Röportajın ikinci kısmında Humeyni'nin fetvasını, devlet kurumlarının yaklaşımını ve transların geçiş sürecini konuştuk.

MEYDAN

Afsaneh Najmabadi’yle Humeyni, Devrim Sonrası Eşcinsellik ve Trans Geçiş Süreci Üzerine

Dün kaldığımız yerden devam:

 

Oşu: Ameliyat iznini almak için, devleti ikna etmede kullanılan dilin ve kendini sunuş şeklinin de değişmesi gerekli değil mi?

 

Afsaneh: Yasal olan sağlık kuruluyla görüşürken ya da denetlenen terapi sürecinden geçerken evet, ama bu karmaşık bir süreç çünkü bütün yasalar İslamiyetle örtüşmek zorunda. Devrimden önce durum farklıydı ve kitabın bazı bölümlerinde bunu ayrıntılı biçimde işledim. Devrimden bu yana ‘uyum projesi’ adında bir süreç işletiliyor. Temel olarak kültür, sağlık ve hukukla ilgili her şeyin İslami usullerle bağdaştırılması gerekiyor. Bu da oldukça ilginç, zaman zaman da paradoksal dinamiklere neden oluyor. Devrimden önce, 1966 ve 1967’de galiba, Ayetullah Humeyni insanların cinsiyet değiştirmesinin son derece normal olduğunu ve tehlike arz etmediğini ifade ettiği bir görüş yayınlamıştı. Büyük ihtimalle biri Humeyni’den bu konu hakkında görüş, içtihat istemişti ve bu birisi sadece dini meraktan dolayı mı, yoksa transseksüel biriyle bir bağı olduğundan mı sordu bunu, bilmiyoruz. Bu içtihatlar soruyu soranın durumu hakkında bilgi vermez, sadece soruyu yanıtlar ve aslında bu, özel de bir tartışma türüdür.

 

Sağlık uzmanları da böyle bir içtihadın varlığından habersizdi. 1940’lar, 1950’ler boyunca, ama özellikle 1960’larda İran’daki cinsellik anlayışına seksolojik söylemler hükmediyordu. 1940’larda transseksüellik kavramı hermafroditizmin bir türevi olarak görülüyordu ve bu sebepten eşcinsellikle ilişkilendirilmiyordu. Fakat 1960’ların sonlarına gelindiğinde hermafroditizmle kurulan ilişki tamamen kesilmiş ve transseksüellik seksolojik literatürden çıkartılarak eşcinselliğin uç noktadaki bir durumu, bir aşırılık hali olarak kabul edilmişti ve bu da sağlık kurulunun duruşunu belirliyordu. Sonuç olarak, devrimden üç yıl önce, 1976 ya da 1977’de bu sağlık kurulunda vardıkları sonuç ise cinsiyet değişikliğini yasaklamak oldu. Gerekçeleri ise cinsiyet değiştirmenin tiksindirici, kabul edilemez ve ahlakdışı olmasıydı. ‘Bunlar yozlaşmış eşcinsellerdir’ dendi. Yani Şah zamanında yasaklandı. Devrimden sonra trans bireyler bu konuyla ilgili Humeyni’ye yeniden ulaştılar. O da fikrini tekrar yayımladı.

 

Bu yayımladığı daha farklı, özel bir soruya mı değiniyor, neden ikinci kez yayınlanıyor?

 

Bu ikinci fetvaya neden olanın kim olduğunu ve fetvanın bağlamını biliyoruz. Buna kitapta da yer verdim. Soruyu soran kadın bizzat gitmiş Humeyni’ye. Bu, kitapta ortaya koymayı, görünür hale getirmeyi istediğim şeylerden biridir. Trans aktivizmi yoluyla yasalarda, sağlık prosedürlerinde ve İran’daki her şeyde pek çok değişiklik yapıldı. Bazı insanlar bunu sanki devlet veya din kurumlarından çıkan bir değişim gibi algılıyorlar ve Foucault’cu bir kabusmuş gibi yazıyorlar. Hayır. Elbette dini personelin, sağlıkçıların ve hukukçuların da kendi dertleri, inanışları ve aldıkları riskler var. Ancak özellikle 1980’lerden beri, asıl itici güç aktivizm olmuştur. Kanunlar, bilim ve din insanları, resmi, politik çevreler ve bunların birbirleriyle kesişen tarafları, transseksüellerin daha önce mümkün olmayanları mümkün kılmasını sağladı. Güç dengelerinin bu çok karmaşık halleri arasında—bir tarafta sağlık kurumları, öte yanda dini kurumlar—yollarını bulmak konusunda fazlasıyla işlerini bilir oldular. İnanılmazlar, bir şeyi mümkün kılmak ve onu elde etmek için neler yapılabileceğiyle ilgili öyle çok şey öğrendim ki onlardan!

