Şiddetin temelindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesini devlet asla kavrayamadı. İstanbul Sözleşmesi ise "şiddeti ortadan kaldırmak istiyorsan toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamalısın" diyor.

MEYDAN

Mor Çatı’dan Mine Akarsu: “Aileyi korumakla kadını korumak aynı şey değildir.”

Editörlüğünü Tuğçe Yılmaz‘ın yaptığı 5Harfliler İstanbul Sözleşmesi Dosyası kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesinin önemini ve sözleşmeden çekilme tartışmalarının kadınlar için anlamını araştırmakta, yazı ve röportajlarla konunun uzmanı feministlere ses ve kulak vermektedir. 

 


İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmaları sürerken hükümetin 5 Ağustos’ta Sözleşme’yle ilgili resmi bir açıklama yapması, hatta belki de kararını duyurması bekleniyor. İktidara yakın medya organları,  kadınların haftalardır hem sokaklarda hem sosyal medyada “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diyerek gösterdikleri tavrı görmezden gelmeye ya da çeşitli manipülasyonlarla yaftalamaya devam etse kadınlar Sözleşme’yi savunmakta ısrarlı. 


1990 yılında kadına yönelik şiddetle mücadele etmek amacıyla feministler tarafından kurulan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, derin bilgi ve deneyim birikimiyle birlikte İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiyeli kadınlar için taşıdığı önemi en iyi bilen örgütlerden. Mor Çatı başvurularından ve tanıklıklarından yola çıkarak Sözleşmenin kadınların hayatlarına değen pratik yanlarını ve kadınları nasıl güçlendirdiğini Mor Çatı gönüllüsü Mine Akarsu’yla konuştuk. 



Hukuki yönünden başlayalım; İstanbul Sözleşmesi sayesinde iç hukukta ne tür kazanımlar oldu?


İstanbul Sözleşmesi’ni, öncesindeki uluslararası ve ulusal gelişmeler, verilen çeşitli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ile birlikte okumak gerekiyor. Dolayısıyla şu an mevcuttaki pek çok yasanın, tüm bu sürecin ve kadın mücadelesinin kazanımı olduğunu vurgulamak ve hepsini birlikte yorumlamak daha yerinde olur diye düşünüyorum. İstanbul Sözleşmesi öncesindeki CEDAW, (Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi) onun 19 numaralı ve 35 numaralı ek protokolleri ile AİHM’in Türkiye aleyhine verdiği kararların sonucu olarak İstanbul Sözleşmesi ortaya çıktı. İstanbul Sözleşmesi için, geçmişte yaşanan ihlal ve ihmallerden ders alınarak oluşturulan ve aslında bu konudaki uluslararası düzenlemelerin şu ana kadar gelinen en üst noktası diyebiliriz. Sözleşme aslında 4P (Prevention/Protection/Prosecution/Policy) dediğimiz şiddeti önleme, kadınları şiddetten koruma, şiddet faillerini soruşturma ve tüm bunları yaparken de aslında şiddetin kaynağını da tespit ederek –ki bu da toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir– bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için koordineli bir şekilde çalışma ve bütüncül politikalar üretme şeklinde dört ana temel üzerine inşa edilmiştir.

 

Bu kapsamda baktığımızda kazanım olarak nitelendirebileceğimiz pek çok uygulama var. Bunların en önemlisi de 6284 sayılı yasa. Yani feministler olarak ismini eleştirdiğimiz “Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi’’ yasası. Bu yasadaki en önemli değişiklik nedir? Şiddet tanımına cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin de eklenmesi. Önceki yasa, şiddeti sadece fiziksel olabileceğinden hareketle hatta şiddetin delilini de arayarak tedbir kararı verilebileceğini düzenliyordu. 6284 sayılı yasayla birlikte İstanbul Sözleşmesi’nin sonucu olarak şiddet tanımı genişletildi ve artık delil aranmaksızın kadınlar, çocuklar ve LGBTI+’lar, haklarında koruma kararı alabiliyorlar. Bunun dışında yasada zaten İstanbul Sözleşmesi’nin yansıması olan pek çok tedbir var. Ama aynı zamanda yasada olmadığı halde az önce de bahsettiğim bütüncül politikalar doğrultusunda hayatlarımıza girmiş birçok değişiklik var. Bunlardan bir tanesi belediyelerin eşitlik birimleri ve adliyelerdeki görüşme odaları. Hukuki yardım sağlayan baroların adli yardım birimleri, kadın, çocuk ve sosyal dayanışma hattı olarak geçen ALO 183 – ki İstanbul Sözleşmesi gereği bunun sadece şiddete özgülenmiş bir hat olması gerektiği Türkiye için hazırlanan GREVIO raporunda vurgulanmıştır. Bunun gibi pek çok uygulama ve kanun için İstanbul Sözleşmesi’nin kazanımlarıdır diyebiliriz. Kısacası İstanbul Sözleşmesi kadın mücadelesinin bir kazanımıdır ve doğrudan kadınların yazdığı bir sözleşmedir. 

