Umami’yi en baştan beri sadece bir yayınevi olarak değil, kuir ve feminist örgütlenmenin aktif bir bileşeni olarak kurguladık. Etrafında birlikte büyüdüğümüz, hareket ve etki alanımızı birlikte genişlettiğimiz bir topluluk olalım istiyoruz.

KÜLTÜR

Kuir ve Feminist Bir Aradalıkları Çoğaltmak İçin Bir Yeni Adres: Umami Kitap

Piyasa ve patriyarka çarkında dönüp duran yayıncılığa çomak sokan, okuru da bu eylemliliğe davet eden bir yayınla karşılaşmanın heyecanı bir başka oluyor biz 5harfliler’de. Umami de tam böyle bir yayınevi işte. Kuir ve feminist yayınlara yer verme şiarıyla ortaya çıkan, bir aradalıkları kollayan, metni oldubittiye getirmeden, sesinden zamansallığına kadar her haliyle gözeterek okurun önüne getirmeye gayret eden bir yayınevi aramızda.

 

Bu heyecanla kapılarını çaldığımız Seçil (Epik), Büşra (Mutlu) ve Bike’yle (Su Öner) bir yandan Umami’nin yola çıkışını, adımlamaya meylettiği güzergâhları konuştuk, diğer yandansa yayıncılık faaliyetinin ekonomik açmazları, çeviride yayıncı ve çevirmenin paylaştığı sorumluluklar ile feminist ve kuir bir varoluş politikası üretmek için batı kanonun dışına çıkmanın gerekliliği ve zorluğu üzerine söyleştik.

 

Bağımsız yayıncılara dikkatimizi çoğaltma arzusu da taşıyan bu söyleşi için sizleri aşağıya alırken tekrarlayalım:

 

Hoşgeldin Umami!

 

Umami fikri nereden çıktı? Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? 

 

Seçil: Umami’den önce bizim Bike’yle yıllardır birçok kitap sohbetimiz “bu kitap keşke Türkçe’de olsa, hatta biz çıkarsak”a geliyordu. En başından beri, birbirimize kitaplar önerdiğimiz, okuyup üzerine konuştuğumuz bir arkadaşlığımız var. Bike’nin tüm bu süreçte Amerika’da olması onun özellikle Batı kanonunu daha yakından takip etmesini sağlıyordu. Orada radarına giren kitapları, yazarları da hızlıca benimle paylaşıyordu. Yayınevini kurmaya karar verdiğimizde, 2017’de bile bu hayali kurduğumuz konuşmalarımız olduğunu gördük. Buradaki ihtiyaç Türkiye’deki yayıncılığa dair bir yetersizlikten ziyade bizi heyecanlandıran kitapları hem birbirimizle hem de başkalarıyla paylaşmaya, yaratacağı tartışma alanına ya da sadece vereceği okuma zevkine karşı duyulan bir ihtiyaçtı diyebiliriz. Bununla beraber niş yayıncılık yapan birçok bağımsız yayınevi arasında kuir feministlerin kurduğu ve bu doğrultuda bir yayın programı hazırlamayı, kendi kominitesiyle beraber büyümeyi hayal eden bir yayınevine ihtiyaç, en azından biz duyuyorduk diyebiliriz.


Büşra: Aslında Türkiye’de bizim kendimize çizdiğimiz çerçevede çok güzel kitaplar yayımlanıyor, kuir kitapları kimse yayımlamıyor artık biz geldik ve bu sorunu çözeceğiz demek hem çok iddialı olur hem de haksızlık. Bir eksiklikten bahsedilecekse bu “biz kuir ve feminist yayınlara odaklanıyoruz” diyen bir yayınevinin eksikliği olabilir.

 

Bilmiyorum hâlâ popüler mi ama bir ara “Medium is the message” cümlesi herkesin ağzındaydı. Biz oradaki “mecra” olarak görüyoruz kendimizi biraz aslında. Kuir ya da feminist bir yazar tarafından yazılmış, bu yönde bir hikâyeyi dillendiren bir kitabın yılda farklı türlerden 100 kitap yayımlayan bir yayınevinden çıkmasıyla yılda 5-10 kitap yayımlayan ve net bir şekilde “biz kuir ve feminist kitaplara odaklanıyoruz” diyen bir yayınevinden çıkması arasında bir fark var. O kitabı sunuş şekliniz değiştiğinde okurun kitaba ulaşma şekli değişiyor en başta, belki bambaşka bir dert, soru, merakla ulaşıyor o kitaba. 

