İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek istenmesinin sosyal medyanın kısıtılanması yasası ve Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ne tür bir bağı var? İçinden geçtiğimiz siyasi süreci nasıl okumalıyız?

MEYDAN

Nilgün Toker: “AKP hak kavramını siyaset yapma tarzının dışına çıkarıyor.”

Editörlüğünü Tuğçe Yılmaz‘ın yaptığı 5Harfliler İstanbul Sözleşmesi Dosyası kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin önemini ve sözleşmeden çekilme tartışmalarının kadınlar için anlamını araştırmakta, yazı ve röportajlarla konunun uzmanı feministlere ses ve kulak vermektedir. 

 

 

İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imzasını atan ülke Türkiye’nin, sözleşmeden geri çekilme ve/veya bazı maddelere çekince koyma tartışmaları sürüyor. İktidarın, 5 Ağustos 2020’de kadınların ve Lgbti+’ların yaşamında hayati öneme sahip olan sözleşme ile ilgili söyleyecekleri merak konusu. Kadınlar ve Lgbti+’lar ise oldukları her yerde sözleşmeyi savunmaya, sözleşmeye sahip çıkmaya devam ediyorlar.

 

2014 yılında uygulamaya konulan sözleşmeden bugün çekilmek istenmesinin nedeni nedir? Bir yandan Covid-19 pandemisiyle boğuşurken, diğer yandan kadınlara yönelik işkencelerin teşhir edilişine, sosyal medyanın kısıtılanması yasasının meclisten geçişine ve Ayasofya’nın camiye dönüştürülüşüne tanık olduk. Sözleşmeden çekilme tartışmaları bu siyasi manzarada nereye oturuyor? Feminist felsefeci Nilgün Toker’e içinden geçtiğimiz siyasi süreci nasıl okumalıyız diye sorduk.

 

2014 yılında uygulamaya konulan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmaları neden şu an gündemde? Bunun mevcut iktidarın politikalarıyla nasıl bir ilgisi var?

 

İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı dönem, AKP iktidarı dönemine denk geldiği için onun marifetiymiş gibi görünüyor; ama Türkiye’deki kadın hareketinin uzun yıllar boyunca verdiği hem siyasal hem de hukuki mücadelenin bir sonucuydu sözleşmenin imzalanması. Bunu unutmamak gerekiyor. AKP içerisinde de kadın hareketiyle bir şekilde dirsek teması olan Fatma Şahin gibi figürlerin varlığı, Müslüman feministlerin dahli gibi gelişmelerin de etkisiyle böyle bir sonuca ulaştık. 2014’ten sonra da bütün kadın ve insan hakları örgütleri İstanbul Sözleşmesi için kamusal alanda inanılmaz bir mücadele verdiler. Tüm bu mücadele sonucunda İstanbul Sözleşmesi imzalandı ama devlete düşen yükümlülükler kısmını devlet asla üstlenmedi. Sözleşmeden şöyle bir beklentimiz vardı: Kanunla güvenceye alınan haklar açısından kamusal bir zorlama ve toplumsal bir öğrenme süreci yaratılması. Toplumsal öğrenme derken şunu kastediyorum, bir tür zihniyet dönüşümüne yardımcı olması. Kolluk kuvvetlerinden tutun da mülki idareye, sivil kurumlara ve bütün olarak topluma yansıyan bir zihniyet dönüşümünden bahsediyorum. Kadının şiddete uğramasına yönelik ayrımcılığın tanınmasına yardımcı olan bir tür kılavuz gibi düşünebiliriz bunu. Burada bir ayrımcılık olduğu, bunun özel bir şiddet türü olduğu ve bu şiddetin önlenmesi için hem kamusal hem toplumsal yükümlülük ve sorumluluklarımızın olduğuna dair öğrenme sürecinin yaşanması gerekiyordu.

 

İçinde olduğum için yakından da biliyorum, barolardaki kadın birimleri, sivil toplum örgütlerinin kadın komisyonları böyle bir öğrenme sürecinde kendilerine düşen görevi üstlendiler ve inanılmaz önemli işler yaptılar. Ama kalıcı dönüşüm sağlayacak yapılar kurdurulamadı. Kurdurulamadığı gibi bu tür girişimler de engellendi. Hepimizin bildiği örnekler var. Kadın koruma aldırıyor ama ertesi gün öldürülüyor ya da sığınma evinin adresini bir polis paylaşabiliyor. Yargıda keza, bir dönüşüm yaratılamadı. Yani iktidar zaten, İstanbul Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini yerine getirmedi. Sanki yükümlülükler yerine getirilmişçesine bugün ailenin bölünmesi, iddia ettikleri “mağduriyetler” konuşuluyor. Yükümlülükler yerine getirilmedi ki onların bahsettiği gibi bir mağduriyet olsun? Dolayısıyla sözleşmeye imza atmak baştan yanlıştı gibi bir noktaya gelmelerinin nedeni bu.

