Feminist avukatlardan İlke Acar ile 8 Mart 2022 feminist gece yürüyüşündeki şiddeti değerlendirdik.

MEYDAN

Konuşmamız Gereken Bir 8 Mart Var


Bu sene 20.’si düzenlenen 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde kadın ve Lgbti+’ların yüz kişilik ekipler halinde bile bir araya gelmesi engellenmeye çalışıldı. Her ara sokakta bir polis bariyeri vardı. Kadın ve Lgbti+’ların alanları 100 metrelik aralıklarla kapatıldı. Tüm sokak başını tutan polislere nereden, nasıl; “normal”, sıradan, dümdüz bir şekilde yürüyebileceğimizi, evlerimize nasıl dönebileceğimizi sorduğumuzda bile şu yanıtları aldık: “Bilmiyoruz, bizim de bilgimiz yok, biz zaten buranın yabancısıyız, yorum yapmıyoruz.”

 

Bizler de Beyoğlu’nun yabancısıydık belki ama o gün tüm ara sokakları avucumuzun içi gibi ezberledik. Mevcut iktidar ve devlet tarafından üzerimize kapatılmaya çalışılan sokaklarda yürümeye çalıştık, bazı arkadaşlarımız yakın mesafeden gaza maruz kaldı.

 

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nün kurumsal hesabından 8 Mart sonrası bir mesaj yayımlandı: Erkek-devlet şiddetine karşı isyandayız! Polisin 8 Mart akşamı Taksim’de toplanmaya çalışan kadınlara ve lubunlara uyguladığı şiddet kabul edilemez. Ters kelepçe, yakın mesafeden göze sıkılan gaz ve darp işkencedir. Bu şiddete maruz kaldıysan bize ulaş, suç duyurusunda bulunalım.”

 

8 Mart’ta maruz kaldığımız başka bir şiddet türü ise bizlere yürüyüş dışında da hareket alanı bırakılmaması ve gözaltına alınmamamıza rağmen polis ablukası altında olmamızdı. Evimize gitmek istedik, gidemedik; artık geleneksel hale gelen ve politik bir kuvveye de sahip olan partiye gitmek istedik, gidemedik. Partinin olduğu sokak biz varken adeta üzerimizekapatıldı. Mekâna girebildiğimiz tek an sokağı tahliye edebilmek için arka kapıya doğru koridor oluşturduğumuz andı. Her bir adımımızda bir sıra daha kapatıldı önümüz ve kitlesel yürüyüşümüz böyle engellenmeye çalışıldı. Ancak tüm bunlara rağmen kadın ve Lgbti+’lar gerek Cihangir sokaklarında gerekse o gün keşfettikleri ara sokaklarda bir araya gelmeyi de başardı.

 

O gün neler olduğunu, hangi haklarımızın gasbedildiğini, RX’in sokağında sıkıştırıldığımızda da yanımızda olan feminist avukatlardan İlke Acar’la konuştuk.

 

 

Öncelikle girmeye çalıştığımız, ara sokaklar dahil olmak üzere, her sokağı polisin kapatmasıyla başlamak istiyorum. İstiklal’in kapatılması her sene gündemimize giriyor artık; ama bu sene olan neydi?

 

Esasen İstiklal’de bu sene devlet tarafından yapılan ambargo ile geçtiğimiz yıllarda yapılanların hak ihlalleri bakımından farkı olduğunu düşünmüyorum. Hak ihlali dediğimiz olgunun, bu ihlale uğradığımız alanın genişliğiyle bir ilgisi yok, bizler sadece 50 metre yürüyemiyor olsak da haklarımız ihlal edilmiş oluyor. Bence bu sene devletin uyguladığı baskı politikasını şu açıdan değerlendirmek lazım: Feminist Gece Yürüyüşü’nün tam on dokuz yıldır, bombaların patladığı yıl da dahil olmak üzere her türlü saldırıya karşı yine de yapılıyor olması iktidarı oldukça rahatsız ediyor, bu yüzden de baskı alanını genişletiyor. Özellikle 2019 yılından bu yana bu hareketin enerjisini yok etmek için iktidarın Taksim’i, sonrasında Sıraselviler’i abluka altına aldığına hep beraber şahit olduk. Ama yine de binlerce kadın ve Lgbti+ bir araya geliyor ve toplanma özgürlüğünü kullanmak için direniyor.

 

Kanuni açıdan bakacak olursak; toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğü, ifade özgürlüğünün özel bir yansıması olduğundan kişinin temel hak ve hürriyetleri arasında değerlendirilmelidir. Çünkü düşüncelerimizi slogan atmak, yürüyüş organize etmek ya da yazı yazmak gibi herhangi bir eylemle ifade etmemiz öz benliğimizin dışa yansımasıdır ve herkes için, kendini gerçekleştirme anlamında değer taşır. Söz konusu ifade özgürlüğümüzü kolektif ve kalabalık bir şekilde dile getirdiğimiz zaman da burada toplanma özgürlüğümüzden bahsedebiliyoruz.

