Can Candan'ın çekmiş olduğu "Benim Çocuğum" adlı belgesel, bizi LGBTT anne ve babalarının hikayelerini dinlemeye, onlarla sohbet etmeye çağırıyor.

MEYDAN

SANAT

Benim Çocuğum Belgeseli ve LİSTAG Aileleri

Koskoca dünyaya benim çocuğumu mu sığdıramadılar?

 

Bu soruyu !f’te görme şansına eriştiğimiz Benim Çocuğum belgeselinin ithaf edildiği, 2010 yılında Bursa’da hunharca öldürülen İrem Okan’ın annesi soruyor. Filmin yönetmeni Can Candan’ın çektiği bu şahane belgeselin dayandığı ana sorulardan biri de bu. Aslında bahsedilmesi gereken, sokuşturulacak on binlerce mesele olduğundan film rahatlıkla alıp başını gidebilir, odağını yitirebilirdi. Ancak tam tersine son derece yalın, derdini su gibi anlatan, insanın kalbine sömürmeden, bağırmadan, mütevazi olduğu kadar kuvvetli bir biçimde dokunan bir belgesel çıkmış ortaya.

 

 

 

 

!f’in sitesinden alıntılıyorum konusunu:

Benim Çocuğum bizi Türkiye’de beş farklı eve götürüyor. Anne-babaların gözünden, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocuklarının hikâyelerini dinliyoruz. Hikâyeler, inkar, travma, çaresizlik, korku, utanma, kabullenme ve yeniden doğma gibi temalarda ortaklaşıyor. Bir anne çocuğuna zarar gelecek mi diye endişelenirken, bir diğeri trans kızına aldığı ilk sütyeni hatırlıyor. Bir büyükannenin “Bu iş Allah’tan mı?” diye soruşu var, Allah’tan olanı kabul etmeye hazır. Homofobik ve transfobik bir toplumda çocuklarını olduğu gibi kabul edebilmekle kalmayan bu ebeveynler, deneyimlerini paylaşırken, aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlıyorlar. Gücünü anne babaların sevgisinden alan belgesel, homofobinin ve transfobinin karşısına çıkabilecek en güçlü, en sağlam direnişin sade ve içten bir anlatımı.

 

 

Film her biri kendi evinde, arka planda salon, ön planda sandalyeye oturup kendi hikayesini anlatan anne babalarla açılıyor. İzmir’li, Malatya’lı, İstanbul’lu… 6 çocuklu ailenin en küçüğü, 3 çocuğun en büyüğü… Doktor, ev kadını, memur… Yani sen ben o. 7 ebeveynin 7’si de çocukları onlara farklı şekillerde açıldıklarında hüsrana uğruyorlar. Bir kısmı bunu bir hastalık olarak görüyor, doktordan doktora psikiyatrdan psikiyatra koşuyor. Hepsi endişeli, çocuklarını ve kendilerini bekleyen gelecekle ilgili derin kaygılar taşıyorlar.

 

listag nilgül

 

Hepsinin hikayesi farklı ama onları çocuklarına olan sevgileri ve bağlılıkları birleştiriyor. Benim Çocuğum’u mükemmel bir aile filmi yapan da bu.

 

Filmde dikkatimizi çeken birkaç kareyi paylaşmak istiyoruz:

 

Annelerden Günseli Hanım kendi geçmişine de dalarak önemli bir noktaya değiniyor. Kabaca şöyle diyor: Devrimci Gençler olarak hiç etrafımızda görmedik duymadık homoseksüellik, transseksüellik; demek ki görünemiyorlardı. Eşitlik savunucusu Dev Genç’in bunu görmezden gelmiş olmasına, bastırmasına güzelce bir dokunuyor.  Yakın tarihimize yeni ve başka sorularla yaklaşmamızı sağlıyor.

 

gunseli4

 

Malatyalı baba Zeki Bey çocuğunun durumunu kendi anne babasına açtığında babası şunu soruyor:

– Bu Allah’tan mı?

– Evet baba, Allah’tan.

– Allah’tansa buna diyecek hiçbir şey yok oğlum. Allah’ın verdiğini kabul ederiz biz. (hatırımda kaldığı kadar)

 

zeki

 

Sonra Zeki Bey anlatmaya devam ediyor, kızı artık erkek olduktan sonra babaanne ve dedesini ziyarete gittiklerinde dede torununu görünce şöyle diyor: Oğlum! Canım!

 

 

Pınar anne kendini kız gibi hisseden oğluna sütyenler, renkli iç çamaşırları aldığı günü sonra eve gelip kızına sütyeni takarken kızının yaşadığı sevinci ve kendi yaşadığı zorluğu anlatırken:

 

 

pinar

 

 

Pınar anne kızını liseden attıklarında onu dışardan okutmaya çalışmış, sınavlara girerken kızlar erkekler diye ayrılan güvenlik sırasında mavi kimliğiyle ne yapacağını bilemeyen kızının koluna girmiş ve kızların olduğu sıraya dalmışlar.

