Dil, altında fokur fokur kaynayan kozmik ayrımsızlığın titreşimini de, bu ayrımsızlık karşısında duyulan ilkel dehşeti de, bu dehşeti ehlileştirmeye yönelik yasa-mantık koyucu buyruğu da bağrında taşıyor.

SANAT

Alice, Gregor, Lagerler ve Glorkîn

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

İnsan, her anlamın dile getirilmesini sağlayan diller kurma

yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda

hiçbir fikri olmaksızın. -Nasıl ki insan tek tek seslerin nasıl

çıkarıldığını bilmeksizin konuşur.[i]

 

 

Bir gün odada bir şeylerle uğraşırken yarım kulakla bilgisayardan çalan şarkıyı dinliyorum. Şarkının nakarat kısmında “believe” (inan) diye tekrarlanıyor. Derken uzun uzun yineleyen bu “believe”lerde sıra dışı bir hareket dikkatimi çekiyor. Şarkıcı sözcüğü her tekrarladığında hecelerin başka başka seslerle ağzından çıkıp eklemlendiğini fark ediyorum; heceler, sonra harfler birbiri üstüne devrildikçe sözcük onu hareketsiz kılan anlam bağından boşanıp kendi iç akımıyla uzamda gerilip esnemeye, titreşmeye başlıyor. Çatladı çatlayacak bir çekirdek, ışıklar saçmak üzere bir kristal. Güçlü olduğu kadar mütereddit bir an bu, kaçıvermesin diye kulağımda keskinleşmiş dikkati nefesimle seyreltiyor, vücuduma yayıp yumuşatıyor, kendimi onun başlattığı atımlara teslim etmeye çalışıyorum. Şarkıcının diyaframından yükselen her solukla farklı hız ve uzunluktaki farklı vurgulara, tonlara bürünen heceler sanki elle tutulur zerrelerine ayrılıyor; yer değiştiren bir ses, bir sinek bulutu, bir renk tayfı uzamda şekil değiştirerek süzülüyor, paraboller çiziyor. Şarkıcının şimdisinden çıkıp hoparlörden benim şimdime kavuşan sesle aramızda uzanan zamansız boşluk, hiçbir anlama yerleşmeden birbirinin içine girip çıkan, birbirine ulanan, polenlerini birbirine bulaştırıp yine başka türlü ulanmak üzere ayrılan ses zerrelerinin hareketiyle helmeleniyor, kıvam alıyor. Şimdideyiz, şimdinin eşsiz rezonansında, anlamdan kalkıp anlamın boşluğunda, sözcükten kalkıp sözcüğün sınırında, sesler vasıtasıyla sesin kıyısındayız, burada. Dilin kendi yankısında dağıldığı ve aynı anda, nefesin som(ut) titreşimsel sessizliğinden, o sessizlikle birlikte doğduğu mutasyon bölgesinde. Hayranlık uyandıran, korkunç bir doğum bu: insan dilinin doğumu, logos yüklü mahlûkun doğumu. Karın boşluğundan enerjetik bir akımla boğaza yükselip akortlanarak ağız