Dile, görünürlüğe, festival geleneklerinin kapsayıcılığı merkeze alan düzenlemelere gitmesine, eşitliğin sadece dilde değil sektördeki anlaşmalarda, düzenlemelerde ele alınmasına ihtiyaç var.

SANAT

Sinema Sektöründe Eşitliğin Ayak Sesleri

74. Cannes Film Festivali, 17 Haziran 2021 akşamı yapılan kapanış töreniyle sona erdi. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle, festivalin yapısının dijital ortamlar üzerinden yapılmasına uygun olmayacağı kararının ardından iptal edilen festival, bu yıl açıklanan seçkisiyleyse 2021’in oldukça heyecan verici bir sinema yılı olacağının da garantisini vermiş oldu bir anlamda. Ana yarışma seçkisinde erkek yönetmenlerin çokluğu gözümüze çarpsa da, Ildikó Enyedi, Mia Hansen-Løve, Catherine Corsini ve Julia Ducournau’nun isimlerini de seçkide görmek festivale dair sevindirici haberlerin başında geldi. Bununla beraber Spike Lee başkanlığındaki jüride Mati Diop, Mylène Farmer, Maggie Gyllenhaal, Jessica Hausner, Mélanie Laurent gibi isimlerle birlikte kadınların çoğunlukta olması da önceki yıllara kıyasla festivalin sektördeki eşitsizliğe dair attığı adımlara yönelik umutlu gelişmeler arasında yer aldı. Spike Lee’nin bu yıl 74.sü düzenlenen festival tarihindeki ilk siyah jüri başkanı olması da ayrıca önemli bir nokta. Bunca yıllık festivalde ayrımcılık konusunda ancak bu senelerde olumlu gelişmeler gerçekleşmesi, sektördeki beyaz erkek egemenliğine karşı daha yolun başında olduğumuzu gösterirken özellikle dağıtılan ödüller sonrasında karşımıza çıkan tabloyla bize umut da vadediyor. 

 

Değişim, festivalin bu seneki afişinin yayınlanmasıyla kendini göstermeye başladı. Jüri başkanı Spike Lee’nin 1986 yapımı ilk uzun metrajı She’s Gotta Have It’de canlandırdığı karakter olan Mars Blackmon’ın fotoğrafı kullanılarak yapılan tasarım, sinema dünyasına kapsayıcılığın önemini vurgulayan bir bakış sunuyordu. Festivalin resmi sayfasında afişle ilgili kurulan cümlelerde, Spike Lee’nin sorgulayan ve isyânkar yapısının Lee’nin afişte de odakta olan gözlerinde karşımıza çıktığını belirtiliyordu. Bu, günümüze sinemanın penceresinden bakarken sinema medyumunun konuşan, sorgulayan ve görmekten kaçınılana dair güçlü sözleri bulup çıkaran gücüne de bir işaret oluyor aslında. Yereli de evrenseli de bir çatı altında toplayan festivallerin merkezinde de bu yatmıyor mu zaten? Görünen o ki, bu meseleler, Cannes gibi özellikle prestijiyle nam salmış ve sinema dünyasında bir pazar olarak oldukça önemli ve kritik bir noktada duran bir festival için son yıllara kadar başat bir özellik değildi. Kapsayıcılık, eşitlik, sorgulayıcılık bu kadar merkezde olsa şu ana kadar Altın Palmiye’yi sadece iki kadın yönetmen almazdı; ya da 74 yıllık festivalde sadece 11 kadın jüri başkanı olmazdı; ya da yine bunca yıllık festivalde sadece BİR siyah jüri başkanı olmazdı… 

 

Tüm bunlarla beraber LGBTİ+ görünürlüğünün de oldukça gerilerde kaldığını söylemek mümkün. Bununla ilgili en önemli gelişme de 2010 yılında atıldı. 2010’da verilmeye başlanan Queer Palm ödülü festivaldeki seçkilerde yarışan filmler arasından LGBTİ+ temalı filmleri ödüllendirmeyi amaçlıyor. Festivalle ilgili gelişmelerde daha henüz yolun başında olduğumuzu görüyoruz. Bahsettiğimiz, geçtiğimiz senelerde bedenlere, kıyafet kurallarına, esnetilemeyen kalıplara yaklaşımıyla olumsuz anlamda şaşırtmaya devam eden bir festival geleneği bir yandan da. Hazır afişlerden söz etmişken 70. Cannes Film Festivali’nde Claudia Cardinale’in bulunduğu festival afişinde Cardinale’in bacağına ve beline fotoşop yapılarak posterde olduğundan daha ince gösterilmesi aklımıza geliyor bir de. Festival afişiyle beden üzerinde yaratılan algının boyutlarını gösteren bir olaydı bu. Üstelik uzak bir geçmişten -ki uzak bir geçmiş olması da bunun bahanesi olamaz elbet- bahsetmiyoruz, yıl 2017’ydi.