 

Yine kitaplarımdan birinde dediğim gibi, ben seküler, politik sol kuşağa dahilim. Bu kuşakla devlet arasındaki ilişki mesafeliydi. Devlet orada, biz de burada duruyorduk ve yani ilişki dediğim de bundan ibaretti. Onu ezmek, devirmek ve değiştirmek istiyorduk, ama hükümet ve kurumlarıyla kavgaya girişmek söz konusu bile değildi. Özellikle bu aktivistler, yani genç kuşak devrimden sonra büyüdü. Onların bildiği tek bir hükümet var ve o ne yapmalarını istiyorsa onu yapmaları en iyisi. Hükümet ve kendileri arasında bizimkine benzer ideolojik bir savaş yok. Hatta pek çok kez “Biz sorunlarımızın politikleşmesini istemiyoruz.” diyorlar. Hükümetle birlikte çalışıyorlar ama bu onların politik duruşunu göstermiyor. Onların ‘politik’ dediği, hükümetle muhalefet arasında ya da hükümetin kendi içindeki tartışmalı meseleler.

 

Kendi hayatlarını politik bir mesele olarak görmemeleri…

 

Evet inanılmaz! Humeyni’nin kuvveti öncelikli olarak dini otoritesinden değil koskoca bir devrimi yönetmiş olmasından geliyordu ve kendinden sonra gelen kimsenin sahip olamadığı bir güce sahipti. Ölümünden sonra da kimse böyle bir güce sahip olamadı. Evet Hamaney Humeyni’nin koltuğuna sahip ama ağırlığına değil. Yani bakıldığında kelimenin tam anlamıyla ülkenin en güçlü adamının bunu onayladığı bir an var. Sağlıkçılar arasında söz sahibi olanlar ise psikolog ve cerrahlar. Aralarında buna karşı kampanya sürdürenler de var, fakat bu kişiler şimdiye kadar bu konuyla ilgili çalışanlar tarafından ötekileştirildiler. Aslında 1980’lerden itibaren 20 yıllık bir süreçte işler formüle edildi, geçiş ve hukuki süreçler prosedürler yerine oturdu. 2006-08 arasında araştırmamı yaparken bu prosedürlerin işler hale gelmesi için yoğun bir biçimde lobicilik yapıldığı zamanlardı ve bu da benim şansım oldu. Şimdi ise rutin bir hal aldı süreçler. Hiçbir şey halloldu gözüyle bakmamalıyız ama ilk fetvanın Humeyni’den gelmesi çok önemli, çünkü din adamlarının hepsi bunun izin verilebilir olduğunu düşünmüyordu, ama bunun önemi yok, çünkü zaten pek çok konuda görüş birliği yok. Humeyni’nin onay vermesi parametreleri belirlemiştir. Hukuki ve politik yol haritası çok mühimdir.

 

Peki nasıl onaylıyor? Bunu gerekçelendiriyor mu? Ya da nasıl bir gerekçelendirme çalışması var?