 

İfade özgürlüğümüz; gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. maddesinin 1. fıkrasına göre gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre koruma altına alınmıştır. Yine toplanma ve gösteri hakkımız da, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 3. Maddesi’nde yer alan “Herkesin önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğu” hükmü ile koruma altındadır. Ancak sizin de okuyucuların da bildiği gibi Türkiye’de salt bu hukuki perspektif ile konuşmak artık mümkün değil. Çünkü bir hukuk devletinde yaşamıyoruz. Bu yüzden de 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ne dair her türlü değerlendirmeyi yaparken politik perspektiften bakmak ve iktidarla aramızda süren mücadeleyi görerek değerlendirmek gerekiyor.

 

Fiili bir gözaltı yaşayamanlar da polislerin her 100 metrede bir kurdukları bariyerle karşılaştı ve esasen araya sıkıştırıldı. Bu da bir nevi gözaltı mıydı? Burada hangi haklarımızın ihlal edildiğini açabilir misiniz?

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; toplanma mekânını belirlemek toplanmayı gerçekleştirecek kişilerin inisiyatifindedir. Bu sebeple toplanmanın mekânını sınırlamak genel bir yasak niteliğinde olmamalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre bir ülkenin başkentindeki anayolların üzerinde bile toplanma ve gösteri hakkı kullanılabilir. Son zamanlarda, özellikle de 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 22. maddesine dayanılarak, kolluk kuvvetlerinin toplanma alanlarını bu özgürlüğe müdahale edecek şekilde düzenlemeye çalıştığını görüyoruz. Bu durum Anayasa’nın 34. maddesi ve AİHS’in 11. maddesine aykırıdır.

 

Dolayısıyla kolluk kuvvetlerinin saat 13:00 sularından itibaren tüm bir bölgeyi girişe kapatması, her 100 metrede bir bariyer kurması ve bizleri sıkıştırması doğrudan toplanma özgürlüğümüze müdahaledir. Şunu da belirtmek isterim, Anayasa Mahkemesi 2911 sayılı Kanunu’nun 22. maddesindeki “genel yollar” ibaresini iptal etmiştir. Gerekçesi de; bu düzenleme ile her ne kadar diğer kişilerin seyahat özgürlüğü korunmaya çalışılmışsa da tek ölçütün bu olamayacağı yönündedir. Toplanma özgürlüğünü kullanmak isteyen kişilerin sırf bu eylemde bulunmayanların seyahat özgürlüğünü kısıtlanmasına yol açacağı kabulü orantılı değildir. Bizler İstiklal’de yürüyüş yaptığımızda başka hiçbir vatandaşın gündelik işlerini sekteye uğratmıyoruz; ancak kolluk kuvvetleri geniş bir bölgeyi abluka altına alarak hem bizlerin toplanma özgürlüğünü hem de diğer kişilerin seyahat özgürlüğünü ihlal ediyor.

 

Yine iktidarın sürekli belli alanları miting/yürüyüş için işaret etmesi de haklarımıza müdahaledir. Zira toplanmanın organize edildiği alanlar özellikle şehir merkezlerinden seçilir, çünkü toplanma sırasında kitleler kendi taleplerini muhataplarına duyurmak isterler. İstiklal caddesi kadın ve Lgbti+’ların sıkça tacize uğradığı, geceleri rahatça hareket etmesinin önünde engeller bulunan, bununla birlikte İstanbul gibi bir metropolün kalbidir. Bu özgürlüğü bu alanda kullanmak isteyenleri Yenikapı gibi alanlara sıkıştırmaya çalışmak da kabul edilebilir bir durum değildir. Demokratik bir ülkede her vatandaş toplanma özgürlüğünü kullanabileceği alanı belirleyebilir.

 

Çoğumuzun ilk defa bu sene karşılaştığı bir durumdu, artık geleneksel hale gelen 8 Mart partisinin yapılamaması ve parti yapılacak mekânın da ablukaya alınması. Kadınlar ve Lgbti+’lar ne sokaktan çıkabildi, ne mekâna girebildi. Avukatlar olarak polisin size bu konuyla ilgili ilettiği gerekçe neydi?

 

Ben 8 Mart partisinin engellendiğine ilk defa şahit oldum. Daha önce yaşandıysa da orada değildim. Biz bir grup arkadaşımla saat 21:00 sularında parti mekânına sorunsuz girdik. Ancak Cihangir’deki toplanmanın dağılmasıyla ve herkesin gelenekselleşmiş bu partiye gelmesiyle birlikte biz içerideyken kolluk kuvvetleri sokağı ablukaya aldı. Yine birkaç avukat arkadaşımla beraber polis amirinden bunun gerekçesine dair yazılı bir emir getirmesini istedik. Yarım saat beklememize rağmen polis amiri getireceğini söylediği bu emri getirmedi, çünkü böyle bir yazılı emir yahut gerekçe zaten ellerinde yoktu. Biz de olay yerinde avukat arkadaşlarla tutanak tuttuk. Hemen ardından da gazla birlikte müdahale başladı zaten.