 

Hangi kitapları yayımlayacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

 

Büşra: Biz aslında bu sürece Türkçe’de görmek istediğimiz kitapları basmak üzere girdik, dolayısıyla kitap seçim süreci de oldukça subjektif. Okurluğuna güvendiğimiz arkadaşlarımızdan fikir ya da öneriler aldığımız oluyor. Şimdi duyurularla birlikte bizi takip etmeye başlayan kişilerden ya da yayınevinden yeni haberdar olan tanıdıklarımızdan da öneriler, istekler gelmeye başladı. Hepsine bakıyoruz, okuyoruz, değerlendiriyoruz. 

 

Dünyada yeni çıkanları takip etmeye çalışıyoruz ama dünyada çok sevilip bizim burun kıvırdığımız kitaplar da olmadı diyemeyiz. Amerika’da çok sevilen bir kitap bize çok oryantalist ya da aşırı klişe gelebiliyor örneğin. Daha ilk sayfadan Ortadoğu’da erken yaşta görücü usulüyle evlendirilmeye çalışılan genç kızın hikâyesinin başlamasıyla “Binbir gece referansı gelecek hissediyorum” deyip dördüncü sayfada Şehrazat’ı görünce direkt elediğimiz bir kitap oldu mesela. Hani burada okunmaz mı, okunur belki ama zaten çok sınırlı kaynaklarla (para, zaman, enerji) çalışırken enerjimizi sevmediğimiz bir kitaba harcamak istemiyoruz.

Uzun lafın kısası uzun CV’leri olan bir yayın kurulumuz yok, parçası olmaktan mutluluk duyduğumuz bir komünite ve her adımda bizi destekleyen arkadaşlarımız var. Aynı şekilde bir yatırımcımız da yok, “gerçek” işlerimizden kazandıklarımızla, her kuruşu hesaplayarak giriştik bu sürece, bu yüzden belki de iyi ki yok. Kırk sekiz yıl boyunca kimse Türkçe olarak yayımlamadığına göre bir yatırımcımız, sponsorumuz olsa ilk kitabımız Yakut Orman olamazdı muhtemelen. 

 

Sadece çeviri ve kurmaca mı yayınlayacaksınız? 

 

Seçil: Zaman ne gösterir bilemeyiz ama sadece çeviri yayımlamak üzerine yaptık, yapıyoruz tüm planlarımızı. Şu an için imkânlarımız buna el veriyor, Türkçe’den dosya kabul etmek, onları incelemek ve herkese layığıyla dönüş yapmak başka bir özen ve zaman gerektirdiğinden bu kısa vadede mümkün görünmüyor. Kurgu ağırlıklı bir yayın programımız var ama aklımızda bizi heyecanlandıran kurgudışı kitaplar da var değerlendirdiğimiz. 

 

İlk çıkışı neden Yakut Orman’la yaptınız? Sizin için nasıl bir önemi var bu kitabın?

 