 

Çocuğunun transseksüel olduğunu öğrendiği andan itibaren aylarca ağlayan bu kadının böylesi gururla çocuğunun arkasında durması insana dev ilham veriyor.

 

Bu aileler tanıştıktan ve LİSTAG’ı kurduktan sonra hayatları hiç tahmin etmedikleri şekilde gelişmiş, aktivist olduklarını bir süre kabullenmedikten sonra bir bakmışlar TBMM’de el sıkışıp kendilerini tanıtıyorlar, yasa tasarısının değişmesi için, çocuklarını bu dünyaya sığdırmak için uğraşıyorlar.

 

anayasa

 

şule ve ömer

 

Filmden sonra soru cevap kısmında konuşan Sema Hanım kendisinin bu filmde bir anne olarak varolduğunu ama aynı zamanda bir kadın olduğunu, kendisinin de büyürken toplumsal baskılara maruz kaldığını ve gey olduğunu açıklayan oğluyla yaşadıkları sorunların temelde aslında aynı yapıdan kaynaklandığını vurguladı. Bu da bize LGBTT ile feminist toplulukların daha fazla konuşması, dayanışması gerektiğini yeniden hatırlatmış oldu.

 

sema4

 

 

Filmden sonra Can Candan çok güzel bir noktaya değindi: Eğer bir filmi televizyonda sinemada görmek istiyorsanız talep etmeniz lazım. Biz de bunu yapalım.

Bu filmi kesinlikle hem sinemalarda hem de televizyonlarda görmek istiyoruz. ÖZELLİKLE TELEVİZYONLARDA. Aslında minik bir seri yapılsa ne kadar harika olurdu diye de düşündük çıkışta. Üstelik bunun reyting almayacağını hiç sanmıyorum çünkü ailelerin kendilerinin de söylediği gibi ‘Biz böyle şey bilmiyorduk, hiç duymamıştık ki. Sadece gazetelerde arada felaket haberleri okuyorduk’. Yani bu gizemli, bilinmeyen, korkulan alanla ilgili çok fazla insanın sorusu kuşkusu olduğu düşünülürse reyting almayacağını düşünmek saçmalık. Şu durumda televizyon kanallarının başka türlü kaygıları var demektir ve esas onlarla baş etmek gerekir.

 

 

Filmin İstanbul galasına sürpriz yapıp Pınar Selek de skype’la katılmış. İzlemek isteyenler için:

 

 

BC gala pinarselek from Can Candan on Vimeo.

 

 

Yapılacak çok şey var. Filmin websitesine ve nasıl katkıda bulunabileceğinize dair bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Sevgili Can Candan ve LİSTAG: İyi ki buradasınız. Sonsuz teşekkürler!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

YSylvia Pankhurst’ün Açlık Grevi ve Zorla Besleme
Sylvia Pankhurst’ün Açlık Grevi ve Zorla Besleme

Onurlu bir yaşam isteyen daha kaç insanın harcanması gerekiyor?

TARİH

Y1989’dan Konstantiniyye Haberleri ve İstanbul’un Dönüşümü
1989’dan Konstantiniyye Haberleri ve İstanbul’un Dönüşümü

"yıl 2010. kent: İstanbul. nüfus: 30 milyon, çoğunluğu kadın"

MEYDAN

YKırmızılı Kadınların Şerefine!
Kırmızılı Kadınların Şerefine!

G20 zirvesi Hamburg'da devam ederken sokaklarda onlarca gösteri var.

  • Çağla Özbek

    Ay ağladım. Ben de izlemek istiyorum bunu, DVD’si çıkar mı acaba…

  • http://nimueh12.tumblr.com/ Sevcan

    1 Mart’ta Ankara geliyor, İstanbul’da da çıkmış sanırım. Şöyle alalım:
    http://www.mybilet.com/event/13486/my-child-benim-cocugum/?date=01.03.2013&placeid=509

  • Oşu Bubu

    Yazının içine ekleyip de filmden çalmak istemedim AMA bir büyük eleştirim var filme: o da bu seçimsizlik, başına gelme hali. film bebeklikten beri ‘böyle’ olma durumu vurgusu yapıyor. film ve filmin içinde yer alan psikiyatrlar bir trans, gay bireyin aslında 0-3 yaş arası zaten kendini belli ettiğini, cinsel yöneliminin farkına vardığını savunuyor.

    bana biraz fazla eğilip bükülmüş gibi geldi bu tez.
    ben hayatta belli deneyimlerden sonra bir tip yerine başka bir tiple beraber olmayı seçebilirim. kendi sınırlarımı denemek adına, ya da sıkıldığımdan ya da sadece merakımdan belki bir gün cinsiyet değiştirebilirim. kim bilir ilerde bu tür ameliyatlar kolaylaşırsa belki deneyenler olur… second life diye bir bilgisayar oyunu müthiş popüler olduydu 2000lerin başında. orda mesela vücudunu tamamen free stayla baştan yapabiliyodun. kendini karıştırıp o anki moduna göre dilediğin tür cinsel organla oyunda seks yapabiliyordun. bu oyununun manyak oynayanı vardı… (hatta konsolosluklar, harvard gibi üniversiteler oyunun içinde reklam olsun diye ada falan satın alıyorlardı. yani o kadar popülerdi) neden gerçek olmasın? neden seçemeyelim?