 

Festivalde topuklu ayakkabı kurallarının, cinsiyet eşitsizliğinin, görünürlüğün, kapsayıcılığın tartışılmaya başlanması yeni bir gelişme değil ama bunlara karşı atılan adımlar daha yeni yeni görülüyor diyebiliriz. Me Too hareketinin ardından sinema sektöründeki istismarların, eşitsizliğin, erkek egemenliğin tüm dünyada konuşulmaya başlandığı yıl olan 2018’de ise, değişime ayak uyduracağının sinyallerini Cate Blanchett başkanlığındaki jüriyle göstermeye başladı festival. Bu yıl olduğu gibi kadınların çoğunlukta olduğu jüri olumlu bir gelişmeydi ve festivalde sektördeki 82 kadının kırmızı halıda eşitsizliğe karşı yaptığı protesto, hem Me Too hareketinin büyüyen sesi içinde oldukça önemli bir görünürlük sağladı hem de festivalin çehresinin değişeceğine dair etkili bir gelişme olarak yansıdı. Bir yıl önce afişte Claudia Cardinale’in fotoğrafına müdahale eden festivalde bir yıl sonra böyle bir protestoyu görmek dayanışma, görünürlük ve sektörün erkek egemenliğine boyun eğmeyeceğinin sesli bir tepkisi, atılan en büyük adımlardan biri oldu böylelikle. 72. Cannes Film Festivali’nde kamera arkasındaki ikonik fotoğraflarından biriyle Agnès Varda’nın festival afişine taşınması da aslında festivalin egemen erkek bakışının nasıl değişebileceğini afişler aracılığıyla da anlatan bir duruma dönüşüyor yine. Çünkü sinemada kadın kahramanları edilgen konuma iten ve heteroseksüel beyaz erkek tahakkümünün bir yansıması olan “male gaze”in görsel bir dil olarak festivalin araçlarında dahi karşımıza çıkabileceğini görebiliyorduk önceki senelerde. 

 

Dilin değişmesi, geleneğin değişmesine, geleneğin değişmesi sistemin sorgulanamaz dinamiklerinin değişmesine doğru bir yol haritası çiziyor. 

 

Sektörün bir buluşma alanı olan festivallerin, bu dilin ve bu bakışın boyunduruğundan kurtulması “böyle gelmiş böyle gider” mottosunu sektörden silecek en önemli adımlardan birine dönüşüyor böylece. Hele böylesi mottolar Cannes Film Festivali gibi bir festivalin içinde siliniyorsa bunun görünürlüğü de daha fazla olacaktır. O yüzden bu seneki afişte sorgulayan ve isyânkar bakışın altının çizilmesi, bu değişimin devam ettiğini göstermek adına oldukça etkili. Ki, festivalin geçtiğimiz sene gerçekleşen Black Lives Matter protestolarının ardından Spike Lee’nin fotoğrafını ve onun Afrikalı-Amerikalı kültüre dair güçlü anlatısının önemli kahramanlarından birini afişe taşıması görsel dilin festival içindeki dönüşümüne de işaret ediyordu. 

 

Bu seneki tören ve ödül dağıtımı da bu değişimin devamlılığını müjdelercesine sonuçlandı. Önce Un Certain Regard [Belirli Bir Bakış] bölümünde ödülü Razzhimaya kulaki ile Kira Kovalenko’nun kazanması, ardından kapanış töreninde kısa film dalındaki ödülü Tian Xia Wu Ya ile Tang Yi’nin alması kadın yönetmenlerin başarılarının görünürlüğü açısından oldukça umutlandırıcı gelişmeler arasında yer aldı. “Kadın yönetmen” tabiri bile aslında bu eşitsizliğin farkında olmadan dilimize işlemiş bir parçası. Yönetmenlik mesleğini büyük çoğunlukla cishet erkeğe yakıştıran sektörel bir dilden bahsediyoruz zira. 