 

 

 

6284’ün yasanın, “Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi’’ olarak isimlendirilmesinden bahsettiniz. Bu isim ve tanım kadınlara yönelik politik bir tavrı da belirliyor mu? 

 

Kesinlikle. Aslında İstanbul Sözleşmesi’nin olumlu yönlerinden bahsetmişken GREVIO raporundan da bahsetmek istiyorum. GREVIO, Sözleşme’nin uygulanıp uygulanmadığına ilişkin denetimi sağlayan uzmanlardan oluşan bir heyet. Heyet, 4 yılda bir sözleşme tarafı ülkelerdeki Sivil Toplum Kuruluşları’ndan (STK) ve devletlerden rapor alıyor, yerinde incelemelerde bulunuyor ve Sözleşme’nin ne kadar uygulandığına dair kendi raporlarını yayınlıyor. Türkiye hakkında da devletin kadına yönelik bakış açısını eleştirdiği bir rapor sundular ve bu bakış açısını eleştirdiler.

 

Bu politik bakış açısının ürünü olan isim meselesine gelirsek; düzenlemelerin amacı kadını korumak olmalıdır. Aileyi korumakla kadını korumak aynı şey değildir ve ikisi aynı anda söz konusu olamaz. Devletin birincil amacı aileyi korumaksa bu kimi zaman kadına karşı şiddete göz yummak anlamına gelecektir. Zira biz kadınlar olarak çoğu zaman en yakınımızdan, aile bireylerinden şiddet görüyoruz. Sözleşme’de hiç geçmemesine rağmen aileyi oraya sıkıştırmak aslında politik bir tercihtir. Zaten İstanbul Sözleşmesi’nin resmi çevirilerine bakarsak aynı politik tavrın sürdüğünü de görüyoruz. En başta “domestic violence” aile içi şiddet olarak çevrildi, anlamı ev içi şiddet olmasına rağmen. Haliyle aile bütünlüğü içerisinde olmayan kişileri de koruyan bir anlamı var. Keza aynı şekilde, “shelter” sığınak anlamına gelirken barınak olarak çevrildi. Bu da bize aslında devletin kendi bakış açısını değiştirerek şiddeti önleme yolunda bir tutumu olmadığını göstermiş oluyor. Anlayış değişikliğini hedefleyen bir yerden bakmıyor devlet asla.

 


Belediyelerin eşitlik birimlerini takip ediyor musunuz? Uygulamaların takipçisi misiniz?

 

Eşitlik birimleri Sözleşme’de aslında doğrudan geçmiyor ve doğal olarak uygulama, iç mevzuata bırakılıyor. Sözleşme şunu açıkça diyor ama “Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddeti önlemekte kamuya, devlete, belediyeye, STK’lara, özel kurumlara belirli görev ve sorumluluklar düşmektedir”. Belediyelerin eşitlik birimlerinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerekiyor. Yaptırım kısmında şunu söyleyebilirim. Belediyelerin bu konuda sorumluluk almaması, Sözleşme’nin uygulanmadığı anlamına geliyor. Biz Mor Çatı olarak belediyeleri şu şekilde takip edebiliyoruz; belediyelerle eşitlik birimleri özelinde doğrudan çalışma yapmasak da belediyelerin sığınak açma zorunlulukları var. Bu sayede onları izleyebiliyor ve çalışmalarını gözlemleyebiliyoruz.

 


 

Size gelen başvurularda sığınaklarla ilgili nasıl bir değişim oldu? Örneğin kadınların sığınma ihtiyacını karşılamaları daha kolay oldu mu?