    nitekim bir insan cinsel kimliğini, yönelimini illa doğuşuna bağlamadan, dayandırmadan yaşayabilmeli. Bu sebeple daha az haklı ya da geçerli değildir diyemez kimse, diyememeli. Yarın öbür gün yasa yapanlar, tamam arkadaşlar doğuştan ‘böyle’ olduğunu kanıtlayanlar haklara sahip olabilirler dediğinde ne olacak acaba?

    Bu filmin ve de bu görüşün savunucuları acilen yeniden düşünmeli ve ölçüp biçmeliler bu duruşu, getirebileceği fayda ve zararları…

    • Oşu Bubu

      Bir de afişteki bebek ayakkabılarından bahsetmek istiyorum kısaca önceki yorumuma ek olarak. Bence film bazı eleştirilerde olduğu gibi- bebeklikten beri böyleler, o yüzden masumlar – vurgusu yapmıyor. Ya da ben böyle düşünmek istemiyorum. Benim dikkatimi çeken vurgu, bebeklerin cinsellikten azade olmadığıdır ki çok önemli bir nokta. AMA eğer bu afişle masumlaştırmak gibi bir şey güdülüyorsa bu da çok sorunlu olur. Can Candan’a rastlarsam mutlaka sormak isteyeceğim bir soru olarak kalsın burada.

      • Çağla Özbek

        Ben çok renkli bebek patiklerini cinselliğin değil cinsiyet rollerinin bebeklerin başına çat diye gelen bir şey olduğunu anlatmak istiyor diye aldım. Pembe maviyi dayayarak iyi mi yapıyoruz, gibilerinden yani.

    • Çağla Özbek

      Ya bir şey diyeyim mi… Ben “Ben böyle doğdum / Sizin Allah’ınız beni böyle yarattı” söylemini “Cinsel yönelimimi seçebilirim DE”den bir önceki durak olarak görüyorum, o yüzden beni rahatsız etmiyor. Bu mücadelenin o kadar büyük kısmı saçma sapan bi inanç ekseninde dönüyo ki onu biraz da mecburiyetten ortaya çıkmış, işe yarar bir savunma biçimi olduğunu düşünüyorum. İnsanın cinsel yönelimi minicikliğinden de gelebilir, sonradan değişebilir, iradeyle de dönüşebilir. Bunların hepsi aynı derecede saygıdeğer. Bir varoluş biçimi olarak geçerli kabul edilse bir, kimsenin neden olma ya da neden doğma olduğuna dair, ikisinin arasındaki farklar vs konusunda bir tartışmaya gerek olmayacak zaten. Bu inanan LGBT bireylerin kendi dinleri içerisinde verdiği bir mücadele olacak sadece. Yani bana o kadar saçma geliyor ki zaten inanıp inanmadığını dahi bilmediğin bir grup insana “Özür dilerim ama organize dinler sizi tanımıyor” demek. Önemli olan o değil, önemli olan hangi haklara sahip olunduğu. Eğer bu hakların verilmesine yardım edecekse bu “İşte öyle doğdum” söyleminin bir zararı var mı bilmiyorum. Bu, varoluş savaşını hakim tarafın kurallarıyla vermek zorunda kalmak bir süreliğine bana kalırsa. Mary Wollstonecraft nasıl “Kadınların daha iyi bir eş ve anne olmak için eğitilmesi şart” diyor ve ajandasını bulandırır gibi yapıyor? Öyle. Bilmiyorum yanlış mı düşünüyorum.

