Sorgulayan ve boyun eğmeyen sanat egemenlerin tarihine ve kültürüne baş kaldırabiliyor, kendini barbarlığın karşısında konumlandırabiliyor.

SANAT

Saçın Üç Hali : Bayrak, Peçe ve Gülle

 “Sanat yaşamın eleştirisidir”

-Matthew Arnold

 

“Hayat dengeye kavuştukça sanat ortadan kalkacaktır”

-Piet Mondrian

 

 

Uzun bir süredir başımı iki elimin arasına almış, sanatın bana nasıl da kapana kısılmış hissettirdiği üzerine düşünüyorum. Bunun nedenleri arasında yarım aksak bir üretim süreci içinde oluşum ve sürekli olarak kendimi bu “sanat” dünyasına ait görmeyişim var. Akademik olarak sanat sosyolojisine yönelmiş olmam ise bu hissi daha da körüklüyor. Çoğu zaman, yetersizlik ve başarısızlık duyguları içinde, anlayamamaktan ya da anlamlandıramamaktan öfkeli olduğumu hissediyorum. Müzelerde, galerilerde, girdiğim sanat tarihi derslerinde bir şeyler beni rahatsız ediyor. Belli mekânlara, belli zümrelere kapanmış, pazarlanan bir sanat, herkesin ulaşamadığı bir sanat… Bazen bu konu üzerine çalışamayacağımı düşünüyorum; yeterince gerçek gelmiyor ya da bildiğim ve yaşadığım gerçeklikle uyuşmuyor. Uzak hissediyorum. Kafamın içinde belki kurduğum, belki içselleştirdiğim hiyerarşiler yüzeye çıkıyor. Belli bir önem sıralamasına koyuyorum gördüklerimi. Daha önemli şeyler, daha öncelikli problemlerimiz var diyorum; fakirlik, ırkçılık, mizojini, ayrımcılık, savaşlar, işçi ölümleri ve daha birçokları.

 

Oysa hayatımın kendimce kritik anlarında beni gündelik hayatın baskısından çekip almış, dertlerimden uzaklaştırmış kitapları yine en iyi ben biliyorum. Ya da kimsenin yapamayacağı kadar beni omuzlarımdan tutup sarsmış, yalnız olmadığımı hatırlatmış o filmleri, durup durup açtığım resimleri, duvarları kapladığım film afişlerini. Ancak, şu sıralar ayın kirasını zor çıkaran, politik endişelerinin yanında bürokratik dertleri de bitmek bilmeyen göçmen bir kadın olarak tüm bu güzellikleri düşünmekten çok uzağım. Benim gibi çoğumuzun içinde bulunduğu yabancılaşmanın bir sonucu olan bu tekdüze ve isterik halden elimde tek kalan, geçen günler oluyor. Bu ruh hali ve kaybolmuşluk içinde sanatı nerede konumlandıracağımı bilemiyorum. Zaman gerektiren bir uğraş ve deneyim olarak sanatın, boş zamandan yoksun benim gibiler için nasıl bir anlam taşıması gerektiği sorusuna bir türlü cevap bulamıyorum.

 

Yine böyle geçip giden günlerden birinde, telefonumdan istemsizce, benim için bir alışkanlık, bağımlılık, aynı zamanda bir kaçış mekânına dönüşen sosyal medyaya giriyor ve İran’da olanları takip ediyorum. Mahsa Jîna Amaninin ahlak polisleri tarafından öldürülüşünden beri İran’da protestolar sürüyor ve ne polisin ne devletin baskısı bu hareketi durdurabileceğe benzemiyor. Böylesine büyük bir direnişte öncelikli olan sanat değil, en azından benim için değil. Ya da daha doğrusu, böyle bir direnişe şahit olurken sanatı konuşmanın yeri mi, bilemiyorum ama haftalardır aklımıza kazınan bazı imgeler eşliğinde takip ettiğimiz direnişte, sanatın yaşamdaki yeri adına çok şey öğrendiğimi hissediyorum. Direniş sırasında çekilen fotoğraf ve videoların, yapılan çizim ve karikatürlerin, konserlerde söylenen şarkıların yarattığı estetik sayesinde uzun zamandır unuttuğum, benim için önemini kaybetmiş bir alana geri çağrılıyorum. Beni büyüleyen şey direnişin estetiği oluyor: ateşin başında dans eden, başörtülerini yakan kadınlar, şahın resmine karşı el hareketi çeken öğrenciler, atılan sloganlar, açılan ve kesilen saçlar…