boşluğuna ulaşan titreşimlerin dilin, dişlerin, dudakların, etin marifetiyle eklemlenip bir sözcük olarak dışarı çıkabilmesi karşısında şaşkınım. Konuşan ilk insanı, onun o ilk konuşma anını hayal ediyorum ister istemez. Bir biçim verip boşluğa saldığı o sözcüğün bedeninde birikmiş sessizlik hazinelerinin yanından bile geçmediğini, yine de bu hazineden, günün birinde sözcük yine zerrelerince titreşip bu doğum ânını yankıladığında parıldayacak bir parça taşıdığını hissetmiş midir? Sesle söz, bedendeki titreşimle soyut anlam, hayvanla insan, içle dış, ben ile dünya arasındaki bu yırtılmayı duyumsamış mıdır? Dilin bir sapma olduğunu düşünmeden edemiyorum. O ilk sözcükten hemen önceki, konuşmasız bedeni dile iten çekimin karşı konulmazlığını düşünüyorum da, sanki dünyada şeylerin içinde, kozmik bağlantılarla kat edilmemişiz de yalıtık birer monaddan ibaretmiş gibi nasıl da meyilliyiz dille dışarıdan bağlantılar atmaya, şeylere dille uzanıp bizi sözümona güvende tutacak yasallıklar, düzenlilikler, özdeşlikler koparmaya, kotarmaya. Ne böyle bir ilk insanın, ne de böyle kökensel bir anın varolmaması, bedende duyumsanan bir enerji hareketinin dil gibi soyutluğa, aşkınlığa yatkın bir şeye dönüşmesini daha az hayret ve dehşet verici kılmıyor. Bir duyum aygıtı olarak bedenin akustiği dünyanın nabız atışlarına bu kadar ayrılmaz şekilde bağlıyken, dilin bedenden yükselip dünyayı öylece dışsallaştırma, zihinselleştirme, mantıkla yenip yutulabilir dilimlere kesip ayırma gücü karşısında irkiliyorum. Her an bu farkındalıkta kalsam konuşmak imkânsız olurdu. Dilin ayırarak düzen koyan mevcudiyeti yine de bu titreşimin duyumsanırlığını hükümsüz kılmıyor; dil tekabül ettiği akli, mantıksal “akustik maske”nin (Canetti) hemen gerisinde, yüzeye çok ama çok yakın bir yerde o hayvansı titreşimi taşımaya, aktarmaya, bulaştırmaya devam ediyor. Sözcüklerin, kategorilerin, kavramların devreye soktuğu ayrılık rüyasını dağıtan kozmik nebulaya bulanmış olduğumuz gerçeğini karın boşluğunda, aramızda uzanan tüm boşluklarda yankılamaya. Dil, altında fokur fokur kaynayan bu kozmik ayrımsızlığın titreşimini de, bu ayrımsızlık karşısında duyulan ilkel dehşeti de, bu dehşeti ehlileştirmeye yönelik yasa-mantık koyucu buyruğu da bağrında taşıyor. Tıpkı o dehşetin diğer yakasındaki esrik coşkuyu ve hiçbir yasaya sığmayacak birliğe uyanış çağrısını taşıdığı gibi.