      • Oşu Bubu

        Çağlacım çok güzel söylemişssin, hepsine katılıyorum. Filmin özellikle (bence asla şu haliyle ve ufak çerezlik düzeltileriyle de hiç çıkmaması gereken) anayasa değişikliğine ve aileleri eğitmeye yönelik olduğu artık ortada. Eyvallah. 3şey var beni düşündüren.
        1. Beni rahatsız edenlerden biri duygu’nun bahsettiği filmden bir kare: bir daire şeklinde ailelerin oturup çocuklarıyla yaşadıkları deneyimden bahsederken oradaki psikiyatrın babalardan birini uyarıp/düzeltip ‘çocuğun bunu seçmedi o öyle doğdu’ vurgusunu yapmasıydı. Öyle doğmuş da olsa neden bu düzeltme? Baba diyor ki, çocuğum bunu bana açıkladı. bitti bu kadar. bunda düzeltilecek ne var anlamıyorum ben. Zaten film doğuştanlık vurgusunu sürekli olarak yapıyor. Muhtemelen babayı düzeltmese zaten farklı bir şey de anlaşılmayacak. Benim kızdığım noktalardan biri de son derece ingirgemeci olduğunu düşündüğüm psikolog ve psikiyatrlar bu arada. Bu başka dev bir konu. Bulandırmayayım.Bu paragrafın ana fikri: Bir tekilliği yıkmaya çalışırken bunu başka bir tekillik yaratmak üzerinden yapmak ne derece makul?
        2. Zaten böyle bir anayasal değişiklik yapmaya ayak süren bir topluluk diyelim ki, tamam bir şeyler yapacağız dedi ve doğuştan cinsel yönelimi ve kimliği şöyle şöyle şöyle insanlar bu haklarla korunacak dedi. Yargı sistemimizde bu türden açık bir kapı kaldığında uygulaması nasıl olacak? Doğuştan böyleyim’i kanıtlamaya çalışanlar, buna karşı açıkları bulup hayatı cehenneme çeviren savcılar falan.. Korkunç bilirkişi raporları. Neyse anladın.
        3. Filmde olmalıydı olmamalıydı (filmin amacına hizmet açısından) tartışması bir yana, eleştirilerin dile gelmesi önemli. dursun, kafalarımızda soru olsun, bir daha belgesel çekeceklere malzeme olsun. dursun yani, okunur düşünülür :) can candan da bu türden tartışmalara ön ayak oluyor diye gayetle seviniyordur bence. ben olsam sevinirdim.

      • Duygu

        “Ben böyle doğdum” söylemi beni de rahatsız etmiyor tabii ki (neden bunu dediklerini de gayet anlıyorum) ama sadece bu şekilde olabilirmiş gibi kabul edilmesi biraz rahatsız ediyor. (Filmde de ‘kararını açıkladığında…’ diyen babanın doktor tarafından düzeltilmesi biraz… ne bileyim, gıcığıma gitti o yüzden. Bu bir karar olsa n’olacak? Olamaz mı hiçbir durumda? Olursa neden kararını değiştirmeye zorlamanın doğru olacağı noktasından hareket ediyoruz?) Sonradan “tercih” etse n’olacak? Daha mi az hakkı olması gerekecek?

  • Duygu

    Çok sevdim ben de bu belgeseli. Umarım televizyonda gösterilir. Aslında gösterilse çok da sevilebileceğini düşünüyorum. Anne-babalar o kadar içten, kendi hatalarını, önyargılarını da saklamayacak şekilde anlatmışlar ki deneyimlerini. ‘Aile çok saçma bişey yaa’cılar da neden sevmemiş çok iyi anlıyorum, inanılmaz güçlü bir aile filmi olmuş çünkü -asıl amacı bu olmamasına rağmen. (Ailenin desteği/kabulü olmadan DA kendin olabilirsin tabii ki ama bunlar önemli değilmiş gibi yapmak, en azından kimse için önemli olamazmış ve olmamalıymış gibi yapmak bana çok yanlış geliyor)

  • Uğur Alkapar

    Tabii biraz geç kalmışım bu yazıyı görmekte. Oşu Bubu’nun dayanaksız bir şekilde, belki de kendisinden yola çıkarak yarattığı, cinsel yönelimin “seçilebileceği” algısı konuyla ancak bugün karşılaşmış, ilk kez kafa yormuş ve hiçbir eşcinselle konuşmamış birinden çıkabilir sadece. Eğer aksiyse de, ya yeterince eşcinselle tanışmamış, ya da onları anlamamış herhalde. Kim seçmiş de eşcinsel olmuş acaba bugüne dek? En fazla, kendini daha fazla bastıramayıp eşcinselliğini sonunda yaşamaya başlayan ya da doğuştan biseksüel olup hayatının bir kısmını karşı cinsle bir kısmını da kendi cinsine aşık olarak geçirmiş birilerinden bahsetmek mümkün. Yoksa bir heteroseksüelin bir gün karar verip “Haydi bakayım biraz da eşcinsellik yapayım” demesi ancak fıkra malzemesi olur.

