştır. Leduc’un yazılarında anlattığı hayatı, bunun gerçekleştiğinin kanıtıdır. De Beauvoir’ın erkeklerin geçici hevesleriyle gerçek anlamda mücadele etmeden mayalanmış feminizmi, pratikte geçerliliğini kanıtlamak için Leduc’un edebi özgürlüğüne ihtiyacı vardır.

 

Buna rağmen, biz sadece De Beauvoir’ın öngörülü ve kendinden emin şekilde analiz edilmiş feminizmini hatırlayıp kutluyoruz. Leduc’un yaşayan – ham, tutkulu ve ezici derecede dürüst – feminizmini unutmayı seçiyoruz. Bu bölünmenin günümüzde de tekrarları var: Çin’deki fabrikalarda veya Mısır’daki okullarda ya da Karachi sokaklarında savaş veren kadınların, Leduc gibi hayatlarını yazma ve özgürleşme lüksü yok. Fransa’da otel odalarını temizleyen veya banliyölerde zorluklara göğüs geren, başörtüsü taktığı için okullardan atılan kadınların yaşayan feminizmleri ülkenin feminist ve edebi anlatısında yok.

 

İnsan hâlâ De Beauvoir’ın ikna edici feminist reçetesine inanmak istiyor. Ancak, Leduc’un gerçeği daha baskın: Leduc, De Beauvoir’ın reçetesinden şöyle bahsetmişti “Yazmak, özgürleşmektir. Yanlış. Yazmak hiçbir şeyi değiştirmemektir.”

 

Leduc, yaşasaydı 109 olacaktı; 1972’de vefat etti. Yaşadığı Fransa’da, taşralı bir kadın, bir kaçakçı, çılgınca yaşayan ve delice seven bir lezbiyen, kültürel anlatıya, külliyata ve dersliklere alınmaya değer görülmedi. Belki çoktan öldü ve unutuldu ama sözlerinde hâlâ haklılık payı olabilir.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

Y“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”
“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”

HES’lerin yıkıcılığını Kuru Su adlı romanına taşıyan Hande Aydın’la doğa, çıplaklık ve yazarlık üzerine söyleştik.

SANAT

Y“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”
“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”

Ağlanacak hallere gülmeleri en güzelinden anlatan Ayten Kaya Görgün’le güzel bir sohbet.

KÜLTÜR

YBir Adanmışlık Kitabı
Bir Adanmışlık Kitabı

Duayen oyuncu Nedret Güvenç’in acı tatlı anılarını Kendini Arayan Yıldız’da okuyun.

KÜLTÜR

Y“Ananı Da Al Git Buradan”
“Ananı Da Al Git Buradan”

Kadınların rolünün erkekleri eğitmek, 'düzeltmek' ve onlara bakmak olduğunu söyleyenlerden gına gelmedi mi?

Bir de bunlar var

Hayattan Sahneler
Büyük Tiyatro
Anne Frank’in Günlüğünden ‘Uygunsuz’ Yerlerin Çıkarılışı

Send this to friend