 

Tamara de Lempicka, Calla Lillies, 1941.

 

 

          II.

 

“Gregor” dedi birisi -annesiydi- “saat yediye çeyrek var. Gitmeyecek miydin?” Annesinin sesi ne kadar yumuşaktı. Gregor, cevap verirken kendi sesini duyunca korkuya kapıldı; ses, tartışmasız kendi sesiydi, fakat sesin içine alttan gelip bastırılması mümkün olmayan acı dolu ince bir inilti karışmıştı; söz konusu inilti kelimelerin netliğini ilk anda bozmuyormuş gibi görünmekle birlikte, sonradan o denli tahrif ediyordu ki, insan doğru duyup duymadığına emin olamıyordu. Gregor ayrıntılı bir cevap verip her şeyi açıklamak istemişti, fakat mevcut koşullarda “Tamam, anne, teşekkür ederim, kalkıyorum” demekle yetindi.[ii]

 

Dildeki titreşimsel düzlemle mantıksal düzlem arasındaki ilişki bilinç-bilinçdışı, gerçek-rüya/kurmaca, lafz-mecaz, uyanıklık-uyku, logos-mitos gibi, yine ancak dilin varlığı sayesinde kavramsal olarak ayrıştırabildiğimiz çiftler arasındaki ilişkide kendini yeniden üretir. Gregor “bir sabah huzursuz rüyalardan uyandığında” her günkü gerçekliğini bir gerçeklik olarak kuran uzlaşımsal sembolik rüyanın kodlarına uyanır. Aslında Gregor’un Kafka romanındaki yöntemsel “budalalığı”nın yarattığı estetik mesafe sayesinde bu rüyaya uyanması beklenenler biz okurlardan başkası değildir. Kafka’ysa “bizim uyuyakaldığımız boşluklarda uyanık kalmasını bilmiştir.”[iii] O sabah gerçeklik tüm aşinalığıyla yerli yerindedir ama dönüşümün açtığı küçük yarık giderek büyüyecek ve bu gerçekliği ören iplikleri, tıpkı bir sözcüğün sürekli tekrar edildiğinde verili anlam bağından boşanıp dağılan sesleri gibi söküp duyumsanabilir kılacaktır. Dönüşümün gerçekliğin örtüsünü, onu bir arada (tutarlı, akla yatkın vs.) tutan dokumayı kaldırmasıyla (aletheia) gerçek, mantıksal, olağan, aşina, normal, rasyonel vs. kategorileri zaten dokularında barındırdıkları karşıt sınır-kategoriyle, rüya, irrasyonel, olağanüstü/istisna, vs. ile test edilerek krize sokulacaktır. Dile eşlik eden dil-ötesi titreşim böylece edebi ifadeyle geri çağrılacak. Ne hayvan ne insan olan ama ikisi arasındaki salınımıyla olagelen o garabet üçüncünün, grotesk dönüşüm mahlûkunun sesindeki mutasyonda bir yırtılma olarak kendini duyuracak. Gregor’u çağıran ilk ses anneninki. (Babanın “tıslaması” sonra gelecek.) Buyruk (kalk! çalış!), saatin tiktaklarıyla çoktan ritmik düzenine oturmuş, annenin saati haber veren sesinin yumuşak tınısında çoktan evcilleşmiş. Gregor’un insan dili bu çağrıya hissizleşmiş, otomatik bir nezaketle, icabetle cevap vermek durumunda. Buyruğun evcilleşmiş tınısına ve saatin ritmine böyle akortlanması beklenir: “Tamam, anne, kalkıyorum.” Ama buyruğun yazısıyla kat edilmiş otomat bedenden kopup yükselen dilin düzenlenmiş akışına yatıştırılamayan, evcilleştirilememiş “acı bir inilti” eşlik ediyor. İnilti dilin altında, derinlerinde bir yerde değil, yüzeyde ona “karışmış,” onunla birlikte akıyor;[iv] ahlakın, yasanın, zorla çalışmanın, kurumların “insan” sıfatıyla sabitleyerek, “insan”a kalıcı dönüşüm empoze ettiği bedenin acısını ifade ediyor. Bütün bunlar dilde oluyor, görenler, duyanlar var: “Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda/Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi.”[v] İnilti. Dilin “netliğini ilk anda bozmuyor gibi görünmekle birlikte,” onu “o denli tahrif ediyor ki, insan doğru duyup duymadığına emin olamıyor.” “İnsan” emin olamıyor, garipsiyor, “zorla koparıldığı hayvansı geçmişinin,” “savaş ilan ettiği eski içgüdülerinin,”[vi] kozmik dönüşüm yetisinin tarih ve uygarlık öncesinden kopup gelen iniltisinden emin olamıyor, garipsiyor. Gregor dönüşüme rağmen dönüşümünü ele alamayacak, metnin sonuna kadar budala kalacak, garip düşecek.

 

Emine Ayhan, İsimsiz, 2022.

 

      III.

 

Hayır, en kuvvetli etkiyi meydana getirenler tek tek konuşmalar değildi, makaleler veya bildiriler, afişler veya bayraklar da değildi; insanın bilinçli düşünce veya hissedişle alımlayacağı bir şey değildi en kuvvetli etkinin kaynağı […] Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlayarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu. [….] LTI (gardiyanların ve mahpusların konuştuğu) bir hapishane diliydi, hapishanelerinin dilinin kaçınılmaz bir unsuru da gizli kelimeler, yanıltıcı çokanlamlılıklar, tahrifatlar vs.’dir. [vii]

 