    • Oşu Bubu

      Merhaba Uğur,
      Bu seçim/doğuştan meselesi üzerine bayağıdır kafa yoruyorum. Yorumunuzla beraber burada genişletmek fırsatını elde etmiş oldum, zira çok dallı budaklı zor bir mesele. Yorumunuzda benim böyle bir fikri ortaya atmamın ya hiç eşcinsel tanımamış, ya kendimden yola çıkmış ya da çok az eşcinselle konuşmuş olmamdan kaynaklanabileceğini söylemişsiniz. Pekala, diyelimki 1 eşcinselle konuştum ya da kendi deneyimimden yola çıkarak konuşuyorum. Sizin ‘çoğunluk böyle değildir, olamaz’ fikri üzerinden yaratmaya çalıştığınız otorite bence çok sakat. Dünyada cinsel yönelimini seçerek ya da seçtiğini düşünerek ya da meraktan yaşayan insanlar olması fikri sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Azınlığın fikirlerini ve deneyimlerini veya belki bunu sorguluyor olmalarını önemsemeyelim mi yani? Kabaca savunduğunuz doğuştanlık bence garip bir şekilde ‘gerçek’ eşcincel nosyonu yaratıyor. Son derece sakat bir fikir; dışlayıcı, olasılıkları körleştiren, başka deneyimlere izin vermeyen ve meseleyi çok boyutlu ve derinlikli bir şekilde anlamaya yardımcı olmayan bir yaklaşım. Bu tür esansiyelist fikirlere prensip olarak karşıyım. Şimdiye kadar hiçbir hayrını görmedik. Kadınların doğuştan anne olmaları gerektiği veya kadın ve erkeğin ‘doğal’ olan birliktelik olduğu argümanları çok güzel örnekler bu esansiyelist tavrın yarattığı baskıcı tavra. Diyelim benim deneyimim ve gözlemlerim sizin gözünüzde yetersiz ve gülünç. O halde ben de size karşı, siz doğuştan eşcinsel olduğunuzu düşünüyorsunuz veya öyle hissediyorsunuz diye sizi topa mı tutayım? Sizin deneyiminizin saçma ve yanlış olduğunu mu söyleyeyim? Benim hissim sizin hissinizden daha haklı ve doğru demek neye hizmet ediyor tam olarak?
      Kim diyebilir hangi içgüdümüzün veya hissimizin GERÇEKTEN, PÜR içgüdü olduğunu ve toplumsal, sosyal, ailevi öncelikler ve fikirlerden etkilenmediğini? Böyle bir test mi var? Anket mi var? Dünyaca kabul görmüş bilimsel çalışma mı var? ‘Ben doğuştan eşcinsel değilim, seçtim’ diyen birininin eşcinselliğini veya eşcinsel olma biçimini kabul etmeyecek misiniz yani? Biseksüel birinin cinsel yönelimi sizin için yeterince ‘queer’ değil mi? Queer kavramının temeline kazık atan bir şey söylemiyor musunuz?
      Yönelim kelimesi burada kritik. Çünkü hiçbir doğuştanlık argümanı yapmıyor; doğuştan olabilecek veya deneyimlerle şekillenmiş olabileceği olasılıklarının hepsini kapsıyor. Birşeyin doğuştan geldiği ve değiştirilemez olduğu hiçbir argümanı sağlamlaştırmıyor. Bilakis onu zayıflatıyor. Muktedir deneyimlerle azınlık fikirleri ve deneyimleri ezip geçiyor. ‘Gerçek’ olanlarla olmayanlar yaratıyor. Hiyerarşiyi, otoriteyi besliyor. İnsan sandığımızdan çok daha komplike ve hayalgücü geniş bir yaratık. Yeterli teknoloji olduğunda bir kimse hayatı boyunca birkaç kez cinsiyet değiştirme fırsatına sahip olduğunda kim diyebilir ki bunu denemek isteyen insanlar olmayacak? Bu kategoriler neden bu kadar kapalı kutu? Siz karşı çıktığınız muktedir dilin aynısını kuruyorsunuz bu söylediklerinizle. Üstelik üslubunuz da aynı can sıkıcılıkta. İnsanların kimi seveceğine kimi arzulayacağına hükümetlerin karar veremeyeceği gibi, bu gerçek eşcinselliktir bu değildir argümanını savunan bir eşcinsel de karar veremez.
      Şükür ki insan ve cinsellik bundan çok daha akışkan, değişken, sürprizli ve sofistike. Benim hayatım boyunca kaç kere kadın, erkek, trans vb kimselere yöneleceğime, seveceğime hiçbir kategori veya otoriter fikir karışamaz. Bana bu tür çekim ve isteklerin veya herhangi bir şeyin doğuştan olduğunu kanıtlayamazsınız. Eşcinsel, heteroseksüel, trans kategorilerini feshedeceğimiz günler de gelecek umarım. Cinselliğin çok daha akışkan bir şey olarak algılandığı günler… Mesele olasılıkları açık tutmaktır, herkesi kapsayabilecek, kimseyi dışlamayacak şekilde argümanlar ve diskurlar kurmaktır. Olabilecek olması ihtimalini de hesaba katmaktır. Tersi ne bize ne de herhangi başka bir mücadeleye yarar. O yüzden bu esansiyelist tavrınızı gözden geçirmenizi umuyorum. Bu tartışma kesinlikle devam etmeli. Ancak: ‘DOĞRU budur, siz saçmalıyorsunuz, bu söyledikleriniz, kendi deneyiminiz ya da konuştuğunuz 2-3 kişinin fikri 5 para etmez, ancak fıkralara konu olur’ yaklaşımınız sağlıklı bir tartışma yaratmıyor bence. Benim tartışma anlayışım başkalarının soru ve sorunlarını aşağılamak veya olasılıklarını görmezden gelmek değil. Sizinki neden öyle? Nedir sizi bu kadar rahatsız eden?