 

Bu tür bir fetva yayınlarken gerekçelendirmezsin, açıklama yapmazsın, sadece yasak olmadığını söylersin. Üniversitede doktora çalışmasını transseksüellik hakkında yapan orta dereceli bir din adamıyla görüşmüştüm. Bir gerekçe geliştirmeye çalışan oydu. Tezi beden ve ruh arasındaki ikiliğe dayanıyordu. Savunduğu hem bedenin, hem ruhun erkek ve dişi özellikleri olduğu ve çoğu insanda bu ikisinin birbiriyle örtüştüğü, bazılarındaysa örtüşmediğiydi. Artık bu örtüşmenin tıp açısından mümkün oluşu ve Kuran’da ya da yasada bunu engelleyen bir yasak olmayışı yüzünden önünde engel olmayışıydı. Yani tez, yasaklanmamış olanın, iyi bir neden yoksa yasaklanmaması gerektiğine dayanıyordu. Devamında ise eğer bir şey yasaklanmış bile olsa bu yasağın acilen kaldırılması gerekmesi durumunda kaldırılabileceğini savunuyordu. Verdiği örnek de şu: Domuz eti yiyemezsiniz değil mi? Ama bir adada kalsanız ve yiyecek hiçbir şey olmazsa domuz yiyebilirsiniz. Kullandığı örnek buydu. Sağlık kuruluyla ve transseksüel kişilerle yakından çalışmış. Bilindiği gibi transseksüellerin bazıları cinsiyet değişimlerinin mümkün olamadığı durumlarda intiharı seçebiliyorlar ve bu da bir değişime izin verilmesi için çok iyi bir neden. Bunun yasak olduğunu düşünseniz bile insan hayatının kutsallığı daha önemlidir.

 

Bu kişi din adamlarının aksine cinsiyet değiştirmenin cins değiştirmek olmadığını savunuyordu. Yani burada ‘cins’ sorunu yeniden karşımıza çıkıyor. Cinsiyet değiştirmenin cins değiştirmek olmadığını çünkü hukukta cinsin bir şeyin türü olarak kabul edildiğini söylüyordu. Cinsiyet değiştirdiğinde insan türüne ait oluşunu değiştirmiyorsun. Yani cinsiyetin değişiyor ama cinsin insan. Örnek olarak da saçlarımızı, tırnaklarımızı kesmemizi, böylelikle bedenimize bir şey yaptığımızı söylüyordu. Yani bedenimizde değişiklikler yapıyoruz. Allah’ın yarattığına karışmamamız gerektiğini söyleyen din adamına şöyle karşılık veriyordu: “Neden tırnaklarınızı, saçınızı kesiyorsunuz? Bu da Allah’ın işine karışmaktır.” Ancak bu değişiklikler sizin türünüzü, cinsinizi değiştirmez, öyleyse cinsiyet değiştirmek de değiştirmemeli. Bu kişinin esasen çok özenli bir tartışma tarzı vardı, ama Humeyni’nin beyanı, sadece yasak olmadığını belirtiyor, buna ek olarak da yapmak zorunda olmadığınızı ama buna izin verildiğini söylüyordu. Pardon, izin verildiğini değil, yasak olmadığını söylüyordu ki bu gerçekten çok önemli.

 

Bir kişinin cinsiyet değiştirmesi sürecinden biraz bahseder misiniz?

 

Evet, en önemli mevzu bu sürecin nasıl başladığı. Ya lisedeki psikologları tarafından ya da aileler bıktığı için danışmanlık alıyorlar. Bazen aileden kovuluyorlar. Bu kovulanların bazıları Tahran’a taşınıyor ya da kendi şehirlerinde, bir arada vakit geçirmeye başladıkları başka transseksüel topluluklar buluyorlar ve bu süreçleri diğerlerinin yanında geçiriyorlar. Geçişi yasal yollardan halletmek istiyorlarsa bir sağlık kurumuna başvurmak ve bir dosya açtırmak zorundalar. Ama kimse bunu bu sırayla yapmıyor. Bazen diğer trans bireylerden öğrenip hormon almaya ve bedenlerini değiştirmeye başlıyorlar. Sağlık kurumuna başvurup, kendileri için dosya açtıranlar kurumun atadığı terapistlere yönlendiriliyorlar. Büyük bir kısmı Tahran Üniversitesi’ne bağlı olan Tahran Psikoloji Enstitüsü’ne gidiyor çünkü translarla çalışan terapistlerin bir kısmı orada. Çok iyi sosyal hizmet uzmanları ve terapistler var; bundan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Maddi durumları iyi ise atanmış özel terapistlere gidiyorlar. Translar gerçekten cinsiyetlerini değiştirmek istediklerini kanıtlamak ve fikirlerini değiştirmeyeceklerinden emin olunması için 4-6 aylık bir terapi sürecinden geçmek zorundalar. Sonrasında ise size bahsettiğim bu kurul toplantısına son bir görüşme için geliyorlar. Kurul başvuruya onay verdiğinde vaka tekrar sağlık kuruluna gönderiliyor. Onların vakayı inceleyen kendilerine ait bir komisyonu var. Adayla bir kez daha görüşebiliyorlar ve ardından belgesi çıkartılıyor. Belge esasen bu kişinin transseksüel olduğunu ve hormon alıp cerrahi işlemle bedenini değiştirme yetkisine sahip olduğunu belirtiyor.