Seçil: Aslına bakarsanız biz çıkışı Yakut Orman’la yapmadık da Yakut Orman çıkışını bizimle yapmak istedi desek yeridir. Hepimiz bir noktada “açıldığımız” için zaten yollarımız çok önceden Rita Mae Brown’ın bu klasik diyebileceğimiz romanıyla kesişmişti. Hatta beni kitapla gerçek anlamda buluşturan Bike’ydi. Bana ödünç verdiği ve ama benim hiç geri vermediğim bir Daughter Press baskısı neredeyse beş yıldır bendeydi. Ama yayın programımızda ilk kitap olarak Norveçli yazar Jenny Hval’ın Paradise Rot romanı vardı. Kitabın çevirmeni Dilek Başak’ın takvimi dolayısıyla Paradise Rot’un çıkışının aklımızdaki takvime uymayacağını öğrendik. Derken Dılşa ile bir queerwaves partisinde karşılaşmamız ve onun “neden ilk kitap olarak Rubyfruit Jungle’ı düşünmüyorsunuz? Ben çeviririm isterseniz” demesiyle bir anda Yakut Orman raftan çıkıp tekrar gündemimize girdi ve hemen haklarının müsait olup olmadığını sorduk. Aslında haklarının müsait olduğunu biliyorduk. Dılşa birkaç sene önce mezuniyet projesi için kitabın bir bölümünü çevirmişti ve o sırada hakların bulunduğu ajansa e-posta atıp kitabı çevirecek bir yayınevi olup olmadığını, olursa kendisinin çevirebileceğini söylemişti. Ajanstan gelen cevapsa çok netti: “Kitap herhangi bir yayınevi tarafından çevrilmedi ve yayımlanmayacak. Yakın gelecekte de böyle bir ihtimal görünmüyor.” Dolayısıyla kitabın hakları müsaitti, bizim gibi kuir ve feminist kitaplara odaklanacak bir yayınevi için olabilecek en heyecan verici kitaplardan biri çıkış kitabımız olmuştu böylece.

 

 

Hep çevirinin sonrasındaki anı konuşuyoruz yayıncı gözüyle (düzelti göreceği, satışa çıkacağı/okurla buluşacağı -ki bu iki ifadeden birini seçmek bile bir yayıncılık tercihi oluyor) ama çevirme faaliyetinin kendisi sizin için ne anlama geliyor? Umami çeviriye hangi dikkatlerle yaklaşıyor? Yakut Orman özelinde soracak olursak, kitabın çevirisinde özen gösterdiğiniz, zorlu olacağını düşündüğünüz şeyler neydi ve çeviri sürecinde bunlar nasıl gündeme geldi?

 

Seçil: Yakut Orman’ın çeviri sürecinde bölüm bölüm ilerlemeyi tercih ettik. Çeviri devam ederken biz bir yandan editoryal sürece başlamıştık. Böylece tüm çeviri bittiğinde bir kez daha en baştan başladığımızda birçok konuyu netleştirmiştik. Kitabın ana karakteri Molly Bolt’un Türkçe’de kendi sesini bulması çok önemliydi. Çevirmenimiz Dılşa’nın hem neredeyse Rita Mae Brown’ın kitabı yazdığı haliyle yaşıt olması hem de kitapla kurduğu özel ilişki işin bu kısmını kolaylaştırdı. Diğer yandan bizim editoryal süreçlerimizin çok ince eleyip sık dokunacağı başından belliydi ve bu konuda da çok iyi anlaştık. Yaptığımız her düzeltiye, öneriye çevirmenimizin de onay vermesi, onun da en iyi ifadenin bu olduğuna inanması önemliydi. Birbirimize bazen eğlenceli, bazen uzun uzun notlar bırakarak ilerlettik süreci. Hatta kitabın bir yerinde karakterlerden birinin yaşadığı bir taciz bölümünde Dılşa’nın tacizciye yapılan hakaretlere bir kelime de kendisinin ekleme yaptığını fark edip not düştüğümüzde onun verdiği “evet burada biraz sinirlenmişim” cevabı hep beraber güldüğümüz bir deneyimdi. Bu anlamda benzer deneyimlerden, örgütlenmelerden gelen kişiler olarak Yakut Orman’ı en iyi haliyle Türkçe okuruna sunmak hepimizin ortak motivasyonuydu. Kendi adıma yayımlanma sürecini uzattığımı bilsem de hem ses hem de anlam olarak her şeyin uyum ve bütünlük içinde olduğuna ikna olana kadar bazen tek kelime için günlerce düşündüğüm bir deneyimdi. Dılşa, tartışmaya açık olması, kendi bildiklerinde ısrarı ya da daha iyi olacağını düşündüğü ifadelerdeki yol vermeleriyle bu zor gibi görünen süreci çok rahat ilerletmemizi sağladı.