      • Oşu Bubu

        Bir önceki yorumumda ‘Benim hayatım boyunca kaç kere kadın, erkek, trans vb kimselere yöneleceğime, seveceğime hiçbir kategori veya otoriter fikir karışamaz.’ demişim. Yanlış veya eksik bir ifade olmuş. Bilakis bunların hepsi zaten bana karışmak istiyor, üstümde hüküm sürmeye çalışıyor. Ama bu baskılar ve karışmalardan ötürü belli seçimler yapıyorum bilinçli veya bilinçsiz olarak. Elimden gelen, bu tür kategorilerin, önyargı ve baskılarla arzularıma yön vermeye çalışmasını engellemek. Deneyerek, okuyarak, başkalarının deneyimlerine kulak vererek… Bazı insanlar bütün hayatlarını anti olmak üzerinden kurarlar mesela. Queer kimlikleri bu sebeple benimseyenler bile olabilir. Yanlış veya yalan bir şey yaşadıklarını, gerçek olmadığını mı söyleyeceğiz? Kim, nasıl karar verecek buna?

  • ilahimizac

    Bravo Oşu Bubu.

  • heygirl

    Merhaba;

    Çok güzel bir konu ve katılmak da çok güzel..

    Öncelikle şunu dile getirmek istiyorum(yukarıda sevgili Oşu Bubu dile getirmiş): Aslolan, eşcinselliğin yalnızca doğuştan getiriliyor olması fikri değildir. Eşcinsellik, pek tabii bir seçim sonucu da yaşanabilir; “gerçek eşcinsel” den bahsetmek, bunun yalnızca doğuştan gelerek varlığını sürdürebileceğini dile getirmek, heteroseksüel algıyla çok temel bir ortaklık taşıyor aslında, kural koyuyor ve biçim veriyor eşcinselliğe.

    Ancak bu filmdeki temel kaygının, çocuklarına baskı uygulayan, onları kabul etmeyen anne babalara “eşcinselliği” biraz masumlaştırılmış olarak göstermek diye düşünüyorum, (masumlaştırılmış olarak göstermek, masum olmadığı ya da masum olması gerektiği anlamı taşımıyor; masumiyeti zaten kabul etmiyorum, yarattığı algıdan söz etmekteyim) doğuştan geliyor olması fikrini desteklemesi, seçim şansı olmadığına vurgu yaparak olası yargı ve sorgulamaları dışarıda bırakıyor.

    Adım olarak güzel bir adım olarak değerlendiriyorum; bunları konuşuyor olmak, bu ve benzeri filmleri izleyiciyle buluşmak bile aslında önemli bir şeydir diye düşünüyorum.

    • Oşu Bubu

      heygirl, dediğin gibi bunları konuşuyor, tartışıyor olmak çok güzel. ben filmin şahane bir başlangıç olduğunu, çok iyi yapılmış olduğunu düşünüyorum. bize bu tartışmayı yapmamız için daha geniş bir alan ve kitle sunduğu için de ayrıca çok mutluyum. ilerde çekilecek filmler üstüne bambaşka ve harika sorular ekleyecektir diye de umuyorum.
      bahsettiğin masumiyet algısı masumiyet zorunluluğu veya masumiyetin reddi ayrıca kafamı karıştıran bir mesele. gezi sürecinde de çok lafı geçti masumiyetin. efendim masum gençler varmış, onları diğerlerinden ayırmak lazımmış filan saçma sapan laflar… Masumiyet kriterleri bir yana, bu vurgunun insanların tabu olmuş meseleleri kabullenmede yardımcı olduğunun farkındayım. Sanırım bu bağlamda önemli bir rolü olduğunu kabul etmemiz lazım. O yüzden nabza göre şerbet akımını destekliyorum sanırsam (nitekim kendim de yapıyorum) ama çok da bükülmeden yapmalı, ha? sonra gelip kıçımızdan ısırmasın? :) dilimizi nereye kadar eğip bükeceğimiz ise başka bir tartışma konusu…

  • Övgü

    babannenin torununun translığını Allahtan gelmiş olması kaydıyla kabullenmesi, terapi esnasında babanın azarlanması filan evet belgesel kesinlikle LGBT’lik doğuştan gelir manifestosu gibi olmuş. Ben aksini görmedim ama benim minicik dünyam buna hiçbir veri oluşturmaz. Pekala sonradan tercih de edilebilir. Toplumun belli tabularını yıkarken neden kendimize el değmemiş mis gibi tabular yaratalım ki?

    Ama eğer Türkiye’de bir anne/baba/babanne/dede çocuğunun LGBT birey olmasını kendi tercihi olmaksızın bu durumun içine doğduğu-allahtan geldiği önkoşuluyla kabul edecekse varsın öyle olsun öyle bilsin. Bu belgesel bir tek LGBT’nin bile ailesi tarafından kabul edilmesini sağladıysa belgesel amacına ulaşmış demektir.