 

Ve her şeyi devlet mi karşılıyor?

 

Eğer sen karşılayamıyorsan evet. Bir kısmını karşılayan birkaç sigorta şirketi var. Ama benim tanıdığım insanların çoğunun bu türden bir sigortası yoktu. Trans aktivistlerin mücadele edip elde ettikleri şeylerden biri de şu: Bir kere belgenizi aldığınızda Sağlık Bakanlığı size temel ulusal sağlık karnesi veriyor. Bununla en azından gündelik sağlık ihtiyaçlarınız karşılanıyor. Devlet desteği herşeyi karşılamıyor, ameliyatları kısmen karşılıyor, bazense ufak bir kısmını bile karşılamıyor. İşte geçiş bu yüzden yıllar alabiliyor, çünkü insanların çalışıp para biriktirmeleri lazım.

 

Ayrıca, bedensel operasyonun bir kısmını yaptırdıktan sonra size bazı haklar sağlanıyor. Örneğin, rekonstrüktif cerrahiden geçmemiş olsanız bile erkek ve dişi organlarınız alındıktan sonra size yeni adınızla yeni bir kimlik ve tüm yasal belgelerinizi değiştirme hakkı veriliyor. Lise diploması ya da sürücü belgesi, pasaport; her şeyi değiştiriyorsunuz. Eski kimlik belgenize adınızın değiştiğini bile eklemiyorlar. Yani geriye hiç iz kalmıyor. Rekonstrüktif ameliyat dışında her şey tamamlandığında ise translar çok büyük bir sorun olan askerlik hizmetinden de muaf olmuş oluyor.

 

Peki diğer sorunlardan bazıları nelerdir?

 

En önemli sorunlardan biri barınma, özellikle aileden kovulursanız bu büyük bir mesele. Sonra tıbbi sorunlar ve iş. Çok fazla sosyoekonomik problem var. Ama en büyüğü aileniz ve komşularınızla ilişkiniz. Sosyal, duygusal bağlarınızı, yerleşikliğinizi nasıl koruyacaksınız? İnsanların hayatlarını güçleştiren en büyük zorluk bu. Aynı zamanda size söylediğim evlilik mecburiyeti de var. İnsanların geçişten sonra umdukları şey de, artık imkânlı olduğu için erkek ya da kız arkadaşlarıyla evlenmek. Ama hakikatte birçok evlilik ameliyattan sonra sona eriyor ve bunun nedenini anlamak zor. Duyduğum en korkunç hikayelerden birinde biri şöyle diyordu: “Erkek arkadaşım ‘plastik bir kadın istemiyorum, gerçek bir kadın istiyorum.’ dedi”. Tüm bu süreci atlattıktan sonra olan bu. Eşcinsel bir adamın söylediği ise gerçekten bu geçişi yaşayan insanların aleyhineydi ve şöyle diyordu: “Bakın, erkekler onlarla ilişkiye giriyor. Dişi bedenindeki bir kadın yerine erkek bedenindeki bir kadınla ilişkide olmaktan hoşlanıyorlar ve bu insanların onlara çekici gelmesinin de nedeni bu.” Bu yüzden ameliyattan sonra onlara olan ilgilerini kaybetmeleri ona mantıklı geliyordu. Fakat eminim ki durum bundan daha karmaşık.