 

Çeviride zorlu olacağını en baştan öngördüğümüz iki nokta vardı, biri kitaptaki 60’lar, 70’ler Amerikan kültürünün, toplumsal yapısının çok önemli bir yeri olması, o dönemin eşcinsel kültürüne karşılık gelen terimlerin bugünün Türkiye’sinde de anlaşılacak karşılıklarının bulunmasıydı. Bu aşamada Dılşa bazı Lubunca kelimeler kullanmak istedi. Zamansallık açısından bu karar anlamsız da olabilirdi ama kitabın bugünün okuruna tıpkı o zaman olduğu gibi LGBTİ+ topluluğunu temsil eden jargonun kullanılması konusunda hemfikir olduk.

 

İkincisiyse 48 yıl önce yazıldığında son derece devrimci olan Molly Bolt karakterinin bugünden bizim kesişimsel feminizm düşüncemize ters düşen ifadeleriydi. O noktada bu tarihselliğe sadık kalmayı seçtik. Molly’nin yer yer mizojen, şişman fobik, butch fobik ya da antisemitist söylemlerini sansürlemeden vermek zorlayıcı ama gerekliydi. Kitabın arka kapağında da yer alan Andrew Tobias’a ait alıntıda dediği gibi “Bu harika kitabı okumadan dünyanın ne kadar değiştiğini tam olarak bilmeniz -ve bunun keyfine varmanız- mümkün değil” söylemini önemli bulduk. Tüm eksiklerine rağmen bugün hâlâ önemli olanın Molly Bolt karakterinin yaratıldığı dönemde verdiği cesaretin, kendisi olma ve bunu sevme halinin güncelliğini koruyan asıl şey olduğuna inanmak istedik.

 

Bike: Editoryal sürecin dışında da altını çizmek istediğim şöyle önemli bir nokta var—Seçil’in de dediği gibi bazı deyimleri, konuşmaları, jargonları çevirmek zorlayabiliyor. Dengi olmayan, dengini bulamadığımız şeyler olması da çok normal.  Bence önemli olan bir diğer şey de teklif götürdüğümüz çevirmenlerin, o kitabı çevirme konusunda heyecanlı ve istekli olması. Bir yandan da kitap hakkındaki vizyonlarını bizimle paylaşıp tartışma konusunda kendilerini güvende hissetmeleri —gerek birey olarak gerek de iş güvenliği olarak. Çeviri de başlı başına bir sanat, o sanatçının da bir sesi ve geliştirdiği bir zanaati var, durum farklı olsaydı Google Translate de kitap çeviriyor olur, ki bu da çok kötü olurdu.

 

Yakut Orman’ın yayıma hazırlanma sürecinde üçünüzün de çalıştığını biliyoruz. Aranızda nasıl bir iş bölümü var? Bazen bir metne birden fazla kişinin müdahale etmesi dili dağıtma tehlikesi taşır. Aranızdaki iş dağılımı hangi hassasiyetlere göre düzenleniyor?

 

Seçil: Yakut Orman hem ilk kitabımız olması hem de yukarıda saydığımız zorluklardan dolayı uzun bir editoryal süreç sonucunda baskıya hazırdı. Dışarıdan belki karışık gibi görünebilecek bu süreçte kendi ritmimizi ve düzenimizi sağlayabildik gibi geliyor bize. Umarız okurlar için de bu böyle bir deneyim olur. 

 

Bike uzun yıllardır -on bir senedir- Amerika’da yaşıyor. O yüzden onun Amerikan kültürüne dair bilgisi önemliydi, çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi dönemin lise hayatı, ırkçılık, sınıfsal farklılıklar hatta saç şekilleri, modası bile kitapta önemli diyebileceğimiz bir yer tutuyor. İlk okumayı İngilizceden karşılaştırmalı olarak Bike yaptı ve benim için notlar aldı, düzenlemeler önerdi. Ben bu notlara da bakarak ikinci bir karşılaştırmalı okuma yaptım. İkimizin notlarının uyuştuğu ya da uyuşmadığı yerler vardı. Kararsız kaldığımız yerlerde son sözü Dılşa’ya bıraktık ve tüm düzenlemelerimizi öneri olarak yaptık ki çevirmenin işine müdahale etmediğimiz ama hepimizin de içine sinen bir sonuç ortaya çıksın. Büşra son okumayla dahil olacaktı aslında ama okumaya başladığı anda onun da yine İngiliz Dili ve Edebiyatı çıkışlı olmasının da etkisiyle önemli, üçümüzün de gözünden kaçmış olabilecek önerilerinin olduğunu gördük ve kitabı yayıma hazırlayanlar olarak üçümüzün de adını koymanın hepimizin emeğini en doğru şekilde karşılayacağına inandık. Bir kitabı yayıma hazırlamanın tek ve en doğru bir yöntemi yok gibi, bu bizim ve çevirmenimizin dinamiklerinin en uygun olarak işlediği yöntem oldu ve kitabın son versiyonu hepimizin içine sinen, ritmini, Türkçe’deki sesini bulduğu bir hali oldu. 

