Dogo, 6 Şubat depremleri olduğunda Hatay, Samandağ'da yaşayan, iki çocuk ve biri kadın, diğeri erkek, iki yetişkinle birlikte yaşayan, 6 aylık bir köpek. Yaşadığı apartmanın enkazından canlı çıkmış 4 candan biri.

KÜLTÜR

Üç kadın, bir köpek

Son 400 günü unutmak istiyorum. Mevsimleri yok mesela ayların, geçen yıl yazı hatırlamıyorum, kışı hatırlamıyorum. Zamanın tecrübesi yok, anılar yok. Rüyalarımızın geçen sene 6 Şubattan sonrası boşluk. Bir boşluğun içine düşmüş gibiyiz. O sabah üzerimize çöken bir zaman. Yüz binlerce insanın ve hayvanın ölüme terk edildiği bir felaket. Enkazdan bahsetmek istiyorum size. Sonra kafam karışıyor, kelimeler uzaklaşıyor. Rüyalardaki boşluk, gündüze karışıyor, yazıyı karıştırıyor. Yine de size Dogo’dan bahsetmek istiyorum.

 

Bir kısmınızla tanışıyoruz, yıllardır birlikte çalışıyoruz. Bir kısmınızla tanışmıyoruz, uzaktan isimlerimizi biliyoruz belki, iyi, kötü, hoş, nahoş referanslarımız var birbirimize dair. Başka tutkular, kavgalar, yaralarımız var, onların içinden kurduğumuz başka aidiyetlerimiz. Mesafelerimiz var, kimliklerimiz, çatışmalarımız, bizi uzak ya da yakın düşüren geçmişlerimiz, çocukluklarımız, köşelerimiz, duvarlarımız var. Ev diye bildiğimiz yerler, evlerimizi kaybedip birbirimizi bulduğumuz işler, anlar, tecrübeler var. Ben şimdi günlerden bir gün size bu mektubu yazıyorum. Bütün bu duvarların, evlerimizin, sokakların, o canım hayvanların yaşadığı o güzel sokakların yıkıldığı bir kaybın tecrübesiyle yazıyorum.

 

6 Şubat depremlerinin ardından bazılarınızla birlikte çalıştık. El ele tutuşup başka insanlara, arkadaşlara, hayvanlara ulaştık. Bir kısmınızla yüz yüze görüşme, bu mektupta okuyacaklarınızı konuşabilme şansımız oldu. Bir kısmımız ise depremin hemen ardından o panik, üzüntü, korku içinde kısa telefon görüşmeleriyle ulaştık birbirimize. Birbirimize bazen bizi çağıran, sorumluluğa davet eden birinin artık olmayan adresini, kayıp hayvanını, enkazdaki yakınının resmini, bazen çadırlar, tulumlar, ilaçlar, battaniyeler, enkazlardan ses, nefes, ışık gönderdik. Pek çok ortamda, her fırsatta, ayaküstü konuşmada, kısacık telefonlarda, iki satır mesajda Dört Ayaklı Şehir ile ulaştığımız hayvanlardan, çocuklardan, kadınlardan, canlı, sağlıklı, yaralı ve ölü ulaştığımız canlardan konuştuk. Tosladığımız duvarlardan, afet bölgesindeki zorluklardan, zorlanmalarımızdan, kısıtlarımızdan, çuvalladığımız anlardan bahsettik. Tanık olabildiğimiz en büyük kaybın, yıkımın, çaresizliğin, ölüme terk edilmenin ortasında, enkazın içinde dayanışma ile birbirimizi kurtarıp yaşattık.

