Rüyanın zaman içinde kendini açıp çoğaltarak koca bir dünya ören bağlantılarını tüketmenin, bu dünyaya bir ev gibi yerleşmenin olanağı var mı?

SANAT

Örgücünün Şaheserleri: I. Rüya

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

 

[…] bir pedalla binlerce iplik atılır,

Ki orada mekikler oraya buraya uçuşurken

Görünmeyen iplikler birbirine düğümlenerek

Sonsuz birleşimler yaratır.

               Goethe, Faust, 1.4, akt. Sigmund Freud[i]

 

 

Rüyamda bir ablam var, bir de iri yarı sevgilisi, birlikte olmaktan hayli memnun görünüyorlar. Dar sokağa sandalye atmış, adamın yerden bir metre kadar yüksekteki ufak bahçesine nazır oturuyoruz. Bahçenin iki yanında birbirine bitişik, en fazla iki katlı eski mahalle evleri var. Ablamın sevgilisi bahçede derin, enli bir kompost çukuru açmış ve çukura kompost malzemesi atıyor. İkisi göremiyor fakat ben onlara açık tek çukuru varmış gibi görünen bahçeyi sanki bir röntgen filmi gibi beş mezar olarak algılıyorum. Ve adamın en arkadaki çukurda yatan cesedi bu açık çukurun dibine taşıyıp gömdüğünü, şu an üstüne kompost malzemesi attığı şeyin bu ceset olduğunu biliyorum: bir nekro-palimpsest. Bu bilginin bana nereden geldiğini yokluyorum içimde: Hafızamdan gelmediği açık. Zihnen hakim olmadığım, o çukurun dibi başka gözlerin önünde açılmadıkça da kanıtlayamayacağım, karnımdan gelen, bakışımı değiştiren bir bilgi. Ablamın bir şeyden haberi yok gibi. Sevgilisi haberdar mı benim bildiğimden, o da belirsiz. Derken ellerimi yıkamak için bahçeye çıkıyorum ve musluğa yöneldiğim anda bana bir hal geliyor. Renk tayflarıyla kuşatılıyorum, üstümde bütün varlığımı kat eden ezici bir basınç var. Hemen anlıyorum, mezardakinin yolladığı bir etki, bir enerji hareketi bu. Fakat belirli bir varlıktan, tekil bir ruhtan çok, beni çıldırtıcı bir şekilde zorlayan, kamaştıran bir hal, bir tasallut. Kimse bir şey görmüyor, duymuyor, sadece ben. Bu araf varlığı beni ikiye ayırıyor: Bir yanımda mezarlar, ölü(ler), geçmiş, karanlık ve söylenmeyen var, bir yanımda yüzeyde yaşanan bugün, sokak, aydınlık ve ifade edilebilir olan. Gözsüz gördüğüm, akılsız bildiğim, benimle dilsiz konuşan bu mevcudiyeti söylemezsem beni ele geçirip dağıtacak, içeriden parçalayacak, biliyorum. Benimle özel bir derdi yok, sadece olanca haliyle kendini açığa vuruyor, ifade ediyor ve ben onun etki alanındaki bir şeyim yalnızca: bir şahit. Ablamla sevgilisinin olduğu sokak tarafına yöneliyorum. Anlatmam lazım. Bir şeyler söylemeye çalışıyorum, dilimin denetimi bende değil. Ablam bana bir deliymişim gibi davranıyor, bana kulak vermemesi öyle kırıcı ki. Gerçeklik sözleşmesini, içinde görünüşte rahat ettiği bu kurguyu bozmaya yanaşacak gibi görünmüyor. Sevgilisiyle göz göze gelmiyoruz ama benim gerçeklik düzeyinde bir delilik gibi görünen bu halimden rahatsız, korkulu bakışlarını üstümde hissediyorum: Gömdüğü gömüldüğü yerde gömülü, örtük, saklı kalsın istiyor. Sokaktayız, herkes duyacak. Bense anlatmazsam ya bu tasallut beni çıldırtacak ya da bir yol anlatmayı başarırsam akıllılar beni deli sayacak. Rüya burada bitiyor.