Türlü söylenişleriyle “believe”e dönmek gerekirse, vaktiyle İngilizce ve Türkçe öğretmenlerinin sözcüklerin “doğru” telaffuzunu kafamıza çakma, sonrasında hazır-oldaki “güzel dilimiz” bekçilerinin buldukları ilk fırsatta “doğru” imlayı başa kakma yönündeki ilkeli asabiyetini düşününce gülünç bir aldanmışlık hissi kaplıyor içimi. Sadece öğretmenlerle, bekçilerle falan sınırlı olmayan milli, kültürel, uygar-kabilevi ve en nihayetinde keyfi, keyfiliğini gizler ölçüde de ciddili dil uzlaşımları karşısında çocukluğun ilk yıllarından başlayıp eğitim ve kültürlenişle birlikte artarak süren garipliğimi düşünüyorum. Dil etkileri karşısında garip düşmek, kendi mevcudiyetini garipsemek, herhalde bunu en iyi bir çocuklar “bilir,” bir de dil etkileriyle çocuk(su)laşan(tırılan)lar, garibanlaşanlar, budalalaşanlar. Okulda, hastanede, işyerinde, mahkemede, sorguda, zindanda, devlet kapısında, bilimsel yahut ideolojik toplantılarda, kısaca dilin logosla kaplı örtüsünü beceriksizce kuşanmış buyruğun şiddetle işitilip bedenleri titreşimleriyle eğip bükmeye, balmumu gibi şekillendirmeye, enstrüman gibi akortlamaya cüretlendiği her yerde. Alegorik bir tekrar düzeneğiyle birbirini yeniden üretip aptalca bir yeknesaklıkla çoğaltan, sadece şiddetin biçim ve derecesi itibariyle birbirinden farklılaşır görünen Kafkaesk mekânlarda, Alice’vari harikalar diyarlarında. Hepsi birbirinin dönüşümleri.

 

 

Emine Ayhan, İsimsiz, 2022.

 

’80’lerin sonları. İlkokul sırasına alınmışız. İstiklal marşı hazırlığı. Siyah önlükler denizinde tehditkâr bir sessizlik. Hareket eden tek şey, aykırı bir şeyler aranan bakışlarını dik dik üstümüzde gezdirerek kendilerine has Pazartesi kokularıyla aramızda kol gezen öğretmenler. Kafalar kürsüye dönük, sağa sola bakmamak gerek, öğretmenlerle hele göz göze gelmekten bilhassa kaçınılmalı. Arkasındaki kayıtsız üst-ölgün-bakışlı, dik-itaatkâr duruşlu öğretmenleriyle kürsüdeki yerini almış okul müdürünün rahat-hazrol komutuyla müzik öğretmeninin eli havada üçgen çizmeye başlıyor (üçgen=Yakari’nin çadırı): Kooorkma …dıdıdıdıııt!… -la’arda yüüüzeen… en so’no-ca-kobe! -ni’im milletimiiiin, dıdıdıdıt!.. kahramanırkıma bir gül (çiçek?) ne(?)! bu şiddet, bu celal sana… helalakkıdır… -lâaaaal dıdıdıt.” Öğretmenin üçgen çizen eli duruyor, üst baş kontrolünden geçirilerek sınıflara sürülüyoruz. Sadece bu sono’lar, ca-kobe’ler, larda’lar, gül’ler, lâl’ler değil, Türkçeye doğmuş olmama rağmen anlam veremediğim o kadar çok şey var ki. Her ayrıntısıyla düzenlenmiş asık suratlı okul binası, törensel jestler, armoni ve ritmle evcilleştirilmiş saldırgan cümleler, birbirimizle rekabete sokulduğumuz ödev ve not sistemi, her yoklamada çağrıldığımız okul numaralarımız, doğru yazılması gereken harfler (S=yılan, A=çadır, Y=çatal, F=dedemin cam elması), Ceddin (bir özel isim?) dedenler ve Neslin (Nestle?) babanlar gibi belli belirsiz mitolojik figürlerle örülmüş bu yavan masal diyarında herkes anlıyor göründüğü için anlıyormuş gibi yapmak zorunda hissettiğim o kadar çok şey. Kobe’lerde, Ceddin’lerde, Neslin’lerde ortak duyumdan eser yok, bütün anlamaz izolasyonumla yalnızım. Diğer arkadaşlarımın da buna benzer şeyler hissetme ihtimali aklımın ucundan geçmiyor. Aptal olan ben olmalıyım. Kafamda bir sorular, şüpheler, korkular yumağı, çaresiz ezberliyorum. Sonraki yılların izole, güvensiz suskunluğu bu hisler ve ezberler üstüne inşa edilecek, sürülercesine toplanıp güdüldüğümüz çemberlerde aramızda kavuşmaz mesafeler açılacak, sağır-kör hücrelerde birbirimizden korkuyla ayrılıp solacağız, sevgili zekâmız solacak, böyle planlıyorlar. Primo Levi Boğulanlar Kurtulanlar’da “lagerlerin ilk bilgece sözünün ‘anlamaya çalışma’” olduğunu ve olan bitene anlam vermeye çalışan entelektüellere nazaran bu mottoya “uyanların daha önce uyum sağladıklarını” söylüyor. Ben de “kendi içine kapanmış tekilliklere”[viii] (31) indirgendiğimiz, bu şiddeti seyreltilip inceltilmiş lagerde bir korunma içgüdüsüyle, anlamaya çalışmak yerine, Almanca bilmeyen bir mahkûm gibi, diğerlerinin de aynını yapmaya çalıştığından habersiz, ezberliyor, ezberliyorum, ezberliyoruz. Hastanede, okulda, evde, mahkemede, devlet kapısında ve işte, sembolik uzlaşımları içinde birbirine dönüşerek birörnek çoğalan tüm şiddet mekânlarında doktorun, öğretmenin, büyüğün, gardiyanın, işkencecinin, memurun ağzından çıkacak o Ostrogotçayı en ufak jestine kadar doğaüstü bir çabayla kaydetmeye çalışan bütün garip gözlemciler, hepsi “benim” dönüşümlerim, hepsinin dönüşümleriyim: “Nerdeyim / Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim.”

