Kuşları anlatıcısı belleyen iki iş de, tarihin göze ilişmeyen gerçekliklerinden kimlerine dokunuyor anlatıcılarının zaman ve mekânı aşan tanıklığıyla.

SANAT

Yokların Seyrinde Bir Sergi

Bir coğrafyanın izlerini silmek imkânsız, yaralarına dokunmaksa bir o kadar kolay. Acıtmak, kanartmak, dikişleri yerinden söküp almak… Peki ya usulca yaklaşmak? Tereddüt ve ihtimamla değmek, dokunmak kesilen, kabuklaşan ama tazeliğini hâlâ hatırasında tutana? Şiddetin uçsuz bucaksız derecelerine kapılıp gitmeden ilişkilenmek dört bir yanda duranla.

 

Nedir bu? Geçmişi geçmişte bırakmayanın, bırakamayanın sızısına ve inatçılığına ortak olmak belki de. Ve belki de, dünyada olmanın ağırlığını tanımanın, onu hafifletmenin, bu güç eyleme paydaş aramanın çatallı, süreksiz bir yolu.

 

Hera Büyüktaşcıyan ve Mehmet Ali Boran’ın video-işlerine evsahipliği yapan Ahmet Ergenç küratörlüğündeki Yoklarla Konuşmak sergisi, insanolmayanların, tül perde gibi havalanan zamanın, yıkımın katlarının istikametinde karşılaşmalar sunarken tam da böyle bir yolu tutturuyor kendine. Kuşları anlatıcısı belleyen iki iş de, tarihin göze ilişmeyen gerçekliklerinden kimlerine dokunuyor anlatıcılarının zaman ve mekânı aşan tanıklığıyla. Tarihteki tahribatın, yokedilişin, görünmezliğe itilişin izleriyle temas ederken geçmişin yoklaştırılanlarına mı yoksa bu yokluğun şimdi’ye taşınmışlığına mı hayıflansa, tedirgin olsa, tepki verse bilemiyor insan ilk karşılaşmada. Yanıtın biri ya da diğeri olması gerekmediğiyse kısa sürede çıkıyor ortaya; iki anlatı da tekrar tekrar göz hizamıza yerleştikçe (öyle ya da böyle, videolar kendilerini peş peşe bir kerede izleyip mekânı terk etmeyi imkânsız kılıyor) meselenin tam da bu ara(da)lıkta vuku bulduğunu seziyoruz. Şedit olanın daima geniş zamanda eylediği fakat bu eylemliliğe verilecek yanıtın hep şimdi’den kurulması gerektiğinin bilgisi sızıyor seyir hâlindeki bedenlerimize.

 

 

Kaybedenlerin, kaybedilenlerin birer parçası olan kuşlar aracılığıyla konuşuyor Büyüktaşcıyan ve Boran yoklarla. Büyüktaşcıyan’ın Bergama Müzesi’nde yer alan ve milattan öncesinden çıkıp gelen papağan motifli bir yüzey mozaiğinden ilham alan işi “Ne Yerde, Ne Gökte” (2018), kent ve ören görüntüleri arasında gökyüzüne ve yeryüzüne, bir yandan da filmin ses perdesine taşıyor kuşun imgeleştirilerek katılaştırılan tanıklığını. Boran’ın “Büyülü Ev”indeyse Mardin’deki “CAS PO” isimli bir Ermeni malikânesinde ikâmet eden ve tehcirden sonra mekânı sahiplenenlerce kafası koparılan taştan bir güvercin heykelinin mekânı terk etmeyen tanıklığını takip ediyoruz.

 

 

Geçmişten çıkıp gelenlerle bildiğimiz zaman ve mekânın koordinatları aşılırken coğrafyanın yüzeyi de dönüşüyor. İşlerden biri incinmenin, yaralanabilirliğin topografyasını görüntü yüzeyine taşırken diğeri de bu topografyanın parçası olan mekânlardan birinin kapısını aralıyor bizlere. Kuşların mozaik ve heykeldeki mevcudiyetleri, bu varoluşun temsilin şiddetiyle sırt sırtalığını hatırlatıyor bir yandan. Kuşların anlatısı, temsilin şiddetini hem tanımaya hem de kaydırmaya yönelik bir atılımı işaretliyor aynı zamanda. Görünüp duyulanın, dokunulanın manzarasında değişim yaşatan, yeni algı pratikleri devşirmeye yönelen bir özen ve dikkat celbi vücut buluyor iki video’da da.