 

Kaldığım otel odasının zifiri karanlığına uyanıyorum, kalbim yerinden çıkacak gibi. Rüyadaki daimon hâlâ benimle, bedenimde yarattığı sarsıcı etkiyle ne yapacağımı bilemiyorum, kim olduğumu, nerede olduğumu unutmuş gibiyim. Biraz onunla kalayım, bu yaşadığımı sindireyim diyorum ama yerimde duramıyor, kaçarcasına kalkıp musluğa seğirtiyor, su içiyor, yüzüme su çarpıyorum. Bazı eski kadınlardan duyduğum şeyi yaparak rüyayı akan suya anlatayım da bırakayım dediğim anda yine rüyadaki musluğun başına gidiyorum sanki, önümdeki musluktan irkilerek çekiliyorum. Ama rüya yakamı bırakacak gibi değil, kalemimi bulup yazmaya başlıyorum. Rüyanın olay örgüsünü, doktor Freud’un tabiriyle “rüya içeriğini” yazmaya başlıyorum önce ama kalemim asıl, yarattığı duygulanımın izlerini yakalamak derdinde; düz satırlardan taşıp sayfanın orasına burasına sapıyor; geçen gün, günler içinde görüp ettiğim şeyleri, düşündüğüm kelimeleri, bu dağınık parçaları rüyanın sayfanın ortasında düzenle seyredecek hikâyesine, “rüya içeriğine” kıyıdan kenardan iliştirmek için işleyen başına buyruk bir iğne gibi. Kalemin ucundan sayfaya akan mürekkep musluktan akan suya benzemiyor: Su götürür, mürekkep bırakıyor; su bir Lethe Irmağı’ndan geliyorsa, mürekkep Mnemosune Gölü’nden geliyor. Sanki rüya arkasında hikâyesini boş bir kabuk gibi bırakıp uçuverecek: “Korkuyorum ama gitmesen ya; akıp gidecek, kayacaksın elimden ama bana bir şey bırak.” Mürekkep böyle.

 

Bir rüyayı eksiksiz yorumlamak diye bir şey var mı? Rüyanın zaman içinde kendini açıp çoğaltarak koca bir dünya ören bağlantılarını tüketmenin, bu dünyaya bir ev gibi yerleşmenin olanağı var mı? Rüyanın göreni götüreceği bir merkez, bir köken, bir çözüm noktası? Yoksa rüya tam da bir merkezkaç etkisiyle mi çoğaltıp katlıyor onun sırrına ermeye, rahmine ulaşmaya, onda evini bulmaya yönelen yorum damarlarını? Rüyanın dilsiz duygulanım izleri dakikalar, saatler, günler içinde zamanın Lethe akışına kapılıp gidiyor. Geriye kalansa bir kısmı deftere kargacık burgacık yazılmış, günden geceden başka dağınık parçalarla eksik gedik de olsa eklemlenip dillenen “rüya düşünceleri” (Freud). Penelope’nin gündüz yapıp gece sökmeye dayanan dokuma işi, hatırlama ile unutuş arasında işleyen hafıza ve rüya çalışması. Rüya devam ediyor.

 