 

Emine Ayhan, İsimsiz, 2022.

 

      IV.

 

O fütursuzca kinik düşsellik, “mümkün olmayandan” duyulan ve kendi başına bir gaye hâline gelmiş o nihilist keyif […] 1923 senesi Almanya’yı sadece Nazizme değil, her türlü fantastik maceraya hazırladı. Bugün gördüğümüz bu cinnet halini Nazizm bu dönemde edindi: bu soğuk çılgınlığını; mümkün olmayanı yapma yolunda giderek artan fütursuzca ve gözü kapalı kararlılığını; “bize faydası olan her şey haklıdır” ve “imkânsız kelimesi bizim lügatimizde yer almaz” zihniyetini […] Dolar yükseldikçe hayal dünyasına daha çılgınca seyahatler yapıyorduk […] Hiçbir şey ve hiç kimse insanları şaşırtamıyordu artık, şaşırmak çoktan unutulmuş bir duyguydu […] İmkânsız olan hiçbir şey yoktu.[ix]

 

Alice, Gregor’un aksine, rüyalardan uyanmıyor, uykuya dalıyor ama aynı “uyanışa,” bir rüya olarak gerçeğe uyanışa adanmış bir rüya, masal, olağanüstülük retoriği Carroll’inki de. Yaşadığı “gerçek” dünyanın çocukta, çocuksuda, garipte, dile eşlik eden enerjetik titreşimleri alıp garipseyende uyandırdığı dil etkisine, oluşsal bir etkilenişler ağı, her yerde hazır ve nazır bir dönüşümler, bedenlenişler continuum’u olarak dile gözlerini açıyor Alice de. Nasıl ki dönüşüm Gregor için insana dönüşüp kalmışlığının, yani “insan” (modern birey) olarak örülüşünün dikişlerini teker teker attıracak (ve aslında “insan” kategorisinin dikiş tutmazlığını açığa serecek) bir trajik(omik) düşüşse, Alice’in dönüşümleri de yine bir düşüşle başlıyor. Fakat Gregor’un düşüşü gibi Alice’in düşüşü de, Deleuze anımsatıyor, derinlere, ulaşılabilir derin anlamlara, kökene, hakikate, her şeyi çözüme ulaştıracak ilksel kaynağa doğru bir düşüş değil. Daha çok bir boşalma, boşanma, söktürme, bir açığa çıkış bu: “Her şey ortada/yüzeyde, saklanıp gizlenecek bir şey yok.”[x] Anlam verilişin gerisindeki, her bir anlam verilişin uzlaşımsal keyfiliğini, ortaklaşa oynanan kumarın kumarsılığını ele veren o dehşetli Diyonizyak nebulaya bir düşüş. Form olmayan ama her formun yoğrulabileceği tanrılar-öncesi karanlık maddeye, dil olmayan ama herhangi dile bürünebilecek büyük kakofoniye, belki melodiye, her rasyonelin kıyısındaki deliliğe, sonsuz olasılıkların sıfırına. Yüzeyi çatlatan ve yüzeyin mahlûklarını serbest bırakan bir yüzey düşüşü. Ama tıpkı Gregor’un, onun kendilerini anlamadığına çoktan hükmetmiş akrabalarca anlaşılmayı sonuna kadar bırakmaması gibi, Alice de derinlerde, görünür boyutların gerisinde anlam arayacak, Beyaz Tavşanı safça