 

Törenin en büyük mutluluğu ve heyecanı da Altın Palmiye’nin açıklanmasıyla yaşandı. Önce Spike Lee’nin ödül sıralamasını karıştırarak Altın Palmiye’nin Titane’a gittiğini yanlışlıkla erkenden açıklaması sonucu bu muhteşem anın tanıkları olduk her birimiz. Festivalin dil geleneğiyle ilgili kurallarının da bir ironisi gibi duran bu an hem bu heyecanı erkenden yaşattı hem de festivalin kendi “değiştirilemez” kurallarını da yeniden sorgulamayı başardı bir yandan. Julia Ducournau’nun 2016 yılında Semaine de la Critique [Eleştirmenler Haftası] bölümünde yer alan ilk uzun metrajı Raw, tür sinemasına, korku türünde “body horror” anlatısına dair beden politikası ve yetişkinliğe geçişin merkezde olduğu yenilikçi anlatısıyla fazlasıyla heyecanlandırmıştı bizleri. Yönetmenin ikinci uzun metrajının Ana Yarışma seçkisinde yer alması da Ducournau’nun anlatılarına dair heyecan taşıyan izleyiciler için büyük bir anlam taşıyordu. Filmin gösteriminin ardından “body horror” adına yönetmenin sinemasını takdir eden olumlu eleştirilerle karşılaşan film, festivalde Altın Palmiye’nin de kazananı oldu. Bu hem Julia Ducournau’nun Jane Campion’dan (Campion, 1993 yılında bu ödülü Chen Kaige ile paylaşmıştı.) sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın yönetmen olması bakımından umut verici bir noktada duruyor hem de festivalin tür sinemasını merkeze alan bu kararıyla, alışılmışın dışında ve yeniliğe açık kararının altını çiziyor. 

 

 

 

 

Bu gelişmeler sektör adına umut vadeden ve sevindiren gelişmeler elbet ama bu sevincin sinema sektöründeki eşitlik adına devam etmesi için dile, görünürlüğe, festival geleneklerinin kapsayıcılığı merkeze alan düzenlemelere gitmesine, eşitliğin sadece dilde değil sektördeki anlaşmalarda, düzenlemelerde ele alınmasına ihtiyaç var. Ancak bu şekilde bu umutlandırıcı gelişmelerin sürekliliği sağlanabilir.

 

 

 

 

 

Ana görsel: Julia Ducournau’nun ödül aldığı an, Sezen Sayınalp’ten. 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YÖznenin Hareket Alanı: O něčem jiném
Öznenin Hareket Alanı: O něčem jiném

Hareket alanı, sınırlar, sınırları aşmak, kendini dışarı koymak, bedenin dışına çıkmak ve kısıtlı hareket alanı dışında yeni bir alanın peşine düşmekle ilgili iki farklı hikâye.

SANAT

YHatırayla Selamlaşmak: Petite Maman
Hatırayla Selamlaşmak: Petite Maman

Geride bıraktığım yoldan, bana bırakılan anılardan, taşıdığımı yolda fark edeceğim hafızadan, köklerimdeki bellekten geliyorum.

SANAT

YBitmeyen Hikâyeleri Var, Biliyor Musun? Agnès Varda’nın Üç Filminde Mekânların Hafızası
Bitmeyen Hikâyeleri Var, Biliyor Musun? Agnès Varda’nın Üç Filminde Mekânların Hafızası

Zamanı ve hafızayı bulup çıkaran bu üç film hem gerçekliği hem kurmacayı hem dünü hem de bugünü bir arada görebildiğimiz bir fotoğraf albümü gibi.

SANAT

YOrada Bir Kasaba Var Uzakta: Mare of Easttown
Orada Bir Kasaba Var Uzakta: Mare of Easttown

Mare of Easttown, aileyi kutsayan polisiye anlatıların ve bu anlatıların mekân olarak sakin bir arka planı olan kasabaların ‘kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışının kırıldığı alternatif bir anlatı diyebiliriz. 

Bir de bunlar var

Cuma Şarkıları 21: Caz!
Claude Cahun
Jane Eyre’in Yazarından Aşk Mektubu

Pin It on Pinterest