 

İrdelemek istediğim şeylerden biri de İran basınında ya da uluslararası basında okuduğum hikayelerin çoğunun başarısızlık hikayeleri olmasıydı. Üzücü, bunalımlı ve başarısız yaşamları olan insanların öyküleri. Bunun sebeplerinden biri daha büyük nüfusa karışamamış insanlara ait olmaları. Benim röportaj yaptığım insanların çoğu ise temel anlamda ‘normalliğe’ karışmış insanlar. Göze çarpmıyorlar. Çalışan bir kadın gördüğünüzde o kadının başarılı bir hayatı olduğunu görüyordunuz, mesela bir şirkette danışma görevlisi. Bazılarını şahsen tanıyorum, biri terziydi, biri yiyecek dağıtımcısıydı, biri de kuafördü. Hepsi ameliyat geçirmişler. Hepsinin de başarılı, mutlu hayatları vardı. Diğer kadınlardan farklı görünmüyorlardı, bu yüzden de haber değeri taşımıyorlardı. Haberlere konu olanlar ise mesela seks işçileri. Onlar hakkında daima bolca haber vardır ve durumdan habersiz okuyuculara bu, erkekten kadına geçiş operasyonunu yapan transseksüellerin hepsinin başarısız oldukları ve bu yüzden de seks işçiliğine başlamış oldukları izlenimini verir. Haberlerde çok daha az sayıda kadından erkeğe cinsiyet geçişi yapmış insanların hikayelerini görürsünüz. Çünkü kadından erkeğe geçiş operasyonunu geçiren transseksüellerin erkeklik alışkanlıklarına uyum sağlaması ve yeni kimliklerinde başarılı olması diğerinden daha kolaydır.

 

Sizce bu fark neden?

 

Günümüzde İran ve başka pek çok ülkede erkekler için hayat daha kolay. Erkek olarak bir meslekte uzmanlaşmak çok daha rahat. Ama bana öyle geliyor ki, erkekten kadına geçiş operasyonu geçiren transseksüellerin hayatları boyunca maruz kaldıkları aşağılama, taşıdıkları ağır yük bütün hayatlarını etkiliyor. Aileler, geçişten sonra bile, mahallelerinden taşınıyorlar, hatta şehirlerinden taşınıyorlar çünkü herkes o kişinin eşcinsel olmadığını görse bile, onun utancı aileyi mahallenin içinde karalamış oluyor. Ayrıca özel olarak İran’ı ele alırsak, hükümetin hiç de kadın-dostu olmayan cinsiyet politikası birçok düzeyde işi zorlaştırıyor. Bazı meslekler kadınlara açık değil.

 

Ancak, en azından benim beraber çalıştığım ya da görüştüğüm insanların tek bir tanesi bile yaptığından pişman değil. Çünkü onlar zaten kadın, niçin kadın olmaktan pişman olsunlar ki? Kadınlar için hayat daha zorsa bile onlar da sadece o kadınlardan biri. Ben karşılaşmadım, tabi ki olabilir, olmadığını söylemiyorum. “Aman Allah’ım, kadın olmak çok zor, tekrar erkek olmak istiyorum.” diyen birine hiç rastlamadım.

 

İran’da trans aktivizmiyle ve eşcinsel ya da biseksüeller tarafından yapılan aktivizm arasında ne tür farklar var? LGB aktivizmi var mı?

 

Gey ve lezbiyenler, ki aslında hepsi kendine gey ve lezbiyen demez, açıkça aktif değiller çünkü olamazlar. Aralarındaki büyük farklılık da bu. Yani, transseksüellik yasal olduğu için insanlar koskoca bir kulise de sahip, ortalıktan kaybolmadılar çünkü her şeye sahiptiler. Gey ve lezbiyenler kendi yaşamlarını yaşıyorlar. Varolmadıkları için değil; sadece aktif, umumi ve politik bir hayatları olamaz. Kendi aralarında bir nebze sosyal bir hayatları var. Transseksüellerin yasal oluşu da onlara paradoksal bir şekilde güvenli alanlar yarattı. Birbirlerini tanıyan ve yardım eden insanlar bakımından transseksüellerle gey ve lezbiyenler arasında çok örtüşme var. Örneğin ben oradayken destek grubunun toplantıları vardı. Bir tanesi transseksüeller tarafından, devletten yardım almaksızın yürütülüyordu. İkisinde de kendini gey ve lezbiyen olarak tanıtan insanlar vardı. Orada olma sebepleri olarak da gey/lezbiyen ya da transseksüel olup olmadıklarından emin olmak istediklerini söylüyorlardı. Bu gruplar onlara sosyal bağlar sağlıyor. Birbirlerini tanıyorlar; bir şekilde tanışıyorlar. Transseksüeller için lokantalar, kafeler haline gelen mekânlar var, ama bunlar aynı zamanda gey ve lezbiyenler için de. Sonuç olarak bu insanların vakit geçirip diğer insanlarla tanışabilecekleri yerler var. Ama yasal olarak aktif değiller çünkü bu yasadışı.