kovalayacak. Bu kumarın, dil oyununun en dertli yanı da bu, ciddiye alınacak bir şey yoksa dahi kanlı canlı oynanması: Kroket sopası niyetine kullanılan flamingolar, top niyetine vurulan kirpiler, “urun kellesini” diye götürülenler, hepsi canlı. Burada bir “kural varsa bile kimsenin taktığı yok – bir de her şeyin canlı olmasının nasıl kafa karıştırıcı olduğunu bilemezsiniz.”[xi] Alice bu yüzden duyarsız kalamayacak, konuşacağı, hiç olmazsa, bütün total efektiyle üstüne kapanan bu deli saçması oyunun saçmalığını, hissettirdiği şaşkınlığı paylaşabileceği birini arayacak. Ararken, beklerken o da Gregor gibi dönüşümlerini yönetemeyecek, ne yiyip içse küçülüp büyüyecek, kim nesin derse o olacak ya da olmadığını boşa anlatmaya çalışacak, kim olduğunu unutacak, bir yere kadar. Olan biteni anlamlandırmasını sağlayacak bir ortak duyumdan, bunu paylaşıp birlikte örebileceği bağlardan mahrum. Bütün uzlaşımlardan atılmış, kaybolmuş, terkedilmiş: “Baba, beni neden terk ettin?” Neyin nerede uygun düşeceğine dair bir sembolik mutabakat varsa bile bir türlü anlayamıyor, neyi umabileceğini, neyi bekleyebileceğini bilemiyor; burada her şey mümkün, dahası mubah gibi: “Alice artık pek az şeyin sahiden de olanaksız olduğunu düşünmeye başlamıştı” (17). Harikalar diyarında, Alice’in bir gerçeklik olarak deneyimlediği yüzeysel ortaklığa kendi payıyla katılan her grotesk mahlûk, dil-bedensel bir jeste karşılık geliyor. Sözcüklerin rakamların kesinliğinde kullanıldığı ezici bir dil ve mantık dünyası bu. Rakamlar gibi yerinden kımıldatılamaz, geçirimsiz tınlayan kelimeler, sözceler, dil edimleri, buyruklar, oyunlar, marşlar, şarkılar, tekerlemeler sayesinde burada her şey bir mantığa bürünebiliyor. “‘Bu mahlûkların durmadan insana emirler yağdırıp ezberleri duymak istemeleri de!’ diye düşündü Alice. ‘Okulda olsam da olurmuş hani’” (123). Ama bunlardan kaçış yok, bunların olmadığı bir dünya masallarda bile yok. Alice’in bütün bu jestal mahlûkların dille ördükleri şeyin gerçeklik değil, sadece bir efekt olduğunu anlaması ve kendi dönüşümlerini yönetme kudretini sahiplenmesi için ruhun karanlık gecesinden tek başına geçip uyanması gerekiyor. “‘Kim takar ki sizi,’ dedi Alice (tam boyuna erişmişti artık). Bir deste iskambil kâğıdından başka bir şey değilsiniz ki!’ Bunun üzerine tüm kâğıtlar havalanıp onun üzerine doğru uçmaya başladılar” (146).

 

Tove Jansson, Şapkacı, Fındık Faresi ve Tavşan, Alice in Wonderland için illüstrasyon, 1959.

 

 

      V.