 

Ortada yazılı bir emir olsaydı buna karşı idare hukuku doğrultusunda ilgili makamlara dava açılabilirdi. Ancak kolluk kuvvetlerinin olay yerinde yaptığı tamamen fiili bir uygulama olduğundan bu yolu olası bulmuyorum. Bununla birlikte orada uğradığımız şiddet elbette ki kötü muamele yasağına aykırıdır. Eylem sırasında direkt gözleri hedef alınarak gaz sıkılan yahut kolluk kuvvetlerinin herhangi bir muamelesi ile karşılaşan herkes kötü muamele ve işkence yasağı doğrultusunda suç duyurusunda bulunabilir. Bununla ilgili 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü düzenleyen komitenin bir çağrısı da oldu zaten.

 

 

Son olarak, siz bir hukukçu olarak o gece yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

8 Mart günü yaşananları hem bir avukat hem bir feminist olarak birkaç açıdan değerlendirmek istiyorum. Avukat olarak ülkede uzun süredir yaşanan hukuksuzlukları bazen adliyede bire bir yaşayarak bazen de özgür basın yoluyla öğrenerek öfkeyle ve üzüntüyle takip ediyorum. Haklarımız son yirmi yılda peyderpey elimizden alınmaya çalışıldı, yalan da değil kaybettiğimiz şeyler oldu. Ama her şeye rağmen hâlâ 8 Mart’ın tüm coşkusu ve tüm talepleri ile birlikte düzenleniyor oluşu bu ülkede bana umut veren en değerli şeylerden biri. Şunu da unutmamak gerekir; tarihsel olarak tüm hareketler etki-tepki olarak büyümüştür. O yüzden sadece bir slogan olarak değil gerçekten hissederek baskıların bizi yıldıramayacağını düşünüyor ve her 8 Mart’ta daha fazla kadın ve Lgbti+ ile buluştuğum için de inanıyorum.

 

Bu 8 Mart’ta benim önem verdiğim başka bir konu da ülkemizdeki feminist hareketin son yıllarda yaşadığı iç tartışmalarla ilgili oldu. Dünyadaki birçok feminist hareket çoktan transfeminizmle dönüşmüşken bizim de böyle bir dönüşüm geçiriyor olmamızı anlamlı ve değerli buluyorum. Hiçbir hareket eleştiriden azade değildir, aksine eleştirildikçe ve eksiklikleri, fobileri ve nefreti ile yüzleştikçe güçlenir. Her güçlenme sırasında da buna ayak direyenler olacaktır; ama toplamda tarihe geçenler de bu dönüşümü başaranlar olur.

 

Son olarak komitenin mekanın yapıldığı yeri boykot çağrısını da çok yerinde buluyorum. Yıllardır kadın ve Lgbti+’ların parti düzenlediği, kendilerini özgür hissettikleri bir mekandı orası. Yıllarca gelen bu sözel akit doğrultusunda yine oraya güvenildi ama mekan sahibi derhal işbirliği yapmayı seçti, başka hiçbir yolu denemedi bile. Mekanında yapılacak bir partiye sahip çıkmayacak kadar haklar bilincinden yoksunsa bizim de onu boykot etmek en doğal hakkımız.

 

 

 

Ana görsel: Nar Kadın Dayanışması’ndan Leyla Koç Üzüm.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Y“Aysel’in hafızası hafızamızdır”
“Aysel’in hafızası hafızamızdır”

Tuğluk’un sağlık durumunu, demansa yakalanmasına neden olan süreçleri ve tablonun hukuki boyutunu avukatı Reyhan Yalçındağ Baydemir’le konuştuk. 

MEYDAN

YAzerbaycanlı Kuir Lise Öğrencisi Sesini Duyurmaya Çalışıyor
Azerbaycanlı Kuir Lise Öğrencisi Sesini Duyurmaya Çalışıyor

Ali Malikov'la yaşadığı ayrımcılığı, sözel/fiziksel şiddeti ve can güvenliğine yönelik tehditi konuştuk.

KÜLTÜR

YOn the Verge: Bağdat’tan Bile Dönemeyen Yanlış Hesap
On the Verge: Bağdat’tan Bile Dönemeyen Yanlış Hesap

Zekâ ve entelektüel donanım Delpy’nin gezindiği sularda en kullanışlı tahakküm aracı.

Bir de bunlar var

Ümit Özat’la Konseptin İçinden
Requiem for a Dream Yahut Kürt Sema Zincirinden Boşandı
Yatağımda Uyuyan Biri: Mısır’da Feminizm ve Evlilik Üzerine

Pin It on Pinterest