 

Birlikte çalıştığım transseksüel topluluğun çevresindeki insanlar durumlarının yasal aktivizme varacağını hayal bile edemiyorlar. Transseksüellerden neler öğrenebileceklerini merak ediyorlardı. Transseksüellerin geliştirdikleri aktivizm tarzından kendilerine yardımı dokunabilecek ne öğrenebileceklerini bilmek istiyorlar. Transseksüeller askeri hizmetten muaf olmak için ne yaptı? Eşcinsel erkekler askerlikten akıl hastalığı kategorisi yoluyla muaf olabiliyorlar. Transseksüeller de bunu yapabilirler ama istedikleri bu değil çünkü akıl hastalığı yoluyla muaf olursanız neredeyse işsiz kalıyorsunuz. İşte trans aktivistler büyük bir işe girişti ve bu kategoriyi hormonal düzensizliğe çevirdi. İş veren için bu tehlikesiz. Bir gey aktivistin tartıştığı şey ise şuydu: “Bundan ne öğrenebiliriz? Biz de bir şekilde hormonal olarak düzensiz olduğumuzu iddia edebilir miyiz ya da daha işlevsel bir kategori bulup transseksüellerden, imkansız olduğunu bildiğimiz şeyleri seçmeyi denemek yerine hangi yolun kendimiz için bir şeyleri değiştirme olasılığı olduğunu öğrenebilir miyiz?” Bu konuda pek çok tartışma var, ama yine de çoğu, zorlukların yasadışı olacak kadar büyük olmadığını görüyorlar. Ama bu ailelerine anlaşılmaz bir şey olarak görünüyor ve evlenme mecburiyetinin baskısı yüzünden sürekli depresyondalar. Evlenme baskısı onları deli ediyor.

 

İki sene önce Türkiye’de “Benim Çocuğum” adlı bir belgesel yapıldı. Trans bireylerin, gey ve lezbiyenlerin anne ve babalarından oluşan yeni bir aktivist grup ortaya çıktı. Belgesel devlet düzenlemeleri ve benzeri konuları ele alıyordu.

 

Öncelikle bunun için ailelerin organize olması ve konuşması gerekiyor. Bu sizde var ve umarım bu İran’da da gerçekleşir. Demek istediğim, izlenmesi gereken yol bu. Ailelerin çocuklarını oldukları gibi kabul edip, kucaklamaları için kamuya açık bir iletişime ihtiyacımız var.

 

Hem bu belgeselde hem de aktivizme dahil olan bireylerin sıkça dile getirdiği bir şey var o da trans olmanın ya da eşcinsel olmanın doğuştan geldiği. Belgeselle ilgili düşünürken bunun da bazı kimseleri dışlayabileceği ya da kısıtlayıcı bir görüş olabileceği geçmişti aklımdan ve bunu siteye de taşımıştık. Diyelim ki öyle veya böyle doğmadım ama 30 yaşına gelince cinsiyetimi değiştirmek istedim. Bu neden tahayyül edilemez bir şey olsun? Her neyse, merak ettiğim bu yaratılış söylemi İran’da nasıl kullanılıyor? Ailelerle konuşurken ne tür bir dil kullanılıyor?