 

“[…] Direnen diğer kadınların imajlarını görmek, biz kadınlara bedenlerimize dair yeni bir kavrayış kazandırdı. […] Bizi gururlandıran ve kolektif hafızamıza hızla kazınan fotoğraflar kitlelere yayıldı, öyle ki bu ayaklanmanın kronolojisi gün be gün dolaşıma giren imaj ve imgelerin tarihi üzerinden yazılabilir.”[1]

 

Burada medya aracılığıyla desteklenen yeni bir direniş türünden bahsediyoruz elbette. Paylaşılan imajlar yoluyla yayılan, çoğalan, dayanışma ağları ören, güç bulan bir direniş bu. Yeni biçimlerin arayışında olan, bazen de sanki hep oradaymış gibi, adeta kendiliğinden gelişen bir direniş estetiği. Hani, şiir şairini bulurmuş, derler ya, öyle. Geçmişten gelen bir eser direnişin ilk günlerinde bu hareketle buluşuyor ve onun simgesi haline geliyor. Hepimizin aklına kazınan, gökyüzünde dalgalanan o saçtan bayraktan bahsediyorum. Bazı sahte haber siteleri İranlı kadınların saçlarını bayrak yapıp diktiklerini yazdılar, pek tabii böyle de olabilirdi. Oysa bu bayrağın yaratıcısı Belçikalı sanatçı Edith Dekyndt ve 8 yıl önce ürettiği eserinin adı da “Ombre Indigène,” yani “Yerli Gölge.” Eserin ortaya çıkış hikâyesi sanatçının Martinik’te geçirdiği günlere dayanıyor.

 

 

Edith Dekyndt, Ombre Indigène (Yerli Gölge), 2014.

 

Yaptığı seyahatlerde yerel el sanatlarına ilgi duymaya başlayan Dekyndt, zanaatkârların sahip olduğu know-how’ın[2] onun üzerinde yarattığı büyüleyici etkiden bahsediyor. Martinik’te ise, bedenler için uygulanan bir zanaat olarak saç işi dikkatini çekiyor. Özel jestlerle çevrili bu üretim sürecinde ellerle yapılan şey, kendine has bir hayal gücünün dizginlerini serbest bırakıyor. Üretim sürecinin görece uzun olması bu işin yapıldığı mekânları yoğun toplumsal bağların kurulduğu ve sürekli bir bilgi paylaşımının olduğu yerlere çeviriyor. Dekyndt, eserin yaratım sürecini şöyle anlatıyor:

 

““Yerli Gölge” adanın yazıları, tarihi ve yaşamıyla harmanlanarak bu karşılaşmalardan doğdu: Saçtan bir bayrak dikildi ve ardından Martinik Adası’ndaki Diamond Coast kayalıklarının üzerine çekildi. 8-9 Nisan 1830 gecesi, tam bu noktada yüz Afrikalı esiri taşıyan gizli bir ticaret gemisi tamamen yok edilmeden önce kayaların üzerinde karaya oturmuştu. Edouard Glissant[3]yakınlarda, küçük Le Diamant kasabasında gömülü. Eser, adanın sörge geçmişini ve Martinik kadınlarının sanatının çağdaş antropolojik bağlamını görünür kılıyor.”[4]

 