 

Gelinen noktayı açıklayabileceğimiz başka bir durum ise mevcut iktidarın nasıl bir iktidar olduğunu tanımlamak. Bu iktidarın sağcı bir iktidar olduğunu biliyoruz. Sağcılık esasen öyle özel bir referans verilecek bir ideoloji olmamakla beraber, kökten ayrımcı bir ideolojidir. Benzer olmayan herkesi birbirinden ayırma politikası güder. Kadın düşmanıdır, cinsiyet üzerinden de ayrımcılık yaratır, haliyle en kabasından bir ideolojidir ve başka ideolojilerle karıştırılmaması gerekir. Esasen bir ideoloji de değil burada sözkonusu olan. Kaba, eril bir tutum daha çok mevcut iktidarın sergilediği. AKP’nin son 20 yıldır, özel olarak da son 10 yıldır düşmanlaştırma siyasetinin bir parçası. Her türlü “modern” hak taşıyıcılığı iddiasına bir karşı çıkış bu.

 

İstanbul Sözleşmesi, kadınların korunması için devlete bir takım yükümlülükler verirken korunma talebini de kadınlar için yeniden tarifliyor. AKP 2014 yılından beri –ilginç bir tesadüftür ki sözleşmenin imzalanmasından itibaren– özellikle Olağanüstü Hâl (OHAL) sürecinden beri hak kavramını siyaset yapma tarzının dışına çıkardı. Hak kavramının dışında, hakkı tanımayan bir siyaset yapmaya başladı. Sözleşme’ye itiraz da bundan kaynaklanıyor. Kadınlara ve Lgbti+’lara diyor ki, “Senin hakkını tanımıyorum”. Kötü sağcılığa içkin olan, başka bir kelime bulamıyorum bunun için, hak referansının tümüyle yönetme tarzının dışına çıkarılmasıyla alakalı bir durum burada sözkonusu olan. İktidarın tarif ettiği herhangi bir tutum ve ayrıcalıktan bağımsız, herhangi bir hak talebini bir tür meydan okuma olarak okumalarıyla alakalı. Esas turnusol da sözleşmenin Lgbti+’ların haklarını da koruyor olması. Aileyi bölüyor, toplumu cinsiyetsizleştiriyor iddialarını Lgbti+’lar üzerinden somutlaştırmak istiyorlar. Şunu söylemek istiyorum: Aile denen kuruma bir şey olmaz. En eski kurumdur aile kurumu. Mülkiyetin ortaya çıkışından beri var ve özel mülkiyet ortadan kalkmadıkça aileye bir şey olmaz. Kimse korkmasın. Aile, mevcut olan kurumlar arasında en sağlam olan kurumdur. Hatırlayalım, Sovyetler Birliği yıkıldığında bile aile duvarlarıyla karşılaştık biz. İktidarın asıl derdi eşitlik iddiasına, her türlü hak talebine karşı olması. Kadınların ve Lgbti+’ların söz söylemesi, hak talebinde bulunması demek, yani eşit yurttaşlık talebi var bu insanların. Ama iktidar diyor ki, eşit değiliz. Bir tür ayrıcalıklılar rejimi ilmek ilmek örüldüğü için bu hak taleplerinin sesi kesilmeye çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesi eylemlerinde kadınlara yöneltilen şiddete bakalım. Bu eylemlere bu denli şiddetle saldırılması, hak talebinde bulunanlardan ne denli rahatsız olunduğunu görmek için yeterli.

 

12 Eylül’de dahi işkence uyguladığını reddedenler, şu an kadınlara köpekler aracılığıyla işkence yaptığını gizlemiyor, öyle ki bu görüntüleri önce kendileri servis ediyorlar. Bu bize ne anlatıyor?