Bu rüyayı 29 Ağustos 2021 gecesi, şafak sökmeden önce gördüm. Arkhe Felsefe’nin düzenlediği “Edebiyat ve Hafıza Çalışmaları” kampının üçüncü gününün gecesi. Ben de kampa ayın 27’sinde yaptığım “Bir Hafıza Kaydı olarak Shakespeare” başlıklı sunumla eğitmen olarak katıldım. Metin olarak Şirret Evcilleşmesi oyununu seçmiştim. Sarhoş tenekeci Sly’ın avcı Lord tarafından kaçırılıp zengin bir lord olduğuna inandırılması ön-oyunuyla açılan katmanlı bir Shakespeare oyunu bu. Sly uyandığında ona yıllardır uzun bir uykuya daldığı, eski tenekeci hayatından hatırladığı parçaların bu uyku esnasında gördüğü “boş bir rüya”dan ibaret olduğu söyleniyor, kabaca. Bense Sly’ın içine uyandığı şeyin Lordun kimlik rüyası olduğunu düşünüyorum. Yani rüya olan aslında, bir çulsuzun ancak “rüyasında” görebileceği yüksek zevk-beğeni-arzu nesneleriyle kendine bir gerçeklik sahnesi kuran soylu Lordun kimlik rüyası. Shakespeare Lordun rüyasına uyanan Sly vasıtasıyla seyircisini gerçeklik denen kurgulanmış rüyadan uyandırmaya niyet ediyor. Kendimiz sandığımız, haddinden fazla özdeşleştiğimiz hiyerarşik kimlikler, roller ve kadastrolanmış zevk-beğeni-arzularımızla kimlerin rüyasını kendi gerçeğimiz diye yaşıyor, kimlerin rüya sahnesinin rolüne kaptırmış oyuncuları oluyoruz? Varlığımıza dair neleri unutmak pahasına tutunuyoruz gerçeklik efekti verilmiş bu rüyaya?

 

Rüyayı gördüğümün ertesi günü ise, Simya Galeri’deki “Edebiyatta Dönüşüm Semineri” (zoom) grubumuzda yine Shakespeare’in Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası’nı anlatacağım ve kafamın bir tarafında da Shakespeare’in bu oyunda kurduğu rüya mekanizması işliyor. Rüya-büyü-uyku yine gerçeklikle-uyanıklıkla karşıtlık içinde ele alınmak yerine, gerçekliğin ancak peçeleyerek kendini bir gerçeklik olarak kurduğu rüya-büyü-uyku kodlarını açık etmek için yöntemsel bir araç olarak devreye sokuluyor oyunda. Üçüncü bir Shakespeare metni olarak bir de Hamlet var aynı günler kafamda, ki onu da seminer grubuyla ertesi hafta okuyacağız. Hatta keşke diyorum, kamp için herkesin daha aşina olduğu bu oyunu seçseymişim. Yani bir bakıma açık kalmış, organik bir Shakespeare defteri gibiyim, kampta dinlediğim diğer sunumlarda da ister istemez Shakespeare’in bu üç oyununu düşünüp defterin açık sayfalarına işliyorum. Zaten rüyadan uyandıktan sonra musluktan kaçışımla kaleme yönelişim arasındaki kısacık zamanda da banyonun kapısında ilk Hamlet dank etmişti bana; onu çıldırmanın eşiğinden döndürüp sanatçıya çeviren şahitliğini, passion’unu düşünmüş, oyunu kim bilir ne zamandır çalışmama rağmen Hamlet’in kalbinin atışlarını, yükünün ağırlığını ancak şimdi biraz biraz hissettiğimi farketmiş ve yazarının bilgeliğine bir kez daha şaşmıştım.

 

29 Ağustos akşamı kamp arkadaşlarım bana hayatımın en kalabalık ve sevgi dolu erken sürpriz doğumgünü kutlamasını hediye etmişlerdi bir de. Doğumgünüm ertesi gündü, pek kutlamam ama kamp takvimi hazırlanırken kırkıncı yaşıma harika genç insanlar arasında Shakespeare’le girmenin iyi bir başlangıç olacağını düşünmüş ve hayatımın bu dönüm noktasında artık ifademi özgür bırakma, doğru olduğunu sezdiğim şeyi içeriğini bilmesem de, uzlaşımsal kelimelerle sahiplendirip evcilleştirmeden engelsizce ifade etme sözü vermiştim kendime. Rüyayı “ebedi cevherimi” dünyaya bağlayan sonsuz “gizli bağlardan” sunulmuş bir armağan olarak kabul ettim (Shakespeare).