Bir yabancının tanıklık ve hisleriyle sömürünün tarihini görünürleştirmesine aracılık eden bu eser bugün başka bir coğrafyada kadınların mücadelesinin simgelerinden biri haline geliyor. Walter Benjamin’in sözlerini hatırlamamak elde değil: “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir bar­barlık belgesi olmasın.”[5] Kültür de kültür ürünü de çizgisel tarih anlayışına uygun bir doğrusallıkla bu barbarlığı soyut bir zenginlik olarak nesilden nesle aktarıyor; galip gelenin tarih anlayışı kendi egemen kültürünün altında yatan mezalimin izlerini taşıyor. Dekyndt Avrupa kolonyalizminin yüzyıllardan beri dayattığı temel ayrımdan uzak durmaya çalıştığını şu sözlerle ifade ediyor: “İnsanların insan olmayanlardan ayrılışı, üzerinde anlaşmaya varılmış, evrensel bir şey olarak kademeli şekilde önümüze sunuldu.” Bir Aydınlanma çağı mirası olarak Avrupa’dan dünyaya yayılan, kendi içinde kademeli, ilerlemeci ve normatif tarih anlayışı da Dekyndt’in eserinin bu yeniden ortaya çıkışıyla beraber bir kez daha hükümsüz kalıyor. Çizgisellik, doğrusallık bir kez daha kırılıyor ve Martinik kadınlarının sanatı 8 yıl sonra İranlı kadınların direnişiyle kesişip iç içe geçiyor. Sorgulayan ve boyun eğmeyen sanat egemenlerin tarihine ve kültürüne baş kaldırabiliyor, kendini barbarlığın karşısında konumlandırabiliyor: “[…] çünkü bir tek sanatın yanıtları çağın tezlerini çürütmeye cesaret edebiliyordu. Onlar örtük de olsa kendi zamanlarını aşmış ve yanılsamaların karşısına hakikati çıkarmışlardı.”[6]

 

Böylece saçtan bayrak birden fazla hakikati içinde taşıyan bir eser olarak – kadınların bedenlerinin hakikati olarak- tek bir coğrafyayla sınırlı kalmıyor. Saçtan bayrak, kadınların bedenlerinin devlet tahakkümüyle, patriyarkayla, sömürüyle çevrili tarihinin içinde unutma ile hatırlama arasında salınarak yeniden varoluyor. Bu eserle karşılaşmak, Edith Dekyndt’i tanımak bana kendimi biraz daha iyi hissettiriyor, güven veriyor. Ve bazen bir karşılaşma diğerlerini doğuruyor. Annem bir kapı açılınca diğerleri de açılır art arda, der, onun gibi biraz.

 

Shirin Neshat, Rebellious Silence (İsyankâr Sessizlik),1994

 

Okuldaki derslerden biri için makale ararken bir fotoğrafla karşılıyorum. Shirin Neshat’ın “Women of Allah” (Allah’ın Kadınları) serisinde yer alan Rebellious Silence (İsyankâr Sessizlik) isimli bir fotoğraf bu. Yine son zamanlara ait değil, neredeyse 30 yıl önce, 1994’te çekilmiş. Fotoğrafta bakışımıza aracısız karşılık veren bir bakışla ve bu bakışı ikiye bölen bir tüfekle karşı karşıyayız. Shirin Neshat’ın eserlerinde uzun yıllar süren sürgün deneyiminin etkisini ve İran İslam Cumhuriyeti altında kadınların yerine dair sorgulayışını ağırlıklı bir şekilde görebiliyoruz. İran Devrimi sırasında Amerika’da yaşayan sanatçı, 16 yılın ardından, 1990’da ülkesine dönmüş ve bıraktığından tamamen farklı bir yer bulmuş. İslam devriminin ardından gözlemlediği büyük değişimi anlamak için sanata yönelen Neshat arkadaşlarıyla yaptığı röportajlarla birlikte görsel bir kelime dağarcığı oluşturmuş. “Women of Allah” bu fotoğrafların toplandığı iki büyük seriden biri.[7]

 

 

Seride yer alan “Rebellious Silence” isimli fotoğrafta ise diyalektik bir sorgulama var: Ortadoğu’da  kadın bedeni üzerindeki dayatmalar ile Batı’daki hakim kadın temsili arasında salınan bir sorgulama bu. Burada bir yandan bir arzu nesnesi ve hicap vesilesi sayılarak yasaklanan bir şey olarak, öte yandan bir itiraz olarak saç görünmüyor. Neshat da “Women of Allahserisinin kadının aşk, inanç, bağlılık ile gaddarlık, şiddet ve ölümün kesişim noktasındaki konumunun bir sorgulanması olduğunu söylüyor. Dekyndt’in eseri gibi bağlamını aşan bu fotoğraf da bugünün direnişinde kristalleşiyor. İslam Cumhuriyeti için gönüllü militan olan kadınları anlama çabası, bugün zulme karşı direnen kadınların hareketine bu fotoğraftan yansıyor. Böylece ’94 yılından kopup gelen bu bakış, bakışın taşıdığı kendine güven, cüret ve asilik tanıdıklaşıyor. Geçmişten bugüne sıçrıyor ve İranda direnen kadınların bakışına dönüşüyor.