 

 

Kendisi de bir çevirmen olan Jennifer Croft’un geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı “Çevirmenlerin Adı Niçin Kitap Kapaklarında Yer Almalı” metniyle birlikte çevirmen emeği ve bu emeğin görünürlüğü İngilizce yayıncılık dünyasında bir kez daha sıkça konuşulur hale geldi son günlerde. Croft’un çeviri yaptığı yayınevlerinden Fitzcarraldo Editions’ın kurucusu Jacques Testard, Kıraathane Kitap Şenliği sırasında katıldığı bir söyleşide Croft’un işaret ettiği şeyin aslen yayıncıların çevirmenlere kötü davranmasıyla ilişkili olduğunu söylemişti (Fitzcarraldo çevirmen adına ön değil arka kapakta yer vermeyi tercih eden yayınevlerinden.) Siz de çevirmen adına ön kapakta yer vermiyorsunuz. Bu mesele aranızda bir tartışma konusu olmuş muydu? 

 

Seçil: Umami’nin ana tasarım hatlarını çıkardığımızda kitabın kapağında çevirmenin adına yer verip vermeme konusunda kararımızı konuşarak, üzerine düşünerek verdik. Daha en başından bu işe girerken çevirmenlerin yukarıda da değinildiği gibi yayıncıların hakkını teslim etmediği birçok uygulamayla karşı karşıya kaldığını biliyorduk ve bu konuda özenli davranmak için elimizden geleni yapacağımzın kararını almıştık. Çevirmenin adına kapakta yer vermeyeceğimiz bir şablon hazırlamamızın sebebiyse çevirmenin emeğini görünmez kılmak üzere değil kitap kapaklarını bütünlüklü birer “artwork”, özgün bir eser olarak görmek istememizle alakalıydı. Ön kapağa sadece çevirmenin adını değil logomuzu da koymama kararı aldık aynı sebeple. Bu kararımızı da açıklamasıyla beraber çevirmenimizle paylaşarak onu bilgilendirdik ki bunun bir özensizlik sonucu değil daha çok tasarımsal bir kararla yapıldığını bilebilsin.

 

Kapağa gelmişken, Şafak Şule Kemancı’ya uğramadan olmaz elbette. Bu kitap için özel bir iş mi üretti yoksa varolan bir çalışmasından mı yola çıktınız? Bundan sonra da kapak çalışmaları için kendisiyle mi çalışacaksınız yoksa farklı sanatçılarla mı ilerleyeceksiniz? Görsel çizginiz için nasıl bir hat takip edeceksiniz?

 

Büşra: İlk kitabımızın Yakut Orman olacağı kesinleştiğinde, işlerini de çok iyi bildiğimiz ve kitap için çok uygun olacağını düşündüğümüz için hemen Şafak’a yazdık ve sağolsun hemen heyecanla kabul etti. Ve evet, kitap için yeni bir üretim yaptı. İlerleyen süreçte de, Şafak da isterse ve uygunluğu olursa, kapaklarımızda kendisinin işlerini görmeyi çok isteriz tabii ki ama tüm kapaklarda tek bir sanatçıyla ilerlemek gibi bir yön belirlemedik. Aksine pek çok sanatçı ya da tasarımcıyla yollarımız kesişsin, Umami’de emeği olanlar, Umami’yi kendinin hissedenler olarak kalabalık bir grup olalım istiyoruz. 

