Ama rüyada o geçmiş kıyafetlerini giymek istemeyen, o geçmiş yüklü odadan da evden de çekip gitmek isteyen ben değil miydim?

SANAT

Yabancım Diyorum Ona: II. Rüya

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Rüyamda büyük, ıssız bir evdeyim. Yaşadığım yer burası. Bir yanında demir doğramalı geniş, eski pencereleri olan uzun, loş bir koridordan geçiyorum. Koridorun ortasında duvar gibi enlemesine bir bölme duruyor; evin benim yaşadığım ön kesimi ile orada olduğunu belli belirsiz bildiğim halde daha önce nasılsa hiç geçmediğim arka kesimini birbirinden ayıran, yüklüğe benzer büyük bir bölme. Daha önce farketmediğime şaşıyor, şöyle bir bakıyorum, kim bilir içinde neler var, merak etmiyorum, beni yakalayan korkuyu yakalamaya, belki ondan kaçmaya çalışan hızlı adımlarla yüklüğü geçip arka kesime, evin içlerine yöneliyor, bir odanın kapısını açıyor, eşiğe yakın bir yerden içeri bakıyorum. Çok eski, uzunlamasına bir oda bu, sanki odayı ince bir duman tabakasının ardından görüyorum, renkler silik, sarı. Ortada duran, işlemeli bir örtüyle örtülmüş yatağın sol yanında kanatları açık bir gardırop var. İçinde dantelli, simli, ipekli, terzi işi eski moda elbiseler. Sağ taraftaysa aynasının sırları epeyce dökülmüş bir tuvalet masası; üstü, toz kaplı parfüm şişeleri, takılar, türlü makyaj malzemesiyle dolu. Çoktandır ölmüş bir kadının odası bu. Kocası ondan daha evvel ölmüş, ihtiyar bir kadının, gün gibi içime doğan bir bilgi. Sanki yıllar yılı bu odada mahpus kalmış. Evin ta içindeki odanın ağır, ürkütücü bir tanıdıklığı var; bütün uzaklığına, yabancılığına, odayı dolduran sessiz namevcudiyetine rağmen kadının da öyle. Onu hiç hatırlamazken nasıl böyle unutmuş olabilirim? Odadan hemen çıkıp gitmek istemesem, kıyafetlerinin hepsini tek tek giyer, parfümlerini rujlarını sürünür kendimi onun aynasında denerim. Ama aynaya bakmaktan çok çekiniyorum. Sanki herkese yetecek bir geçmiş kadar unutulmuş ve tanıdık olan bu odadan da, bu biçimsiz, eski püskü evden de derhal çıkmak istiyorum. Uyanıyorum.

 

 

Bu rüyayı defterime ilk 2017 Haziran’ında kaydetmişim. Onu gördüğüm ilk tarih bu muydu, hatırlamıyorum ama rüyayı o aylar içinde defalarca gördüm. Rüyayı son gördüğümde, teyzem tuvalet masasının önünde beni bekliyor, ferahlıyorum. Atmosferiyle Edip Cansever şiirlerini, Tanpınar hikâyelerini, Ibsen’in evlerini, Zebercet’in otelini, Sevim Burak’ın eşyalarını ve daha fazlasını anımsatan, kısmen bu metinlerle mesaime yorduğum ama pek de anlamlandıramadığım bu mükerrer rüya sonunda teyzemin belirişiyle gülünç, gündelik bir çözüme bağlanıyor sanki: “Kadınlığımı” bastırmamam gerektiğini söyleyip durur, bana parfümler, makyaj malzemeleri, takılar, kıyafetler getirirdi o sıra. Peki o ölü ihtiyar kadının rüyaya damgasını vuran varlığı? Ailemin kocasız kadınlarından bir iz mi, beni o zamanlar korkutmuş olabilecek müstakbel yalnızlığım ve ihtiyarlığım mı, uzun yıllar anneme benzememek adına bastırmaya çalıştığım genel uzaklığım, yabancılığım mı, evlerden bıkkınlığım, evlere sıkışmışlığım mı, ne?