 

Kamp eski bir Rum köyü olan Şirince’deydi ve kimi mübadele köylerinde, evlerinden edilenlerin gitmeden önce alelacele kendi ölmüşlerine ait kemikleri mezarlarından çıkarıp topladıkları kemik odaları görmüştüm. Hani bir gün geri dönerlerse, kemikleri bir arada bulabilsinler ve usulünce yeniden gömebilsinler diye hazırladıkları odalar. Kaldığım otelde çalışanlardan birine orada da böyle bir kemik odası bulunup bulunmadığını sordum ama bildiği kadarıyla yoktu. Aynı gün, kampın öğle arasında Şirince’nin iki kilisesinden biri olan ve kitabesi bugüne ulaşmadığı için asıl adı bilinmeyen St. Demetrius, diğer adıyla Ayasosti Rum Ortodoks Kilisesi’ni ziyaret etmiş, oradaki bir freskten özellikle etkilenmiştim: Şarap kadehinin içinden Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndan çıkan cin gibi başında halesiyle yükselen bir aziz ikonu. (Ulaşabildiğim yetersiz bilgiye göre St. Demetrius’a veya St. Marcus’a ait olabilirmiş.) Freskin bunca silinmeye, unutuşa, bunca yerinden edilme acısına rağmen halen açık edip geçirdiği yeniden doğuş ve uyanış neşesi, bir sonsuzluk hatırlatmasıydı. Freskin yıllar içinde kim bilir kaç kez özensizce üstünden geçilip sonra kâh dökülmüş kâh kazınmış renk katlarına bakarken unutulmuş, örtülmüş hakikatin kendini halen nasıl duyurabildiğine şükranla şahitlik ettim: in vino veritas. Aklımdan haliyle “palimpsest” sözcüğü geçmişti ona hayran hayran bakarken. Daha iki gün önce Shakespeare’in oyunlarının geçmişin “metinlerini” kendi hafıza kumaşına işleyen ve olay örgüleri altında sayısız eseri, sözü ve imgeyi gizleyen palimpsestler olduğunu anlatmamış mıydım? Kilisenin, kendisi gibi bakımsız bırakılmış az sayıdaki seçilebilir freskleri arasından bir tek onun fotoğrafını çekmiştim. Rüya gecesi biraz durulduktan sonra çektiğim fotoğrafa baktım: Rüyamdaki renk tayfının fresktekiyle benzerliği dikkat çekiciydi.

 

 

 

 

O günlerde birilerinden kampın düzenlendiği zeytinlikte ertesi sene bir kompost çukuru açma niyeti olduğunu duymuştum. Günün izlenimlerinden aşırılmış bu gibi rüya unsurlarının naifliği insanı gülümsetiyor.

 

Bir süredir Lewis Hyde’ın unutuş üzerine derlediği alıntılarla tuttuğu notlardan oluşan A Primer for Forgetting kitabını çeviriyorum.[ii] Hyde kitapta unutma fiilini iki etimolojiden hareketle düşünmeyi öneriyor. Bunlardan biri İngilizce forget fiili, diğeri ise Eski Yunancadaki lethe. Etimolojiye göre, forget’teki for- öneki bir kaçınma veya aldırmama tutumunu belirtirken, sonundaki Germanik *getan ise “tutmak” veya “kavramak” anlamına geliyor. Bu etimolojide, diyor Hyde, “hatırlamak bir şeyi kavramak, (akılda) tutmak demekken, unutmak o şeyin (bilinçten) kayıp gitmesine izin vermek, onu bırakmaktır” (hani şu ünlü let it go’daki gibi). Rüyamdaki daimon beni tutmuş bırakmıyor, beni hatırladığım/tuttuğum “ben” olmaktan çıkarasıya, bana “ben”i unutturasıya kendini hatırlatıyordu ve ben onu sözle salıp bırakana kadar da bırakmayacaktı. Uyandıktan sonra da beni bırakmamış, kendini hatırlatmıştı ama beni bırakacağını, hafızamdan kayıp gideceğini hissettiğimde bu defa ben onu bırakmak istememiş, sözcüklerle tutmaya çalışmıştım.