 

Burada şiddeti uygulayanın kendi gücünü, başka bir canlı üzerinde nesnelleştirmesini ve o canlı üzerinde kurduğu tahakkümü görmek gerekiyor. Kendi gücünü bir tahakküm ilişkisiyle açığa vurmak istiyor. Şiddet dediğimiz şey budur zaten, bir tahakküm mekanizması aracıdır. Bir diğerini, kendi gücünün nesnesi haline getirme mekanizmasıdır. Bu kadın olur, çocuk olur, hayvan olur; nesneleştirme koşulu olduğu için, şiddet uygulayanın hangisi üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı fark etmiyor. Bu ayrımlar bizim için anlamlı olsa da onun için bir anlam ifade etmiyor. O, şiddet eyleminde kendi gücünü açığa vurmayı başka bir canlıyı nesneleştirerek, ona yıkıcı bir rol vererek gerçekleştirmek istiyor. Bu da tahakküm zihniyetiyle alakalı.

 

Yeni rejim, bu zihniyeti Türkiye’ye dalga dalga yayıyor. Şiddet ve zulmü destekliyor. Kendine benzemeyene, kendinden farklı ve hatta zayıf olana olabildiğince şiddet uyguluyor. Her türlü varlığı kendi nesnen kılma hali senin politikana içkinse, bu kolluk kuvvetlerine de böyle yansır, topluma da. İşte tam da burada, cezasızlık söz konusu olduğunda işkencenin doğallaşması, meşrulaşması ve toplumun tüm üyelerine sirayet etmesi gündeme geliyor. Bunun bir tür gösteri sanatına dönüşmesi de söz konusu. Gücün nesnelleşmesiyle ilerleyen bir yönetme tarzı var. Mevcut rejim, gücünü arttırarak insanları kendi gücüne bağlamaya çalıştığı için bunun yansımalarını toplumda da görmemiz kaçınılmaz. Gücünü göstererek kendini tanıtıyor, onaylatıyor ve kendine bağlanılmasını sağlıyor. Bu tür şiddet eylemlerinin, özellikle sosyal medyadaki teşhiri ise aldıkları hazzın teşhiri. Gücünü, neler yapabileceğini, yapabilirliğini gösteriyor ve bundan haz duyuyor. Bizlere, bir diğer canlı üzerinde ne denli kolay ve rahat tahakküm kurabileceğini hatırlatıyor.

 

Sürekli vurguladığımız bir şey var: İktidar denen, güç denen kavramın iki tarzı var. İlk olarak; kendimizi gerçekleştirdiğimizde, irademizi sergilediğimizde diğerlerini muhatabımız kılarız. Diğerleri tarafından tanınırız. İkincisi ise, başkalarını nesneleştirerek kendimizi tanıtmaya, tanınmaya çalışırız. Bu da tahakküm ilişkisi dediğimiz ilişkiye denk düşer. İşte mevcut iktidarın arzusu ikincide şekilleniyor. Tahakküm kurarak kabul görmek, beğenilmek istiyor. Bir diğeri ise karşısındakine doğrudan değil, yine başka bir canlı aracılığıyla, nesnesi kıldığı canlı aracılığıyla temas etmesi. Doğrudan temas etmeyi bile bu ilişki sarmalında uygun görmüyor kendisine. Kendinden son derece aşağıda gördüğü bir canlıyla, bir köpekle ona şiddet uyguluyor.

 

Kadınların, Lgbti+’ların, hayvanların ve diğerlerinin uğradığı hak gasplarının ve faillerin cezalandırılması gibi son derece önemli gündemlerin duyurulmasında etkili olan sosyal medyanın kısıtlanması ne anlama geliyor?

 

Az evvel de söylediğim gibi bu tamamen her türlü hak talebinin, adalet arayışının karşısında duran iktidarın gücünü gösterme yöntemlerinden biri. Her türlü alan kapatılıyor ama biz yeni alanlar açmaya çalışıyoruz değil mi? Sesimizi duyurabileceğimiz çoğu alan kapatılmış durumda. Sosyal medya kısıtlaması da tam olarak bu kapatılmanın işareti. Her türlü özgürlüğün, hak sahipliğinin, iktidardan bağımsız bir varoluş tarzının kendisini gösteremeyeceği kadar baskılanması ve kapatılmak istenmesi tavrının bir sonucu. Bu büyük bir kapatmanın işareti. Epeydir beklediğimiz bir yasaydı bu. Öncesinde de bazı girişimleri oldu biliyorsunuz, büyük gündemler ve gelişmeler olduğunda internet yavaşladı, Twitter gibi mecralara erişim sağlanamadı.