 

Majiskülle başlayıp nokta ile biten o cümlelerin beni dağıtmasına, beni uzaklaştırmasına göz yummayacağım artık. […] Parasızlık da, yoksulluk da, ıspanak ve ekmek de duradursun. Yenilmeyeceğim onlara. Yalnız şiir, hep şiire. […] Kelimeleri, o güzelim kelimeleri başka hiçbir şeyde, hiçbir yerde ziyan etmeyeceğim artık. Araya başka hiçbir şey girmeden, bir virgül bile girmeden, bir mısraı üç gün, on yedi gün, on sekiz gün, süresiz düşünmenin doyulmazlığına. Şiire.[xii]

 

Sahilde çakıl taşları topluyoruz. Teyzem, elindeki beyaz yuvarlak çakılı göstererek bana, “Emoş, bak, işte böyle glorkîn taşlar arıyorum, onlardan bulalım bana,” diyor. Daha önce duymadığım bir sözcük, sesinden bir yuvarlaklık çıkarır gibiyim ama beyaz anlamında da kullanılıyor olabilir mi diye merak ediyorum. Ama sözcüğün tınısı öyle hoşuma gidiyor ki, hemen sorup öğrenmek nedense içimden gelmiyor. Bunun yerine, hiç dil bilmediklerine göre her dili anlayabiliyorlardır da kendileri bir cevap titreştirir gibisine “glorkîn, glorkîn” diyerekten ellerimi çakılların arasında gezdiriyorum, teyzem de benimle tekrarlıyor ve aramızda hoş bir oyuna dönüşüyor bu: Bulduğumuz çakılları birbirimize gösterdikçe bakıp “uuuu, ne kadar da glorkin!” “yok böyle bir glorkînlik!” falan diyerek ayrı ayrı methediyoruz çakılları. Artık çoktan anlıyorum, glorkîn beyazlığa değil, yuvarlaklığa, yumuşak hatlılığa, tombulinliğe dair bir şey. Akşam arkadaşlarla buluşunca glorkîn oyunu genişleyerek devam ediyor, türlü şeyleri göstererek onlara glorkînlik atfediyoruz. Sözcüğün gerçekten de yumuşaklığıyla her şeyi kucaklayabilecek kocaman, yuvarlak bir halesi var.[xiii]

 

 

Alice Maher, Kol, 2003.

 

’70’ler başı. Varto’da bir köy okulu. Öğretmen çoğu Türkçeyle yeni tanıştırılan öğrencilere rakamları öğretiyor. İçlerinden birini (teyzem) tahtaya kaldırıyor. Ardından tahtaya bir Sıfır çiziyor ve soruyor: Bu nedir? Çocuk epeyce tereddütten sonra “glorkîn” diye cevap veriyor. Bunun üzerine, öğretmen “doğru” cevap için sınıfa yöneliyor ve yeniden soruyor: Nedir bu? Sınıf arkadaşlarının bir kısmı çocuğu onaylıyor: “glorkîîîn!” Bir rakamla sıfat, Türkçeyle Zazaki, dil olan ile ses kalmaya güya yazgılanan, galip ile garip, yetişkin ile çocuk arasındaki sınırdan sanki hiç böyle bir engel yokmuş gibi “saf saf geçiliyor.”[xiv] Sözcüğün tınısı havada helezonlar çizerek, zaman-mekâna bağımlı her tür biçimi kozmik sıfıra karacak tılsımlı helmelerine dağılıyor. Böylece sözcüğü ilk zikredenin, rüyasında kendini bir balığa dönüşmüş bulduğunu ve gördüğü harika denizaltı diyarı karşısında şaşkınlıkla ağzından çıkan hava kabarcığının sesinden esinlendiğini varsaymak gerçekçi olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Not. Yazının boşluklarında serbest salınmanın zevkini anımsatan Cuma Fragmanları editörü Umut Tümay Arslan’a sonsuz teşekkür.

 

 

 

Ana görsel: Alice Maher, Çit ve Kask, 2003.

 

 

[i] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, 4.002, çev. Oruç Aruoba, İstanbul: Metis, 2006, s. 45-6.

 

[ii] Franz Kafka, Dönüşüm, çev. Levent Bakaç, İstanbul: Ayrıntı, 2015, s. 36-7.