    • Oşu Bubu

      Övgü,
      ‘Toplumun belli tabularını yıkarken neden kendimize el değmemiş mis gibi tabular yaratalım ki?’ soruna bayıldım. mesele tam da bu değil mi? farklı mecralarda farklı diller kullanmak, değişik sorularla cebelleşmek durumundayız. yakınarak söylemiyorum kesinlikle; zaten bizim yaşayışımızı, algımızı derinleştiren bir durum değil mi bu? demin bi yukardaki heygirl’ün yorumuna yazarken düşünüyordum, hakkaten dilimizi nereye kadar nasıl bükeceğiz? başkalarının tabu olarak gördüğü varoluş ve yaşayış biçimlerini anlatmaya çalışırken yeni tabular yaratmamayı nasıl başaracağız? filmi de bu anlamda sorgulamak, araştırmak yapıcı bir uğraş olur gibime geldi.

  • http://sonikpanik.blogspot.com/ Sonik Panik

    biz filmi gey olan abim ve annemle birlikte gittik izlemeye. ben zaten (nasıl olduğunu bilemiyorum ama) hep biliyordum onun gey olduğunu ve ergenlikte de çok yakın iki arkadaş olduğumuz için aramızda bir açılma süreci gerçekleşmedi.

    bu arada bir süreç gerçekleşmedi derken “bu konu üzerine konuşmuyoruz” gibi bir durum da gelmesin kimsenin aklına. aksine sevgililerimizle yaşanılan “batsın bu dünya” temalı aşk acılarından tutun da fakbadilerle yaşanan maceralara kadar her konuda karşılıklı bir rahatlığımız vardır aramızdaki sohbetlerde. zaten Lambda’daki Listag buluşmalarına da gittik birlikte.

    bu arada toplantı diyemiyorum bu bir araya gelmeyi çünkü benim gittiğim buluşma gerçekten çok eğlenceli ve geniş bir ailenin bayram eğlencesine benzeyen bir formatttaydı. en son hatırladığım; gülmekten yanaklarımın ağrıdığı,yarın yokmuşcasına saldırdığımız mercimek köfteleri ve arabamız olmadığı için bizi eve bırakan anneye duyduğum kafası iyi şükranlar..

    bunu da buraya yazmamın sebebi şudur; filmi fazlasıyla aile filmi olmakla eleştiren yazılara rastladım. kimse bu insanların oturup sadece toplantılar yaptıklarını, gündemler kovalayıp pankartlarla höyhöyhöy diye bağırarak yürüdüklerini ve lgbt sorunları ile politize olarak gönendiklerini sanmasın. Ha o toplantıları da yaptılar ve bu filmi de çektiler, yetmedi meclise de gittiler ve benim bile bu kadar kenarında kıyısında olmama rağmen bildiklerimden de daha fazlasını yaptılar. (helal olsun) ve fekat demek istediğim onlar bundan daha fazlası olmuşlar. Onlarlayken, dediğim gibi hissettiğim şey koca bir aile olmuşuz, bayramda toplanmışız ve çok eğlenmişiz duygusu idi.

    kısacası benzer sıkıntıları ( çocuklarının gey olması sıkıntı demiyorum, toplumun onlara yarattığı sıkıntı ve tehditten bahsediyorum burada!) ve benzer sorunları yaşayan birbirinden farklı insanlar bir araya gelmişler ve belki de kendi aileleri ile yaşayamadıklarını ‘birlikte’ yaşıyorlar. (evde bir lgbt olduğunu bilen akrabaların göz süzmeleri, aslında hiç de komik olmayan cinsiyetçi esprileri, ve bilmeyen akrabaların “sizin kız ne zaman evlenecek? sizin oğlan ne zaman askere gidecek?” konseptli bitmeyen soruları.. off..)

    yani bu insanlar aile olmuşlar zaten hem de iki kere olmuşlar. ilki “sen ne olursan ol her koşulda ben buradayım oğlum, kızım, kardeşim.. ” diyerek ve ikincisi aile grubu içinde birbirleriyle etkileşerek, mecbur oldukları için değil kendi seçtikleri ailelelerle görüşerek, yürüyerek, filmde görüldüğü üzere baskıya, şiddete karşı döviz hazırlarken bile gülüşerek..
    (İşte bunu söylemek istedim konseptli bitiriş/ istiklal marşı)

    he bu arada merak edenler için; anneme filmi izletmemize rağmen dış görünüş açısından feminen bir görünümü ve edası olmadığı için abimin hala heteroseksüel olduğundan adı gibi emin. anneler öyledir, her şeyi en iyi onlar bilir tabi ki. canım benim :))