 

“Başka insanların mücadelelerinin, tutkularının, geçmişlerinin kendi geçmiş ve şimdiki zamanımızda yankılanmasına, onların yaraları tarafından yaralanmaya, geçmişimizin, şimdiki zamanımızın ve geleceğimizin, kendi gerçekliğimizin kırılganlaşmasına, hülasa onların bize nüfuz etmesine doğru açılırız, ya da bu açıklığımızı hatırlarız. Bu anlamda hatırlamak, yeniden üretmek değil, dönüştürmektir.”[8]

 

Bilgisayarın başında bu iki kadın sanatçı üzerine düşünüyorum. Bir yanda peçeyle, silahla, şiirle saklanan saç, öte yanda gökyüzüne çekilmiş bir bayrak şeklinde dalgalanan saçın imgesi aklımın bir kenarında kalmış bir başka imgeyi gün yüzüne çıkarıyor. Üstünden fazla zaman geçmediği halde bana yıllar önceymiş gibi gelen bir sergi ziyaretimi hatırlıyorum: 2021’de İstanbul’da, Depo’da açılan Fatoş İrwen sergisi. İrwen’in hapishanedeyken saçlarla, çarşaflarla, kıyafetlerle yaptığı işlerin, çizimlerin ağırlıkta olduğu bir sergiydi bu. Özellikle aklımda kalan ise, yerde duran saç gülleri, silaha dönüşmüş, kendi anlatısını yazan saç topakları oluyor.

 

 Fatoş İrwen, Gülleler (Saç ile Yerleştirme), 2017-20 (Diyarbakır Cezaevi)

 

Kadın hapishanesinde istemediğimiz kadar bulabileceğimiz bir şey olabilir saç. Gündelik hayatta gerektirdiği basit uğraşlarla fazlalaşabilir; taranan ve tarakta kalan, yağlanan, yıkanan, ardından banyo deliğini tıkayan, yerlerden süpürülen, yastıkta biriken bir şey olarak. Kapatılmış bir yerde her hareket katlanarak çoğalma olasılığıyla karşı karşıyadır. Saç o kapatılmışlık içinde oyalayıcı olduğu kadar bıktırıcı bir şeye de dönüşebilir. Ancak, yine aynı kapatılmışlık koşullarında sanatın kapsayıcılığının ortaya çıkışını daha net bir şekilde görmemizi de sağlayabilir. Çünkü daha kaliteli hazır malzemeler, geniş bir atölye ya da ilginç bir manzara değil, sanatçının sorgulayışı devreye girer burada. Fatoş İrwen’de de saç gündelik anlamlarından sıyrılıyor, az ya da fazla, pis ya da temiz gibi değil, bir ifade aracı olarak, hem anlamlandırmak hem de üretim için materyal olarak ele alınıyor. İrwen’in işlerinde bazen dikiş için ipliğe, bazen koruyucu bir zırha, Bazen bir güvenlik ağına, bazen de güllelere dönüşüyor saç. Saçtan yapılma bu güllelerin açlık grevi eylemlerinde cezaevinden dışarıya fırlatıldığını anlatıyor İrwen.[9] Devlet şiddetinin cezalandırıcı zihniyetine karşı biçimlendirilmiş bu gülleler eylemde aktif bir rol oynamış nesneler olarak kendi belleklerini taşıyor.