 

Unutuş için kullanılan eski Yunanca terimlerden lethe ise, bundan farklı bir dizi imge sunuyor ve bırakmayı değil, silmeyi, örtmeyi, peçelemeyi veya saklamayı belirtiyor Hyde’ın aktardığına göre: “Lethe (‘gözden kaçıyorum,’ ‘saklıyım’ anlamındaki) letho [λήθη] ile ve Ön-Hint-Avrupa dil ailesindeki *leh2 (saklamak) ile bağlantılıdır. Sözcüğün olumsuz hali olan ve genellikle “hakikat” diye çevrilen eski Yunanca a-lethe veya aletheia ise, “hakikatin, peçesi kaldırılan veya saklı olmaktan çıkarılan bir şey” olduğunu anlatıyor bize. Rüyamdaki tasallut bir gömülmüşün kendini açık etme biçimiydi; beni açığa çıkmasına aracılık edecek bir kanala dönüştürürken kimlik kabımı çatlatıyor, aletheia edimine zorluyordu. Hakikat şiddetli bir şey; kimliğin, gerçekliğin ve kendini pürüzsüz bir yüzey olarak kuran hiçbir sembolik veya anlatısal ör(ün)tünün dokusunu paramparça etmeden açığa çıkmaz.

 

Apollonik düzenler, bütünler, görünüşler, formlar olan türlü yüzey figürlerini, altında parçalanmış Dionizyak kaos unsurlarının kıpırdandığı birer unutuş peçesi, birer örtü, dokuma olarak düşünebiliriz, bunda da hiç zorlamayız, çoktan düşünülmüştür de: Kaybolmuş eski kullanımlarını sır gibi taşıyan kelimeler; dışladığı yabancı unsurlar tarafından bütünlüğü tehdit edilen hakim (veya hakimleşme yolundaki) kimlik ve tarih anlatıları; gerisindeki toplumsal üretim süreçlerini peçeleyen meta figürü; bastırılmış bilinçdışı unsurlarından huzursuzlanan bir uygarlık; sahipleri sürüldükten sonra üstüne boyalar binalar yapılmış gâvur evleri; ölü bedenlerin üstünü örten toprak, deniz, su; boşaltılmış köylerin, gözünü yummuş şehirlerin üstünü kaplayan toz ve kül tabakaları; inşaat tozunun sihriyle hortlatılan “yeni yaşam alanları;” üstüne perde perde uyuşukluk inmiş dumanlı gözler; fabrika, hapishane, mahkeme, okul duvarları, sınır boyları, saat mineleri, ekranlar, vitrinler, camekânlar, kamusal gösterinin perde önleri. Zamanenin, yasanın, aklın, ahlakın, pazarın, ideolojinin, söylemin, gramerin, aydınlığın, günün gürültüsünün kiplerine ulanmış ölü, hareketsiz, donuk veya uyur duran tüm bu yüzey figürlerinin altında fokur fokur kaynayan bir cadı kazanı var. Gerçeklerle düşler bu kazanda kaynayan aynı malzemeden yapılıyor.

 