 

Yaptığımız başvurularından edindiğimiz bilgiye göre Türkiye’de Haziran 2019 itibarıyla 144 sığınak var ve bunların kapasitesi de 3554 kişi. Bu kapasitenin Türkiye nüfusu için yeterli olmadığını söyleyebiliriz. İstanbul Sözleşmesi öncesi ve sonrası değişiklikleri görmek için yine GREVIO raporuna bakabiliriz. Bu rapor diyor ki “Evet sığınak sayısını Sözleşme’den sonra arttırmışsınız ve bu olumlu bir gelişme; ancak sığınak sayısı hâlâ yeterli değil.” Kaldı ki orada sığınak sayısının dışında sığınakların niteliğine ilişkin bir değerlendirme de yapılıyor. Biz feminist bir örgüt olarak, sığınak çalışması da yürüttüğümüz için biliyoruz ki; sığınaktaki yatak sayısı kadar sığınakların bir konukevi olarak mı görüldüğü yoksa kadınların şiddetten uzaklaşmasına destek olan ve onları güçlendiren bir yer olarak mı görüldüğü noktası çok önemli. Türkiye’deki sığınakların bu ikinci amacı görmezden geldiğini, kadınların yalnızca barınma ihtiyacını karşılayan bir konukevi şeklinde –ki zaten ismi de şiddeti göz ardı eden bir yerden ‘konukevi’ olarak belirlendi– çalıştığını biliyoruz. Kadınlar oraya konuk olmaya gitmiyorlar, kadınlar şiddetten kaçtıkları için sığınmaya ve güçlenmeye gidiyorlar. Bu bakış açısı Sözleşme sonrasında biraz değişim gösterse de; gerek nicelik gerekse nitelik bakımından hâlâ olması gereken aşamada olmadığımızı ve yeteri kadar önlemin alınmadığını gösteriyor. GREVIO raporunda yer alan gelişmeler olumlu olarak nitelendirilse de 12 yaşından büyük erkek çocuğu olan kadınların sığınaklara alınmaması, güçlendirici politikalar yürütülmemesi, sığınak sayısının hâlâ yetersiz olması, Sözleşme’nin öngördüğü sığınak yapısına sahip olmamamız geliştirmemiz gereken çok fazla yön olduğunu gösteriyor. Elbette olumlu gelişmeleri de göz ardı etmiyoruz. Örneğin bazı sığınaklar için, sığınak çalışanlarını güçlendirici politikalar üzerine çalışmalar yürütüldüğünü ve bunun Sözleşme’de belirtilen bir hüküm olarak da uygun bir şekilde yerine getirildiğini söyleyebilirim.



Geçtiğimiz haftalarda bir polis, bir kadın sığınma evinin açık adresini paylaştı. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Bu Mor Çatı olarak gündeme getirdiğimiz bir konuydu. Bırakın İstanbul Sözleşmesi’ni, Türkiye’nin çok isteyerek yürürlüğe koyduğu “Kişisel Verilerin Korunması” kanununa da aykırı bir durum bu. Bu tür olaylar İstanbul Sözleşmesi’nin hâlâ ve hâlâ kavranamadığının göstergesi. Bilgiyi paylaşan polis, şiddetten kaçan kadının, şiddeti uygulayan kişiyle bir şekilde ara bulacağını, onunla uzlaşacağını düşünüyor. Oysa bu tür vakalarda arabuluculuk açıkça yasaklanmıştır. Sözleşme diyor ki: “Şiddeti önlemeye çalışırken bütüncül politikalar yürütmelisin. Devlet yetkililerine, kamu görevlilerine de toplumsal cinsiyet eğitimi vermelisin. Sözleşme’yi, doğru bakış açısını anlatmalısın.” İşte bunlar yapılmadığı ya da eksik yapıldığı için bu tür olaylara maruz kalıyoruz ne yazık ki.

 

Yine geçtiğimiz günlerde bir kadın 60 kez polise başvurmuş olmasına rağmen öldürüldü. İçeride kadın şiddete uğramasına rağmen polisin eve girmediği ise sonradan ortaya çıktı. Ailenin korunması ve “özel hayat” yaklaşımı gibi politikalar, kadına karşı şiddeti meşrulaştırıyor mu? 