 

Ulaştığım bu olası yorumlar üstüne rüyamdaki “gayrimüslim” kadını, odasını, kendisini o odada görüşümü teyzeme anlattım. Teyzem “ben sana deyip durmuyorum, bak, bastırdığın kadınlık…” faslından sonra bir noktada rüyanın babaannesiyle ilişkili olabileceğine dikkatimi çekti. Çocukken sık sık ona benzetildiğini duyduğum annemden pîrıke Saray’ın torunlarına karşı eli sıkılığı ve sertliğiyle ilgili bir sürü komik kovalamaca hikâyesi dinlemişimdir: Annem onun stokladığı yiyecekleri koyup yüksek bir yere astığı tel dolaptan gizlice bir şeyler aşırmaya çalışır, pîrıke de elinde sopasıyla peşine düşer, onu kovalarken de muhtemelen askerlerden duyup öğrendiği, ondan duyulmuş tek Türkçe cümleyle “çık dışari!” diye öfkeyle seslenirmiş. İşte Saray Varto’nun Ermenilerindendi, 1915’te ailesi katledildikten sonra çocuk yaşta büyükdedemin ailesi tarafından “saklanmış” ve büyüdüğü bu evin önce büyük oğluyla, büyük oğlun ölümü üzerine de küçük oğluyla evlendirilmişti. Zazacada Saraê diye telaffuz edilen adı Sara da cumhuriyet kayıtlarına Saray olarak geçmişti. Teyzem onun hikâyesini yenilerde araştırıp öğrenmişti. Sara’nın köydeki komşularla yakın ilişkiler kurmaması, haliyle tavrıyla diğerlerine pek benzememesi, gerek olmadıkça konuşmaması, hiç hikâye anlatmaması, açlık bilgisinden gelen eli sıkılığı, uzaklığı, soğukluğu onun için ancak bunu öğrendikten sonra anlaşılır hale gelmişti. Teyzeme göre, rüyadaki namevcut kadın Sara’nın yalnızlığının bizdeki saklı bilgisinin rüyanın ekranına yansıyan bir imgesi olabilirdi.

 

Rüyanın güçlü unsurlarından biri de, kendimi sanki o kadına dönüşmüş olarak göreceğim için bakmaktan çekindiğim ayna. Çocukluğumun sırları dökülmüş aynalarına benziyor. Bu aynaları baba tarafından dedem Mehmet yapardı; cam ve ayna ustasıydı. Hatta halamın anlatmasına bakılırsa, arkasına kâğıt yapıştırılmayan ayna sırrı formülünü Adana’ya ilk getiren oydu. Dedem çalışırken kardeşimle büyülenmiş gibi ellerine bakar, koca koca camları niyeyse elmas denen o küçücük aletle nasıl kestiğine, gümüşi karışımlarıyla camları nasıl aynaya çevirdiğine akıl erdiremezdik. Dedemin ser verip sır vermeyen sessizliği de bu gizeme gizem katardı. Dedem sonraları cam işini bıraktı ve şehirden ayrılıp uzun yıllar, doğduğu köydeki iki göz evinin bahçesini ekip dikerek, bahçenin kısıtlı mahsullerini satarak yaşadı. Mutsuz, aksi, ketum bir adamdı; bayramlarda ziyaretine gittiğimizde öptürmemek için indirmeye çalıştığı titrek elinin direncini, elimdeki basıncını halen hatırlarım, bir de bütün gün bahçesinde çalışmasını, gün doğmadan küçük mutfağındaki kerevette mırıldanarak Kuran okuyuşunu. Dedem de hiç hikâye anlatmazdı, ağzından iki laf almak için, ki bu torunlar olarak haddimize değildi, resmen kerpetenle sökmeniz gerekirdi. Bu hikâyesiz adamın evveliyatı hakkında bildiğim sayılı şeylerden biri, yetmişlerin ortasında Almanya’ya işçiliğe gittiğiydi. Dede-torun olarak bir parça yakınlaşmışsak, o sıra almaya başladığım Almanca dersleri sayesinde olmuştu bu; yanımdan geçerken, mesafeli bir ilgi ve ölçülü bir memnuniyetle tek tük Almanca konuşurdu benimle. Bir de, babasıyla amcasının Elazığ’dan İstanbul’a gitmek üzere bir trene bindiğini ve trenden yanlışlıkla Adana’da inen babasının kardeşini böylece kaybettikten sonra gelip bu köye yerleştiğini ve köyün ilk bakkal dükkânını açtığını bilirdik, o kadar. Dedem onu hazzetmediği şehre dönmek zorunda bırakan acılı bir demans sürecinden sonra 2013 yazında öldü. Babasının 1915’te Dersim Kızıl Kilise’den kaçanlardan olduğunu, geldiği bu köyde kendini Kürt Ahmet diye tanıttığını, sessiz bir adam olduğunu, dedem daha çocukken genç yaşında öldüğünü bu rüyayı gördükten çok sonra halamdan öğrendim, o da yeni öğrenmişti. Dedemin aksiliği, yabanlığı, hikâyesizliği benim için ancak bunu öğrendikten sonra biraz anlam kazandı.