 

“Ne Yerde, Ne Gökte”de kuşun hafifliği ve ritmiyle yeniden düzenleniyor mekânın bilgisi. Zamanlar art arda değil, bir arada katediliyor; varlığın, yapının, yıkımın zamanı. Zamanın akışı koyunları sayarak takip edilirken sayma eyleminin çağrıştırdığı mesafe alma hâli de açıklıklara ve boşluklara uzanmayı hatırlatıyor bir anlamda. Göze değen taş, toprak, duvarlar, su hep tanıdık. O kadar tanıdık ki, aşikar olana kapılmışlığımızı açık eden bir çehreye bürünüyorlar videoya daldıkça. Dalıyoruz çünkü katı bir dünya değil Büyüktaşcıyan’ınkisi. Toprağın toprak olmaklığıyla başkalarının galibiyetlerine aracı oluşu arasında salınsak da, köklenmeye meylettiğimiz, meylettirildiğimiz yerden bizi söküp alıyor görüp işittiklerimiz. Salınacak bir kök varsa o da, saçaklar arasında dolaşmakla, sürekli tersyüz olan geçmişle muhtelif karşılaşmalarda, hatırlama çabasında aranıyor. Kuşun gezintisinde ayırıyor, yeniden birleştiriyor su. Yeni ve yine tortular getiriyor beraberinde. Bir başka ağırlık karşılıyor nefes alıp vereni her seferinde. Bu ağırlığı üstlenmekse hem sorumluluk hem de bir arzu gibi işliyor, sonu gelmez bir mübadeleye açılıyor yaşayan bedende. Belki de bu nedenle “yaşayan bir varlığın ağırlığının nostaljisi”nden söz ediyor kuş da. Bir türlü ev olamayana tekrar tekrar dönme isteğini, göçün ağırlığını, kaybı ve tüm bu ağırlıklara bir yerlerinden, birileriyle birlikte tutunma isteği ve çabasını imliyor söz. Tüm bu yolculuk, farklı bir bilmeye, bakışa açıyor kendini. Kısmî bir bilgiye, yeniden ama başka türlü bir görmeye davet hâline geliyor seyredilen. Söz konusu, netlikle özdeş bir görüş belki. Ve belki de, o netliği asla yakalayamamakla eşdeğer. Körlüklere, bulanıklıklara dair bir dikkat geliştirmekle ki, bu daha yakın geliyor olup bitene.

 

 

 

“Büyülü Ev”deyse bizi karşılayan parçalanmışlık oluyor en sarih tabirle. Video’nun ilk dakikalarında kuşun kafasız bedenine monte edilmek üzere yeni bir kafa yontulurken geçmişteki şiddet eylemi de yeniden çağrılıyor. Ustanın hareketleri hafızayı da harekete geçiriyor; işlenen, oyulan, pürüzsüzleştirilmek istenen, kat yerleri kapatılan, kazınan ve tüm bu işçiliğe rağmen kesikleriyle var olan bir geçmiş oluyor yüz yüze geldiğimiz. Yontma eylemi ve protezin bilgisiyle mekânda dolaşıma sokulan bu hafıza, kuşun anlatımıyla açık ediyor katlarını da. Binanın ele geçirilişi, coğrafyanın hafriyatı, yeniden temellük edilen ile kendisine secde ettirilmek istenen tarih ve yaşam mekânı mekâna fısıldayan kuşla, ses perdesinde cisimleşiyor. Kuşun gözlerini kırpmaksızın kurduğu tanıklık, kesikleri belirginleştirdiği, bedeninin pürüzsüz yüzeyindeki saklı pürüzlülüğü hatırlattığı yerde başka bir bilme ve görme açıklığı yaratıyor.

 

Biri hafiflik, diğeri ise katılıkla sarmalanan bu işler, dünyada olmanın olağanca ağırlığını ve şiddetini arşınlama yolunda görünmeyenlerin ve geçmişte sırtı dönülenlerin kuvvetinden güç devşirerek ilerliyor. Görünmeyene dokunarak ve dokundurarak unutulana, ötelenene uzanmak isteyen, dünün ve bugünün sağaltıcılığını bu kırılgan hatlarda arayan varlıklarıyla temellük edilen değil, kesikleri ve kesintileriyle sahip çıkılan bir tarihin ve şimdi’nin peşine düşüyor.

 

Kapak resmi:  “Büyülü Ev” ile “Ne Yerde Ne Gökte”den iki kare, soldan sağa.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm

3. bölümde: 19. yüzyıl sonunda bimarhanelerde gündelik yaşam; "erkek hastalığı" paralizi jeneral, "kadın hastalığı" histeri ve diğer akıl hastalığı istatistikleri...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm

Röportajın ikinci bölümünde: Osmanlı'da deliliğin tıbbileşme süreci, V. Murad'ın tahttan indirilmesi, bimarhanelerdeki disiplin yöntemleri ve dahası...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm

Fatih Artvinli'yle Toptaşı Bimarhanesi'nden Bakırköy'e akıl hastalıkları, tedaviler ve devlet politikaları...

Bir de bunlar var

Alaturka Belası ve Caz Mikrobu Arasında
Beni Osman Öldürdü / Ufukta Kaybolana Kadar İzledim
NADA: Birbirlerine Şarkı Söyleyen Kadınlar

Pin It on Pinterest