 

 

Bakın, bir yolu seçtiğiniz takdirde daima bir risk alırsınız. “Mümkün kılma sanatı” dediğim şeyi biliyorsunuz, bu aynı zamanda mümkün olanın sınırlarının çekilmesinin dinamiklerini de üretebilir. Cinsel olsun ya da olmasın, bence her türlü politikada bu kaçınılmazdır. Diyelim ki translar İran’da ya da hakkında çok şey bilmediğim Türkiye’de “biz bu şekilde doğduk” dilinin—ki bazıları doğmak, bazıları yaratılmak kelimelerini kullanır—hayatlarını mümkün kıldığını düşünüyor. “Allaha inanmasam bile olmak istediğim şey budur ve Allah’ın beni yarattığına inanmıyorum ya da nasıl doğup doğmadığımı bilmek istemiyorum. Doğuştan gelen bir şey olduğuna inanmıyorum.” Demek isteyen biri için bu, onun sahip olabileceği ihtimalleri kısıtlar mı? Bunun muhakkak böyle olacağından emin değilim. Ya o dili kullanmak istemeyen bir kişi başka bir dili kullanmak isterse: “beni Allah yaratmamasına rağmen ben böyle olmak istiyorum.” Evet bu, o insana sorun yaratabilir, bilmiyorum. Benim söylediğim şey risksiz ihtimal olmadığı. Her mümkün kılan seçeneğin kendi karşıtı ve sınırları var. Bu yüzden bazı insanları bu sınırların dışında bırakabilir. Bu hep orada mevcut ve inkâr etmek istemiyorum ama dediğim şey özellikle inançlılar için, insanlar “Allah beni ya da çocuğumu böyle yarattı” dilini ya da “doğa beni ya da çocuğumu böyle yarattı” dilini oldukça kolaylaştırıcı buluyor.

 

Özellikle başka yerlerde yabancılaştırıcı buldukları bu psikolojik tartışmadan ve söylemden daha kolaylaştırıcı buluyorlar. Bu, inançlı olsalar da olmasalar da kullanabilecekleri bir dil. Trans insanlar da bizim gibi farklı yerlerde farklı dil kullanırlar. Aynı dili kullanmıyoruz. Ailenle de, doktorunla da bir devlet memuruyla ya da bir gazete muhabiriyle de görüşsen sana aynı dili kullanmak zorunda olduğunu söyleyen hiçbir kaide yoktur. Kiminle konuştuğumuza bağlı olarak her gün farklı bir dil kullanıyoruz ve trans bireylerin yaptığı da bu. Aslında sadece “ben bu şekilde yaratıldım” ya da “doğal bir şekilde böyle doğdum, ben buyum” dilini değil, sık sık transseksüellikten hastalık olarak bahsettikleri dili de kullanıyorlar. Ve diyorlar ki, “Bazı ailelerle sadece bu şekilde konuşabilirsiniz. Onlara, farz edin ki çocuğunuzun bir hastalığı var, onu evden atar mıydınız, diye soruyoruz. Onlara ulaşabilmemizin tek yolu bu.” Pek çok terapist böyle söylüyor. Çocuklarını evden kovan ailelere yaklaşmalarının tek yolu bu. “Allah onları böyle yarattı” dili bile işe yaramıyor. Bu dili diğer her yöntemden çok kullanıyorlar. Transseksüeller bile “transseksüelliğin bir hastalık olduğu dilinden vazgeçmek istemiyoruz çünkü bazı yerlerde işe yarayan bir tek bu oluyor” diyorlar.

 

 

 

Bu sohbetin çevirisinde ve editlenmesinde bana yardımcı olan Berfu, Yonca Çakar ve Kiraz’a çok teşekkür ederim!

 

Ana görsel: Kitapta yeralan eski bir dergi fotoğrafı. Ameliyat olmamış kadınlar, ameliyattan çıkmış olan arkadaşları Monica’yı ziyaret ediyorlar. Dergideki fotoğrafın altında şöyle yazıyor: ‘Rüya, Firuze ve Seher (hepsi kadınlığa yatkın erkekler) arkadaşlarına imrenmeyle bakıyorlar. Kendi cinsiyet değişimi dilekleri gerçekleşecek mi bilinmiyor.’ Kayhan, 11 Ekim 1976.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

MEYDAN

YYarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda
Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

Bir de bunlar var

“Nerdesin Aşkım? Mis Sokak’tayım Aşkım!”
11 Ağustos 2014, Ruh Halinin Kaydı
Demo Kazandı

Send this to friend