 

Öyle ya da böyle susmuş ölülerin bu bölük pörçük hikâyesini yazarken bir yanım buna güçlü bir direnç gösteriyor. Rüyanın unsurlarında ve toplu duygulanımında izleri var, bazı duygulanımlar rüyama, bana onlardan nakletmiş olabilir, tamam ama rüyanın yorumunu noktasal olarak onlara, bu susulmuş hikâyelere bağlamak bana da onlara da paylaştığımız sonsuz şimdiye de haksızlık gibi geliyor. Hatta bu yüzden günah işliyor gibi hissediyorum, boğazım, kelimelerim düğümleniyor. Bu yazıyı neden yazıyorum, yazmam gerekiyor mu, yazabilecek miyim? Ölülerin sessizliğini mi konuşturuyorum, hikâyesizliklerinden bir hikâye mi uyduruyorum, bıraktıkları boşluğu kelimelerle mi dolduracağım? Kendime kökensel bir geçmiş, bir aidiyet mi biçmeye çalışıyorum rüyadan ve bir rüya kadar erişilmez olan bu suskunlardan? Onların yerinden edilmişliğinde hissedilen yersizliğime, yabancılığıma, modern nevrozlarıma haklı bir gerekçe mi arıyorum? Ölü bir yabancının namevcudiyetiyle dolu o iç odası boş rüya evinden kendime yerleşecek bir ev mi yapmaya çalışıyorum? “Geçmiş zaman kıyafetleri”nden içine sığabileceğim bir deri mi biçmeye? İdeal bir rüya yorumuna ulaşıp, bu gerekçeyi bulsam, hah işte! desem, kendi şimdimle yakın atalarımın geçmişini evlendirip bu eve yerleşsem, bu deriye girsem, rahat mı edeceğim? Ama rüyada o geçmiş kıyafetlerini giymek istemeyen, o geçmiş yüklü odadan da evden de çekip gitmek isteyen ben değil miydim? Rüyadaki odayı dolduran tanıdık yabancılıkla yakın ataların hikâyesi ipliklerle birbirine bağlanıyor ama rüyada vardığım iç oda, rüya evinin merkezi boşsa boş kalmalı. Rüyanın ve yazının daimon’u kendini açmak için yorumlayanı, ihtiyar Hamlet’in hayaleti gibi “ayrı bir zemine” çağırıyor (Hamlet, 1.4.61).

 

Rüyadaki ev içindeki saklı odasıyla kelimesi kelimesine “tekinsiz.” Freud konuya ilişkin yazısında Türkçede “tekinsiz,” İngilizcede uncanny diye karşılanan Almanca unheimlich sözcüğünün ayrıntılı bir etimolojisini veriyor. Kelimenin olumlu hali olan ve Almancada “ev,” “yurt” anlamındaki heim’dan türeyen heimlich sıfatının bağrındaki müphemliğe dikkat çekiyor. Buna göre, daha eski kullanımlarında heimlich eve özgü, rahat, rahatlık veren, tanıdık, (cana)yakın anlamının yanısıra, mahrem bir yer olarak evin kapalılığını anıştırır biçimde (“sır,” “giz/em” anlamındaki Geheimnis’e de nakleden) gizli, saklı, okült, esrarengiz, hortlaksı bir şeyi, bilinç ve bilgi düzeyinde erişilebilir olmayan bir belirsizliği belirtiyor. Freud yazısının ilk kısmında kelimenin imlediği bu ikinci anlam grubunun sonradan her nasılsa karşıt anlamdaki olumsuz unheimlich sözcüğüyle karşılanır olduğunu, böylece kelimenin gündelik kullanımda eski müphemliğini kaybettiğini söylüyor.

 

Ev, oda, deri, kıyafet, yüz boyası, aynamsı yüzeyler, ortak semiyosferimizin kadim benlik imgeleri, eşlikçileri; benliğin logos’la evlenmemekten evde kalmış mitolojik eğirici bacıları. Rüyadaki ev tekinsiz, oda boş, ayna dökülmüş, kıyafetler sahipsiz, kadın yabancı. Rüyadaki unutulmuş geçmişin şimdisi, zamandan azade bir genişlikte. Bu genişlemiş unutuş yahut varoluş kipinin bir hikâyesi varsa bile “kim, nerede, ne zaman” sorusunun muhatabı olan fenomenal bir ben’le ya da o ben’in atalarıyla ve hikâyeleriyle başlayıp bitmiyor. Bu hikâyesiz şimdi sanki dünyanın başlangıcına uzanıyor. Ama dünyanın bir başlangıcı var mı? Sadece zihinde. Benliğin bir kökeni? Sadece dilde. Bacıların iplikleri Zeus’un ve Kronos’un yer tuttuğu katın da üstünden kozmosu birleştiriyor, benliği kıyafetlerinden soyup kozmosa genişletiyor: “Çünkü evren bana ait değil: Ben evrenim” (Pessoa) diye yankılanıyor sonsuz benliğin sesi kozmik boşlukta. Rüyadaki kadın cisimsizliğiyle bir bedenden azade olsa da, rüyadaki benliğe kozmik bağlarını hatırlatıyor.