 

Şiddetin karşısına ailenin korunması meselesi kasıtlı olarak getiriliyor. Normalde özel hayatımıza karışmakta bir beis görmeyen devlet, aile söz konusu olduğunda partiyarkal bir biçimde ailenin korunmasına dayandırıyor vakaları. Mesele şu ki ortada şiddet varsa korunacak bir aile yoktur. Aileyi korumak adına şiddete müdahale edilmediğinde “Eşindir yapar”, “Aranızda çözün” gibi yaklaşımlarda ölümle sonuçlanan süreçler yaşanıyor. Sayısı önemli değil, bir kadın bir kez bile koruma talep ettiyse ve sonrasında bu kararından vazgeçtiyse bile devletin bu olayı izlemesi gerekiyor. Kadına haklarını bildirmesi gerekiyor. “Aile bütünlüğü bozulmasın”, “Devlete iş çıkmasın” tarzı yaklaşımlar kadınların hayatlarına mal oluyor. 

 

Sözleşme’de yer alan toplumsal cinsiyet ibaresinin, Sözleşme’ye karşı olanlar tarafından “toplumu cinsiyetsizleştirme” olarak da tanımladığını biliyoruz.  Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

 

Şunu vurgulamak gerekiyor. Toplumsal cinsiyet kavramı İstanbul Sözleşmesi’nden önceki uluslararası metinlerde de vardı. CEDAW’ın şiddeti tanımlayan 19 numaralı protokolünde, onu genişleten 35 numaralı protokolünde, ayrımcılığın bir şiddet olduğunu vurgulayan protokollerinde ve birçok AİHM kararında toplumsal cinsiyet tanımı yapılıyor. Biz kadınlar, cinsiyet odaklı bir şiddet görüyoruz. Trans ya da Cis ne olduğu önemli değil, hepimiz kadın olduğumuz için şiddet görüyoruz. Sözleşmeler de bunu söylüyor, “Siz bunu göz ardı ederseniz şiddeti çözme yolunda bir irade göstermemiş olursunuz,” diyor. Sözleşme ayrımcılığın kaynağının toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğunu belirtip, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğinden bağımsız olarak şiddete uğrayanları korumayı amaçlıyor. 

 

 

Bize Sözleşme’nin kadınları nasıl koruduğuna dair verebileceğiniz somut örnekler var mıdır?

 

Öncelikle şunu açabiliriz. Uluslararası sözleşmeler iç mevzuatın nasıl düzenlenmesi gerektiğini söyler genelde; ancak İstanbul Sözleşmesi hem genel hükümleri hem de doğrudan uygulama niteliği olan özel hükümleri barındırıyor. Dolayısıyla şu an yaşamı kurtulan, 6284 sayesinde şiddetten uzaklaşabilen kadınların aslında her birinin hayatının kurtulmasını sağlayan İstanbul Sözleşmesi’dir.

 

Sözleşme’nin doğrudan uygulanabildiği iki örnek verebilirim. Göçmen, mülteci ya da herhangi bir statüsü olmayan kadınların hayatını Sözleşme güvence altına alıyor. 6284’te buna dair açık bir hüküm yok; ancak Sözleşme, herhangi bir statüsü olsun olmasın, bu kadınların şiddet gördüklerinde tüm koruma tedbirlerinden yararlanmaları gerektiğini açıkça düzenliyor. Mor Çatı’ya başvuran göçmen, mülteci ya da herhangi bir statüsü olmayan kadınlar var. Göçmen olup kanundan faydalandığını bildiğimiz, tedbir kararı aldığını bildiğimiz kadınlar var. 

 

Bir başka mesele ise hukuki yardım meselesi. Örneğin baroların bünyesindeki adli yardım birimlerinden destek alabiliyor kadınlar. Ekonomik durumunuzun yeterli olmadığını göstererek bundan faydalanabiliyorsunuz; ancak İstanbul Sözleşmesi diyor ki “Kadın şiddet görüyorsa herhangi bir ekonomik araştırma yapmadan ona hukuki destek vermek zorundasın.” Sözleşme’nin iç hukuka yansımaları birbirinden uyumsuz uygulanmasına rağmen bize başvuran bir kadını adli yardım alması için baroya yönlendirmiştik. Kadının üzerine kayıtlı yüklü bir ekonomik varlığı vardı; ancak kadın ekonomik şiddet de görüyordu. Evden kaçmıştı, banka kartı yoktu ve diğer mülkleri kullanma yetkisi yoktu. Burada Sözleşme diyor ki “Kadın şiddete uğruyorsa ekonomik durumuna bakamazsın”. İstanbul Barosu bu noktada Sözleşme’yi uygulayarak şiddete maruz kalan o kadına avukat ataması yapmıştı.