 

Muhafazakâr ve ataerkil bir toplumda saçın edindiği anlamlar, İrwen’in kendi kişisel tarihinde saçla kurduğu ilişkiyi doğrudan etkilemiş. Saçın bir yanda kutsallığı, öte yanda cezalandırıcı yanı onu eserlerinde bazen kendi saçını bazen de topladığı saçları kullanmaya yöneltmiş. İslam’da “tek telinin bile” görünmesi haram olan bu beden parçası onun eserlerinde bir özgürlük imgesi haline gelebiliyor ya da koruyucu bir figüre dönüşebiliyor. İrwen, saç gibi bedenin parçası olan her şeyin de bedenle bütün olduğundan ve özgürlüğe dair ifadeleri kendi içinde taşıdığından, bu bakımdan kendisinin de bedeni bir savaş, bir direniş alanı olarak gördüğünden bahsediyor.[10]

 

Üç farklı coğrafyadan üç kadın sanatçının sorgulayışları, onları farklı biçimlerde saça yöneltiyor. Böylece saçın üç hali ortaya çıkıyor. Saklayarak ya da dalgalandırarak ya da bir eylem aracı olarak. Öte yandan türlü kaygıyla boğuştuğum bir süreçte elimden tutuyorlar, bende toplanıp birbirleriyle, şimdiyle, hatırlayışlar(ım) ve unutuşlar(ım)la, direnişle, mücadeleyle anlam kazanıyorlar. Çünkü bu sanatçılar içinde bulundukları siyasi bağlamı estetikleştirmek yerine, kendi sanatlarını siyasallaştırıyorlar. Jay Bernstein sanat eserlerinin de birer meta, hatta ancak mübadele edilebildikleri ölçüde değerli olduklarından su katılmamış birer meta olduğunu söylüyordu.[11] Bu eserler ise salt bir tasarım faaliyetinin ürünü olan birer meta olarak konumlanmanın aksine, zamanlar ve coğrafyalar arasında yaşamaya devam eden birer direniş figürüne, egemen tarihin olağan akışında düğümler, büklümler, kırılmalar yaratan birer eyleme, politik faaliyete dönüşüyor.

 

 

Ana Görsel: Florine Stettheimer, Head of Medusa, 1908

 

Kaynaklar

[1] L, “Bir Kadın Devriminin Figürleri: İmajlarıyla Etkileşen Bedenler,” çev. Burak Üzümkesici, bkz. https://www.5harfliler.com/bir-kadin-devriminin-figurleri-imajlariyla-etkilesen-bedenler/

[1]Türkçe karşılığı tam olarak olmayan bu terimi “bir şeyi yapabilme bilgisi ve deneyimi” olarak çevirebiliriz.

[3] Martinikli yazar, şair ve filozof. Düşünceleri genelde postkolonyalizm teorileri içinde sınıflandırılıyor.

[4] Marie-Cécile Guyaux, “Conversation avec l’artiste Edith Dekyndt: L’étude du milieu,” bkz. https://www.triodos.be/fr/articles/2020/conversation-avec-lartiste-edith-dekyndt—banque-triodos

[5] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, der. Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis, 2012. s. 42

[6] Peter Weiss, Direnmenin Estetiği, çev. Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay, İstanbul: İletişim, 2013. s. 706.

[7] Katy Hessel, “Guns, veils, unflinching stares: the banned work about Irans female rebels,” bkz. https://www.theguardian.com/artanddesign/2022/oct/10/veils-banned-iran-mahsa-amini-shirin-neshat-rebellious-silence

[8] Umut Tümay Arslan, “Gelecekler, Melekler ve Paçavralar,” bkz. https://www.5harfliler.com/gelecekler-melekler-ve-pacavralar/

[9] Ecem Arslanay “Direnen Saçlar ve Bedenler: Fatoş İrwen” https://www.callingmag.com/direnen-saclar-ve-bedenler-fatos-irwen/

[10] a.g.y.

[11] Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi, çev. Nihat Ülner, Mustafa Tüzel, Elçin Gen, İstanbul: İletişim, 2007. s. 21

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Almadovar ve Kuku
Kayıp Zamanın İzinde: Theresa Hak Kyung Cha’nın Sinematik İmgelemi
“Metalin bendeki etkisi gerçekten çok farklı, ‘Aşk’ gibi”: Büşra Kölmük ile Söyleşi

Pin It on Pinterest