    he bir de “e abin neden ağzıyla direkt açılmıyor?” diye merak edenler için; abim artık maddi-manevi her açıdan anneme açılmaya hazır aslında fakat şu an doğu hizmeti şeysiyle başka bir şehirde yaşıyor ve “ona neden açılmıyorsun artık?” dediğimde
    “ona tatilde ‘anne, ben geyim’ deyip, sonra dönersem onu bununla tek başına baş etmek zorunda bırakırım. böyle olmamalı, açıldıktan sonra her sorusuna cevap verebileceğim kadar yakınında olmalıyım. onu bununla yalnız bıramam, bu bencilce olur. ” dedi bana. ben de ona “aferim sana, çok mantıklı” deyip alnından öptüm. yani film izletme kısmı bu uzun koşunun ilk etabıydı sanırım. (bir diğer benzetme olarak ayran çorbasına katılan yoğurdun kesilmemesi için yavaşça dökülen sıcağımsı ılık su hamlesi)

    bir de son olarak burada yazdıklarım herhangi birilerini, lgbtleri, lgbt ailerini ve haşa listag’ı falan bağlamaz, ve hatta beni bile bağlamaz. ufak hesaplar kitabıma uymaz diyerek de goygoylu bir bitiriş yapayım. öperim.

  • Oşu Bubu

    Sonik Panik, ancak cevap veriyorum kusuruma bakma. Ya tüm bunları paylaştığın için ÇOOOK TEŞEKKÜRLER! aile kavramı insanları ne kadar gerip mahvetmişse artık aile göndermesi olan herşeye saldıran bir grup insan var. Halbuki aile hem tanımıyla hem yaşayışımızla genişletip ferahlatabileceğimiz bir şey. senin bahsettiğin hem listag ve lgbt aileleri, hem de senin ailen buna çok güzel iki örnek gibime geldi. aile olmak istemek de, aile hissinde de bence bunun sınırlarını çizmede herkesin payı olabiliyorsa sorun yok. güzel bişey. herkese böyle aileler, böyle bayram havaları diliyorum.

    • http://sonikpanik.blogspot.com/ Sonik Panik

      sen yine de benden daha iyiymişsin, ben şimdi tam uyumak üzereyken fark ettim yorumunu ve yarına bırakıyorum yazacaklarımı.

  • Oşu Bubu

    şimdi şu kısa sohbeti dinledim: http://lgbtsohbetler.blogspot.com/2013/08/lgbt-sohbetler-23-velev-ki-tercih.html

    Çok sevgili Ali ve Öner,
    Sizin konu hakkındaki fikirlerinizi duymak çok iyi oldu, tartışmanın bir tarafından tuttuğunuz için çok çok teşekkür ederim kendi adıma. Daha nice sohbetlere diyorum… Bağlam vurgunuza da sonsuz katılılıyorum. Zamanla dilin değişimi, fikirlerin katmerlenmesi, bu süreci takip etmek, geri dönüp bakmak adına harika bir iş yapmışsınız. Keşke daha da çok konuşsanız da dinlesek :)
    Öner’in de dediği gibi (sizi tanımıyorum ama müthiş bir yakınlık hissettim, samimiyetimi mazur görünüz), mesela T24’te çıkan ”Yasemin Öz: Eşcinsel olmak seçilebilseydi, kimse bu kadar zulmü ve şiddeti seçmezdi” röportajında yapılan vurgu gibi bir anlayış son derece yanıltıcı ve gelip gene kendini ısırıyor. Retorik icabı bunun denmesi gerektiği noktalar olduğunu düşünebilir bazılarımız. Bu film vasıtasıyla da anlıyorum bunu ama şöyle de bir sorum var. Eğer doğuştansa mesela, biri de çıkıp bir gün eşcinsellik geninini buldum dese, ne yapacağız? O sözde genle oynamak isteyen, onu ‘iyileştirmek’ ‘düzeltmek’ isteyen manyaklarla uğraşıcaz bu sefer de… ”siziiiii bu zulümden kurtarıyoruz” diye çıkacak bir sürü piskopat olacağına adım gibi eminim. bu arada bahsettiğim röp: http://t24.com.tr/yazi/yasemin-oz-escinsel-olmak-secilebilseydi-kimse-bu-kadar-zulmu-ve-siddeti-secmezdi/7211

  • tuba fidancı

    izlemedim henüz çünkü internette bulamıyorum !! (neden)
    eminim güzel bir belgesel olmuştur,fragmanı bile çok etkiledi..
    bu belgeseli tüm aileler izlemeli.. kendi çocuklarının lgbt üyesi olması gerekmiyor,b çocuklarının arkadaşlarını da bu şekilde anlamaya başlayabilirler ”görüşme onunla”diyeceklerine bu durumun ne kadar olağan olduğunu anlayabilirler (umarım)

Bir de bunlar var

ABD Temsilciler Meclisi’nde Bir Panseksüel Var: Mary Gonzalez Dolaptan Çıkıyor
Alçıpanlar Kaplanmadan Önce
Gezi Direnişi: Şarkı Listesi

Send this to friend