Rüya şimdilik son bir hatıraya, bir çocukluk düşüne bağlanıyor. Çocukken oturduğumuz mahallenin yanısıra Seyhan Irmağı akardı. Irmağın kenarında belki akşamcıların, belki balıkçıların, belki de akşamcı balıkçıların geceleyin yaktıkları ateşin izlerini taşıyan derme çatma sazlık bir köşe vardı. Ben bu köşenin çocuk aklımla koyduğum adının da anıştıracağı gibi sihirli bir kadın olan Melisa Teyzeyle kızının gece uğrağı olduğuna inanırdım. Apollon’un güneş arabası dünyayı aydınlattıksıra yetişkinlerin gerçek hayat dediği unutuş rüyası başlar, Melisa Teyzeyle kızı da Irmağın sularına dönerlerdi. Geceleriyse sudan çıkıp kimselerin onları görmediği bu köşede ateşin başında otururlardı. Merak ederdim: Hiç uyumazlar mıydı? Evleri neredeydi? Onların varlığından yalnız ben haberdardım ama aramızda birbirimizi fiziksel olarak görmemizi gerektirmeyen bir bağ vardı. Bizim gizli sözleşmemizdi bu: Birbirimizi görmeden bilmek. Gündüzleri sazlık köşeye iner, onlara varlığımı hatırlatacak küçük şeyler bırakır, onların bırakmış olabileceği izler arar, bulurdum da. Sonra suya ve suda kıvrılarak yüzen sarı su yılanlarına içimde bir huşu duygusuyla uzun uzun bakar, bazen rüyalarıma da giren bu tılsımlı yılanları görünce aşağıda mutlu olduklarını bilirdim ve yetişkinlerin uyanıklık dediği korkulu uykunun yükü hafiflerdi. Kimse bana gözsüz gördüklerimin, gaipten duyduklarımın gerçek değil rüya olduğunu söylemesindi. Unutuşun sularını, hatırlamanın gölünü tanıyordum, hakikat denen o kozmik örgücünün ikisi arasında Melisa Teyzegil gibi her şeyleri gide gele birbirine bağladığını, iki yana da çekilemez olan bu bilinmez yerden kendini duyurduğunu “biliyordum.”

 

Rüyamda beş mezar var ama içlerinden yalnız birinin içinde bir ölü duyumsuyorum. Bir adam mı, kadın mı belli değil. Hamlet’in mezarkazıcılarına bakılırsa, ölülerin özdeşleşebilecekleri bir servetleri, meslekleri, yasaları ve kılıçları olmadığı gibi, cinsiyetleri de yoktur (5.1.109-14). Gördüğüm rüyanın merkezî unsuru bu örtülen mezar. Ama içinde kimin yattığını, neden öldüğünü, nasıl yaşadığını bilmiyorum. Rüya merkezim boş. Önümüzdeki iki hafta merkezi boş olan iki rüyayı daha anlatmaya çalışacağım. Peki yazıda veya hafızada varılacak bir merkez, bir köken var mı? Sanmıyorum ama beni yazmaya zorlayan da bu: bir daimon.

 

 

 

Ana görsel: Kuşların Yaratılışı (Creación de las aves), Remedios Varo, 1957.

 

[i] Freud, Rüyaların Yorumu II, çev. Selçuk Budak, İstanbul: Öteki, s. 368. Faust’ta Faust’un Çalışma Odasında geçen sahnede Mefistofeles’in Freud tarafından alıntılanan ve bu yazının başlığına ve epigrafına alınan dizelerinin ilk kısmı şöyle: “Düşünceler fabrikası/Bir örgücünün şaheserine benzer tam da/Bir pedalla binlerce iplik atılır […]”

 

[ii] Lewis Hyde’dan (A Primer for Forgetting, New York: Farrar, Strauss and Giroux, 2019) yaptığım alıntıların tümü s. 13’ten.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YGözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya
Gözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya

Bu kadar derinden unutulmuş, bu kadar hatırlanmaya değer başka ne var, bilmiyorum.

SANAT

YYabancım Diyorum Ona: II. Rüya
Yabancım Diyorum Ona: II. Rüya

Ama rüyada o geçmiş kıyafetlerini giymek istemeyen, o geçmiş yüklü odadan da evden de çekip gitmek isteyen ben değil miydim?

SANAT

Y“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”
“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”

Cadıların çağırdığı karanlık, Macbethler’inkinin aksine, kozmosun biçimlerinin içinde kaynadığı kazandan, karanlık maddeden başka bir şey değil.

SANAT

YKaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar
Kaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar

Macbeth’in patriyarkal dünyasında erkeklik sadece Leydinin değil, Macbeth’in de sırtında taşımak zorunda olduğu ağır bir yük, “ödünç bir urba”dır.

Bir de bunlar var

Martine Franck, Fotoğrafçı – Kimin Karısı Olduğu Mühim Değil
Büyük Usta
Günden Kalanlar

Pin It on Pinterest