 

Yasalara geçen çok fazla uygulama var aslında. Gerek Ceza Kanunu gerekse Medeni Kanun’da İstanbul Sözleşmesi’nin etkilerini görebiliriz. Kanunların uygulanmasıyla hayatları kurtulan kadınlar, aslında Sözleşme sayesinde hayattalar.

 


Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı için İstanbul Sözleşmesi’nin kadınlar için önemi nedir?

 

Sözleşme’nin benim açımdan en önemli noktası bütüncül politika meselesi. Pek çok Sözleşme şiddeti önlemelisin, şiddete etkin soruşturma yapmalısın diyor. İstanbul Sözleşmesi “4P”yi uygula diyor ve 4P içerisindeki “Policy” yani politika ve/veya destek politikaları dediğimiz kısım ise İstanbul Sözleşmesi’ni diğer sözleşmelerden ayırıyor. Çünkü bu tanımla, bunları yap ama bunları yaparken de temel amacını unutma diyor taraf devletlere. Şiddeti ortadan kaldırmak istiyorsan toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamalısın diyor ve bunu yaparken toplumsal cinsiyetin tanımını yapıyor, en önemli yanı bu.



Öte yandan Sözleşme’nin denetim organının GREVIO’da bulunması bizim elimizi son derece güçlendiren bir durum. 2016’da yayınladıkları rapora bakarsak Türkiye pek çok açıdan eleştiriliyor. Sözleşme’den çıkmak yerine GREVIO raporuna bakarak uygulanmayanları tartışmak ve düzeltmek gerekiyor. Sığınak sayılarının yetersiz olması, cinsel şiddet kriz merkezlerinin açılmaması, kadınların ikincil travmaya maruz bırakılması, ısrarlı takibin suç olarak sayılmaması –her ne kadar ısrarlı takip sebebiyle tedbir kararı aldırabiliyorsak da ceza kanununda suç olarak tanımlanmıyor–, şiddete özel bir telefon hattının açılmamış olması, ALO 183 hattının genel bir sosyal yardım hattı gibi çalışması…

Hep vurguladığım gibi, şiddetin temelindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesini devlet asla kavrayamadı ve bunu politikalarına yansıtamıyor. GREVIO raporunda da bu açıkça eleştiriliyor.



Sözleşme’den çekilmek nelere yol açar, bunu bize açabilir misiniz?

 

Sözleşme’den çekildik diye şiddet meşru bir hâl mi alacak? Hayır. Anayasamızda da eşitlik ilkesine aykırılık meselesi var. Yine tarafı olduğumuz ve 1985 yılında imzaladığımız CEDAW’ın ek protokollerinde de kadına karşı şiddetin ayrımcılık olduğu açık bir şekilde tanımlanmış. Biz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) de tarafız, oradan da mı çekileceğiz? Türkiye’nin mahkûm edildiği birçok AİHM kararı var. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek demek şiddetin meşrulaşması demek değildir.

Tüm uluslararası yükümlülüklerden, tüm mevzuatlardan kaçınmak istiyorsanız Anayasa’yı da değiştirin ve tüm sözleşmelerden çekilin o halde. Bu kadar kazanımdan sonra bu denli kolay değil artık bazı şeyler. Sözleşme’den çekilmek yerine, Sözleşme’nin tam anlamıyla nasıl uygulanması gerektiğini tartışmalıyız. Olumlu açıdan bakarsak da tartışmalar sayesinde birçok insan Sözleşme’den haberdar artık. Gerek bir Mor Çatı gönüllüsü gerekse bir feminist olarak rahatça söyleyebilirim ki bu kazanımı elimizden almak o kadar kolay değil. Kadınlar buna izin vermeyecek, vermeyeceğiz. Sonuna kadar mücadele edeceğiz. 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

Y“Protecting women is not the same as protecting the family,” says Mine Akarsu from Mor Çatı Women’s Shelter Foundation.
“Protecting women is not the same as protecting the family,” says Mine Akarsu from Mor Çatı Women’s Shelter Foundation.

The state, which under normal circumstances has no qualms about meddling with our private lives, anchors such cases to the protection of family in a patriarchal manner if the case involves a family.

Bir de bunlar var

Kutsal Mekanda Kadınlar 2: Kuzguncuk Cami’nde “Fitne” Üzerine
2015 Genel Seçimi: En Sevindiklerimiz
Bir Keriz Biz Mi Kaldık?

Pin It on Pinterest