 

Özetle diyebiliriz ki: Kötü, sağcı, faşizan bir iktidar zulmünü göstermek için hiçbir itirazın duyulmadığı bir toplumsallık yaratmak istiyor. Bu yasa da bu duruma hayli uygun. Unutmayalım, biz “İnsanlar eziliyor” demedikçe insanların eziliyor olduğu gerçeği görünmez. Şununla kendimizi teselli edemeyiz: Yoksulluk var, baskı var ve biz bunun farkındayız. Farkında olmamız yetmez, görünür olması için yoksulluğun ve baskının olduğunu duyurmamız gerekir. Bunu biz de biliyoruz, onlar da biliyor. O yüzden bunu söyleyebileceğimiz ve gösterebileceğimiz tüm alanları kapatmak istiyorlar.

 

Yıllardır müze olarak varlığını koruyan Ayasofya Ali Erbaş’ın kılıçla minbere çıkma görüntüleriyle ibadete açıldı, bu bize ne söylüyor?

 

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi büyük bir fırsattı mevcut iktidar için. Sözleşme’den çekilmek için sürdürülen aile kurumunun zarar gördüğü yalanını burada da duyabiliriz. Çünkü burada da 80 yıllık bir ülkünün gerçekleştirildiğinden bahsediliyor. AKP’nin en büyük başarısı kendi kitlesine sürekli yeniden tariflemesi. Ayasofya ile kitlenin yeni kimliğe duyduğu heyecanı, eski kimlikten sıkıldığını gördü ve kitlesini yeniden tarifledi. Tam da bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’nde sıkça adı geçen Fatma Şahin’in sesini bugün duyamayız. Şimdi başka bir tarif var çünkü.

 

Ayasofya ile esasen büyük bir düşman hattını yeniden oynatmak istiyorlar. Yani çoktan düşmanlaştırılmış bir hattı yeniden oynatmak ve düşmanı yeniden tarif etmek istiyorlar. Şu aralar çok gündem değil ve aslında çoğu kimse hatırlamıyor ama hatırlamamız lazım, AKP’nin en güçlü olduğu dönemlerden biri Cumhuriyet mitinglerinin yükseliş dönemiydi. Cumhuriyete sahip çıkmak için sokakların yıkıldığı dönemde, liberal bir tutumla AKP büyük bir destek almıştı. Orada vuku bulan fay hattı, şimdi harekete geçirilmek isteniyor. Cumhuriyete de yeniden otoriteryan bir cumhuriyet tarifi yüklenmeye çalışılıyor.

 

Kendini din ve tarih üzerinden yeniden tarif etmeye çalışıyor AKP. Tutar mı? Henüz bilemiyoruz. Ama tarifini son derece keskinleştirdiği açık. Çünkü dediğim gibi, Cumhuriyet mitingleri zamanında bir kesimin, liberallerin desteğini görmüştü. Yeni tanımda yanında görmek istediği sadece kendisinden olanlar. Şimdi liberalleri dahi dahil etmiyor buraya. Toplumun önemli bir kesimini zaten dahil etmiyor. Genişletilebilir bir tanım mı bu, onu da sanmıyorum. Otoriteryan cumhuriyet itirazında tanım genişletilebilirdi; ama yeni tanımda böyle bir esneklik yok. Tarihten aldığı güç referanslarına da bu nedenle ihtiyacı var. O kıyafetleri giymek, Fatih’in kılıcını göstermek zorunda. Yapabilirliğini göstermekten başka şansı yok. Bu bir şiddet siyaseti çünkü, zor siyaseti. Bunu göstermesi gerekiyor ve mutlaka kitlesinin bir kısmına hitap ediyor.

 

Siz Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanıyken Barış Bildirisi metnine imza attığınız için Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildiniz. Şu an hâlâ insanlar güvenlik soruşturması gerekçesiyle işe alınmıyor ve kamuda kendilerine yer bulamıyor. Kamuda çalışanlar ve çalışamayanlar, pasaport yasağı olanlar ve olmayanlar olarak, devlet yurttaşları nasıl ayırdı? Devletin yeni yurttaş tanımı nedir?