 

Kapaklarımızda belli bir şablon kullanmak istemedik. Kapak başlı başına bir sanat eseri olarak dursun ve biz mümkün olan en az müdahaleyi yapalım istiyoruz. Ön kapağa logo koymadık örneğin, bir ara hiç yazı kullanmasak mı acaba diye bile düşündük ama çok gerçekleştirilebilir gelmedi açıkçası :) Şimdilik tasarımsal olarak tek sabit Volkan Şenozan’ın bizim için hazırladığı kitabın boyutu ve iç sayfa tasarımı gibi öğeler. 

 

Bike: Şafak’la Büşra ve Seçil üzerinden tanıştım bu süreçte. Ve Yakut Orman’a kitap kapağı tasarlama teklifimizi kabul ettiği zamanki heyecanımızı şöyle betimleyeyim: Uzun uzun, sitemize indirilip poster olarak da basılabilecek bir versiyonunu yüklesek keşke diye heyecanlandık. Şu an sitemiz hâlâ hazırlık sürecinde ve çok yakında açıldığında bunu mutlaka yapabilmeyi istiyoruz ki aslında bir sanatçının orijinal bir işi de olan kapağı isteyenler çıkartırıp evine, ofisine de asabilsin. Genelde de hevesimiz, Seçil’in de dile getirdiği gibi, kitap kapaklarımızı, sevdiğimiz ve kitaplarımızla bağdaştırdığımız sanatçıların eserlerini de paylaşmak için bir araç olarak görmek. Bütçemiz el verdiği sürece de bu tutumla devam edebiliriz umarım, çok heyecanlı ve tatlı bir süreç.

 

Önünüzde nasıl bir yayın programı var? Biz hevesli okurları neler bekliyor?

 

Büşra: Şimdilik Yakut Orman’la birlikte ilk dört kitabımızı duyurabiliyoruz, bu dört kitabın dördü de yazarlarının çıkış romanı. Yakut Orman’dan sonra aslında pek çoğumuzun müzisyen olarak tanıdığı Jenny Hval’ın ilk romanı Cennet Çürüdü (Paradise Rot) Dilek Başak’ın Norveççe aslından çevirisiyle gelecek. Ardından Ganalı-İngiliz yazar Caleb Azumah Nelson’ın ilk romanı Open Water’ı okurlara sunacağız. Dördüncü kitabımız da Torrey Peters’ın çok ses getiren çıkış romanı Detransition, Baby olacak.

 

Seçil: Bunların yanında şu an hâlâ incelemeye ve haklarıyla ilgili görüşmelere devam ettiğimiz hem Yakut Orman gibi klasik diyebileceğimiz hem de yine günümüzden yazarların kitaplarını da okurla buluşturmak için çalışıyoruz.

 

Dünyada olma hallerimizi, bilhassa da kuir feminist bir varoluş ve politikayı takip ettiğimizi düşünürsek bilme ve duyuş biçimlerimizi batı dilleri ve kanonunun tekelinden çıkarmak elzem. Lakin yayıncılığın hareket alanı ve erişilebilirlik meselesi göz önüne alındığında bu elbette o kadar kolay değil. Sizin bu konudaki düşünceleriniz ne, Umami’nin radarında kanondışı, farklı dil ve edebiyatlardan örnekler var mı/olacak mı?

 

Büşra: Bu bizi de heyecanlandıran ve hevesli olduğumuz bir konu ama bunun için ayrı bir strateji geliştirmek gerekiyor ve henüz çözebilmiş değiliz açıkçası. Geçtiğimiz bir yıllık süreçte de pek çok kitaba baktık ama bu noktada ne yazık ki çoğunlukla uluslararası anlamda temsil edilmeye layık görülen, İngilizce olarak yayımlanmış ya da en azından birkaç bölümü İngilizce’ye çevrilmiş metinleri inceleyebiliyoruz ve bu metinler de aslında yine batılı bir filtreden geçip bize ulaşıyor. Bu çerçeve içinde kaldığınız sürece yazarın hangi dilde yazdığı ya da nereli olduğundan bağımsız olarak yine batının bilme ve duyuş biçimlerine sıkışıp kalıyorsunuz. Bunu gerçek anlamda başardığınızı iddia edebilmek için daha doğrudan bir ilişki kurmak ve anaakımın da dışına çıkmak gerek bence. İstiyoruz ama gerçekçi olmak gerekirse biraz zamanı var.