 

 

Rüyanın duygulanım izleri yakın bir yaşantıya bağlanıyor şimdilik. Kim bilir kaç on yıldır durduğu bayırda toprak zeminin kaymasıyla dev bir tarantulayı andıran kökleri dışarı uğramış kocaman bir sakız ağacı bu. Aklım zamana nasıl kanmışsa, kaçtır görmeden yanından geçmişim. Geçtiğimiz ilkbahar Tanpınar’ın “Yaz Yağmur”unu anımsatan yağmurlu bir sabah yürüyüşten ağır, isteksiz adımlarla bir iş gününe başlamak üzere eve dönerken farkettim onu. Huşuyla bir süre karşısında durduktan sonra aramızdaki istinat duvarını aşıp gövdeye bitişik kalın köklerin oluşturduğu kuru, loş kafesin içine geçtim oturdum. Zorunlu çalışmanın tik taklarına uydurulmuş kalbim sakin değildi, eve dönmek istemiyordum. Az sonra zırdeli bir rüyaya uyanacak şehrin orta yerinde, tepemde ağaçtan bir tavan, bu delilikten kaçıp sığınacak bir kovuk bulmuştum bulmasına ya ağaç bütün heybetiyle kalbimi akorda başladı ve zamanın kırbacının terbiyelisi bedenimi bir korku kapladı. Rüyadaki odada kadının varlığının duyurduğu korkunun devamıydı bu. Ağacın yarı ıslanmış sert köklerini yabancıladım. Karanlığı, geçip gidene duyarsız yabanlığı ürküttü beni. Zihnim ayaklarımı kalkıp gitmeye güdülüyordu ama bu defa kalacaktım; ağaçtan akan titreşim, kendimi ona ve ancak çok eski, unutulmuş bir çocuklukta duyulmuş olabilecek bu korkuya teslim etmemi söylüyordu bana. Ağaç sanki varlığımı tıkayıp daraltan zaman atıklarını içimden söküp atıyordu. Korku ve ağlama sadece bu sökülmenin şiddetli etkisine bedenin verdiği geçici bir tepkiydi. Benliği, ona varolmadığı hiçbir zamanın olmadığını duyuran boşluğa çağırıyordu ağaç. Doğumsuz zamansız coğrafyasız hikâyesiz çocuklar olunan o kuytuya. Bir dua: “Anne, sen bir yabancısın, bizler hep senin içindeydik, içinde olduğumuzu korksak da hatırlat bize.”

 

 

 

 

Not: Cemal Süreya’nın yazının başlığına alınan “Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli” şiirinin son dizeleri şöyle: “Yabancım diyorum ona/Geriye Kalan bütün kelimeleri de/Kamulaştırıyorum böylece.”

 

Ana görsel: The Dreamer, Billie Zangewa, 2016, ipek duvar halısı.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YGözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya
Gözlerimiz, gözlerimiz: III. Rüya

Bu kadar derinden unutulmuş, bu kadar hatırlanmaya değer başka ne var, bilmiyorum.

SANAT

YÖrgücünün Şaheserleri: I. Rüya
Örgücünün Şaheserleri: I. Rüya

Rüyanın zaman içinde kendini açıp çoğaltarak koca bir dünya ören bağlantılarını tüketmenin, bu dünyaya bir ev gibi yerleşmenin olanağı var mı?

SANAT

Y“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”
“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”

Cadıların çağırdığı karanlık, Macbethler’inkinin aksine, kozmosun biçimlerinin içinde kaynadığı kazandan, karanlık maddeden başka bir şey değil.

SANAT

YKaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar
Kaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar

Macbeth’in patriyarkal dünyasında erkeklik sadece Leydinin değil, Macbeth’in de sırtında taşımak zorunda olduğu ağır bir yük, “ödünç bir urba”dır.

Bir de bunlar var

Deve Üstünde Aşk
Cuma Şarkıları 17: Trans Onur Haftası Özel
Shirley Jackson “Piyango”yu nasıl yazdı?

Pin It on Pinterest