 

Şöyle ki, aslında üzerine konuşabileceğimiz bir yurttaş tanımı yok artık. Ortadan kaldırılan bizzat yurttaş tanımının kendisi zaten. Mevcut rejim kendisini ortaklıktan değil, ayrışma üzerinden tanımladığı için üzerine konuşabileceğimiz, ortaklıklar etrafında bir araya gelebilen yurttaşlar yok artık. Cezalandırılanlar, ödüllendirilenler, kenarda bekletilenler gibi ayrımlarla sistemde hiyerarşik bir şekilde kendisine yer edinmeye çalışan insanlar var. Kimin nerede konumlanacağının ölçüsü ise bana riayet etti mi, etmedi mi üzerinden şekilleniyor. Bir biat rejimi şu an var olan. Ortada bir hak sistemi yok, ısrarla anlatmaya çalıştığım bu. Ortada bir hak sistemi olmadığı için de kim kamuda çalışabiliyor kim çalışamıyor tartışmasını yürütebileceğimiz bir zemin de yok. Bu bir tür siyasi ayrıcalık rejimi. Kötü, sağcı, kaba dediğimiz bu sağcı rejimin göstergesi olarak sunulan bir ayrımcılıktan bahsediyoruz. Güvenlik soruşturması neye göre yapılıyor, bunu bilmiyoruz. Sınırlanamama, kontrol edilememe, denetlenememe hâli bu gücü veriyor mevcut iktidara. Birilerini seçme gücünü tam olarak elinde tutacağı, hiçbir hak savunamayacağımız bir keyfilik rejimine maruz kalıyoruz. Mutlak iradenin keyfi kararlarına bağlı olarak sürdürülen bir rejim var. Bu belirsizlik zaten tek belirleyici olma halinin işareti ve bizler bunun içinde yaşıyoruz. Bundan nasıl sıyrılabiliriz? Kadınların, Cumartesi Anneleri’nin sokaklarda, Hatay Baro Başkanı Ekrem Dönmez’in gözaltına alınırken ısrarla söylediği gibi “Ben yurttaşım, benim haklarım var,” diye konuşmaya devam ederek sıyrılabiliriz.

 

Türkiye’deki genel politik atmosferini değerlendirdiğinizde, Çözüm Süreci’nin sona erdirilmesinden bu yana yaşadıklarımızla ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Bu çok kapsamlı bir soru olduğu ve aslında nedenlerini bu görüşmede de anlattığımız için kısaca yanıtlayacağım. Çözüm Süreci, Barış Süreci dediğimiz sürecin bitmesi zaten rejimin kendisini nasıl kuracağının işaretiydi. Barış Süreci yeni bir ortaklık kurma çabasıydı, sürecin bitişi ise tam tersini gösterecekti bize ve gösterdi de. Ortaklıktan sıyrılıp ayrışma, düşmanlaşma siyaseti başladı. Toplumu yeniden düzenleme çabasının işaretiydi sürecin bitişi ve bu düzenlemeler hâlâ devam ediyor. İktidar, istibdat rejimini kuracağım ve hiyerarşik bir toplumsallık sağlayacağım dedi. Gerçekten de şiddetle kurulan bir toplumsallığa o zamandan beri tanıklık ediyoruz.

 

Son olarak, üzerimize çöken karamsarlık bulutunun yakın zamanda dağılacağını düşünüyor musunuz?

 

Biz bir şey yapmazsak tabii ki dağılmaz bu bulut. Türkiye’de hâlâ yurttaş olduğunu, kadın olduğunu, kadınların ve Lgbti+’ların haklarının insan hakları olduğunu, hayvanların hakları olduğunu iddia eden ve o iddiada ısrar eden, bu iddiaya göre eyleyenler dağıtacak bu bulutu. Onların eyleme kapasitesi dağıtacak. Korkunun aşılıp, cesaretin artmasını sağlayacak her türlü eylemlilik ve söze ihtiyacımız var demektir bu. Böyle bir sorumluluğumuz var. Hatay Baro Başkanı Ekrem Dönmez’in tek başına bir yurttaş olarak orada yaptığı ve gözaltına alınana dek baro başkanı olduğunu söylememesi, maruz kaldığına sadece yurttaş olarak itiraz etmesi o cesaretin anlamını gösteriyor bize. Bence bütün şarkılarımızı cesaret üzerine yazmalıyız artık.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YFeminist Philosopher Nilgün Toker: “The current government pushes the concept of rights out of the domain of politics.”
Feminist Philosopher Nilgün Toker: “The current government pushes the concept of rights out of the domain of politics.”

We interviewed Prof. Dr. Nilgün Toker on the connections between the recent restrictive regulation on social media, the status change of Hagia Sophia from museum to mosque, and the current discussions to rescind from the Istanbul Convention.

MEYDAN

YPandemide Seks İşçileri
Pandemide Seks İşçileri

Ne sağlığa erişim, ne sigorta, ne güvence...

Bir de bunlar var

Sandık Başında
“Biz barış istedik, onlar ölüm dedi”
Pardon Abla!

Pin It on Pinterest