 

[iii] J. M. Coetzee, Romancının Romanı, çev. E. Efe Çakmak, İstanbul: Can, 2004, s. 45.

 

[iv] Bir Deleuze hatırlatması, Anlamın Mantığı’ndan, öz. “İkinci Paradokslar Dizisi: Yüzeydeki Sonuçlar Hakkında,” çev. Hakan Yücefer, İstanbul: Norgunk, 2020, s. 20-9.

 

[v] Edip Cansever, “Ben Ruhi Bey Nasılım,” Şairin Seyir Defteri: Toplu Şiirleri II, İstanbul: Adam, 1990.

 

[vi] Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, çev. Ahmet İnam, İstanbul: Yorum, 2001, s. 83.

 

[vii] Victor Klemperer, LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili / Bir Filologun Notları, çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim, s. 25, 99.

 

[viii] Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, çev. Kemal Atakay, İstanbul: Can, 1996, s. 119, 31.

 

[ix] Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi: Hatırladıklarım (1914-1933), çev. Hulki Demirel, İstanbul: İletişim, 2020, s. 51-2, 53, 62. Haffner Almanya’da hiperenflasyonun yaşandığı 1923 senesinden bahsediyor.

 

[x] Cümle, Kafka’nın gerçek görünendeki dönüşümleri açığa vurmaya yönelik gerçekçilik estetiğinin mecaza aldığı mesafenin bir ifadesi olarak okunaklı: “Alles ist offen zutage; nichts ist zu verbergen.” Franz Kafka, “Akademi için Bir Rapor,” Büyün Öyküler, Kâmuran Şipal, İstanbul: Cem, 2014, s. 209.

 

[xi] Lewis Carroll, Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki Maceraları, çev. Armağan Ekici, İstanbul: Norgunk, 2015, s. 100.

 

[xii] Turgut Uyar, “şiire,” Sonsuz ve Öbürü, İstanbul: Broy, 1985, s. 140.

 

[xiii] qillor/-é: yuvarlak; qillorek/-é: yuvarlak taneler şeklindeki kar yağışı; qillorîgé: toparlak, yuvarlak bir biçim verilen hamur, yağ, çamur, vs. parçası; gilorkin: yuvarlak, yuvarlak şey, yuvarlak yüzlü güzel kimse. Ulaşabildiğim Kürtçe-Zazaca sözlükler sözcüğün q ile mi yoksa g ile mi yazılması gerektiği konusunda henüz bir uzlaşmaya varabilmiş görünmüyor. Ama Siverek, Bingöl, Dersim ve Varto’da “g” ile söylendiği biliniyor.

 

[xiv] Kafka’dan akt. Michael Löwy, Kafka: Boyun Eğmeyen Hayalperest, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Versus, 2008, s. 90.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YGözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya
Gözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya

Bu kadar derinden unutulmuş, bu kadar hatırlanmaya değer başka ne var, bilmiyorum.

SANAT

YYabancım Diyorum Ona: II. Rüya
Yabancım Diyorum Ona: II. Rüya

Ama rüyada o geçmiş kıyafetlerini giymek istemeyen, o geçmiş yüklü odadan da evden de çekip gitmek isteyen ben değil miydim?

SANAT

YÖrgücünün Şaheserleri: I. Rüya
Örgücünün Şaheserleri: I. Rüya

Rüyanın zaman içinde kendini açıp çoğaltarak koca bir dünya ören bağlantılarını tüketmenin, bu dünyaya bir ev gibi yerleşmenin olanağı var mı?

SANAT

Y“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”
“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”

Cadıların çağırdığı karanlık, Macbethler’inkinin aksine, kozmosun biçimlerinin içinde kaynadığı kazandan, karanlık maddeden başka bir şey değil.

Bir de bunlar var

Gerçek Dedektif, Yetenekli Bayan Highsmith ile Sıradan Bir Gün
Brehmer’in Termografik İmajlarında Gözün Vekilliği
LGBTİ+ ve Kuir Filmler Arasında Bir Yerlerde: “Ya Verilecek Bir Karar Yoksa?”

Pin It on Pinterest