 

Seçil: Şu an radarımızda olan, batı kanonunun dışında birkaç kitap var. Büşra’nın da dediği gibi yine bu kitaplara da ulaşımımız İngilizce üzerinden olsa da düşünme tarzımı değiştirecek, bize daha geniş bir bakış açısı kazandıracak bu eserleri de aynı ciddiyetle değerlendirip onları da temsil edebilmek ihtimali gündemimizde olan ve bizi heyecanlandıran bir şey.

 

 

Sohbetimizden yayıncılığı kuir ve feminist örgütlenmenin aktif bir bileşeni olarak gördüğünüzü anlıyoruz. Bunu biraz açar mısınız? Umami’nin ufkunda bir aradalıkları çoğaltmak için yeni karşılaşmalara imkân tanıyacağı etkinlik, atölye ve(ya) işbirlikleri olacak mı?

 

Seçil: Umami’yi en baştan beri sadece bir yayınevi olarak değil, dediğiniz gibi kuir ve feminist örgütlenmenin aktif bir bileşeni olarak kurguladık. Her şey gibi edebiyat ve yayıncılık sektörü de heteropatriyarkal yapılanmadan azade değil. Biz bu işe en başta sevdiğimiz kitapları yayımlamak için girmiş olsak da o sevdiğimiz kitapların ne olduğu, nasıl seçildiği, kimler tarafından çevrileceği, birlikte çalıştığımız insanlarla kurduğumuz iletişim, onların emeğinin maddi karşılığını düşünmek vs. kabul edelim bunların hepsi politik.  

 

Umami’nin etrafında birlikte büyüdüğümüz, hareket ve etki alanımızı birlikte genişlettiğimiz bir topluluk olalım istiyoruz. Kolay bir hedef değil bu, hele de herhangi bir sponsor ya da fon olmadan bunu başarmak günümüzün ekonomik şartlarında oldukça zor. Yine de örgütlü olmanın açabileceği yollara güveniyoruz. Örneğin ilk işbirliğimizi Postane İstanbul’un dükkânında Yakut Orman’ın da satışa sunulmasıyla yapmış olduk aslına bakarsanız. Bizi Postane Dükkân ekibine öneren arkadaşımız olmasaydı Yakut Orman hâlâ fiziksel olarak herhangi bir yere ulaşamamış olacaktı. Çünkü açıkçası dağıtımcıların ya da dijital satış kanallarının bunun peşine düşmeyeceğini, bizi öncelemeyeceğini, kitabımızı daha görünür yapmak adına herhangi bir şey yapmayacağını zaten biliyorduk.

 

Lubunya bir ekip olarak elbette aklımızda sürekli etkinlikler yapmak var, bunların hiçbirinin klasik “ciddi, oturaklı” yayıncı etkinlikleri olmadığını da itiraf etmeliyim. Şimdilik üçümüz de tam zamanlı başka işler yaptığımız için dikkatimizi sadece yayın programımızdaki kitapları yayımlamaya ve bu programa yeni kitaplar eklemek için yayınevine maddi kaynak sağlamaya vermiş olsak da uzun vadede bu hayallerimizi de gerçekleştirebilmeyi istiyoruz.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YSally Rooney’den Filistin halkının talep ettiği boykota destek
Sally Rooney’den Filistin halkının talep ettiği boykota destek

Rooney'den Filistin öncülüğündeki, ırkçılık ve şiddet karşıtı, tabandan örgütlü Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) hareketine destek.

KÜLTÜR

YVikimaraton Dördüncü Kez İstanbul’da!
Vikimaraton Dördüncü Kez İstanbul’da!

7 Mart Pazar günü çevrimiçi yapılacak etkinlik herkesin katılımına açık.

Bir de bunlar var

Laverne Cox, “Bana Caitlyn deyin” Vanity Fair kapağı üzerine
Sergey Sergeyeviç Bodrov
Anneliğin Cinsiyeti Var Mı?

Pin It on Pinterest