 

6 Şubat ardından geçen dört yüzü aşkın günün, bitmeyen gecelerin tecrübesi, yapamadıklarımız, “oysa neler yapabilirdik?” sorularının, bitmek bilmeyecek yasın, kaybın ve üzüntünün arasından bize kalan, gülen gözler var. 8 Şubat sabahı Serinyol’a girdiğimizde, ışıksız ve buz gibi bir gecede kedi taşıma kutularına yatırdığımız bebekler var. Yola koyulduğumuz veteriner hekimlerin elleri donacak hale gelene kadar serumlarını, sondalarını tuttuğu diyaliz hastaları var. Enkazdan çıkarıp ailesine kavuşturduğumuz kediler, çocuklar, felçli yaşlılar var. 3 muhabbet kuşu, 2 papağan var enkazdan çıkardığımız, yıkılmadan önceki evlerinde duyduğu sesleri bize hatırlatan. Ailesini kaybetmiş yoldaş hayvanlar var. Tedavilerini üstlendiğimiz, ailesini depremde kaybetmişse yeniden yuvalandırdığımız hayvanlar var. Onlar arasında bir tanesiyle ilgili bu mektup. Bu uzun giriş, onunla karşılaştığımız anı tekrar yaşayabilmek için.

 

 

Karşılaşma: 12 Haziran 2023, Samandağ

 

Üç kişi arasında. 6 Şubat depremlerinde Hatay, Samandağ’da evini, ailesini kaybetmiş, üzerine düşen kolonun altında sıkıştığı yerden kurtarılmış 1 yaşında bir erkek köpek. Omurgası kopmuş, vücudunun belden aşağısındaki tüm hareketi ve canlılığı kaybetmiş, felçli bir hayvan. Simsiyah tüyleriyle, kara gözleriyle bir özgecan. Depremin ardından günler sonra onun sesini duyan, komşularının yıkılmış bedenlerinin çıkarıldığı enkaza giren, sesi takip edip onu bulan, çıkaran Nursel. Ve ben. Hatay’a ilk kez depremden sonra, Dört Ayaklı Şehir ile hareket eden veteriner hekimler ve hayvan kurtarma gönüllüleriyle gelmiş, aylardır sahada sayısız kadınla çocukla çalışmış bir kadın, bir hayvansever. Resmi kurumlardan bir yetkili sorarsa verdiğim cevapla “akademisyen”.

 

12 Haziran günü Samandağ’da gerçekleşen bu karşılaşmayı mümkün kılan başkaları da var elbette. Veteriner hekimler var mesela, 8 Şubat sabahı Hatay’a vardıkları andan bu yazının yazıldığı güne, yani depremden 14 ay sonrasına kadar, yüzlerce yaralı hayvana enkaz ve yıkıntı alanlarında ilk müdahalesini yapmış, tedavi etmiş, iyileştirmiş. Bu karşılaşmanın gerçekleştiği çadırı aylarca açmış, Samandağ’da meydanda bir araya gelmenin yerini, imkânını ve temel referans noktalarından birini canlı tutan Toplumsal Özgürlük Partisi’nden arkadaşlarımız var. Dört Ayaklı Şehir’deki diğer arama-kurtarma ve afet gönüllüsü arkadaşlarımız var. Suların akmadığı, terden, sıcaktan ve susuzluktan bayılacak halde 11 saat boyunca aralıksız çalıştığımız bir gün, o güne kadar karşılaştığımız en zor durumdaki hayvana bakmanın cesaretini göstermiş, üstelik bu bakmanın sorumluluğu açan bir çağrı olduğunu bal gibi bildiği halde gözünü kaçırmamış yol arkadaşlarım. Ne şans. Bu beklenmedik, planlanmamış, hızlı karşılaşmanın tanığı diğer depremzede kadınlar. Şaşkın, anlamaya çalışan bakışlarla bizi seyreden çocuklar, etrafımızı saran Samandağ meydanının depremden sağ kalmış köpekleri. Yılışık, Prenses, Koca Kafa ve adını hatırlayamadığım diğerleri.

 

Ama ben şimdi bu yazıda bu karşılaşmanın bir anını anlatmak istiyorum size. Kendimi değil, Nursel’i ve Dogo’yu anlatmak istiyorum. Dogo’nun boynuma dolanan titrek kaşlarını, Nursel’in çadırımızın olduğu köşede belirdiği, karşılaşmamızın ilk anında yüzünde gördüğüm yorgunluğu, kucağında taşıdığına bakarkenki gözlerini, konuşmaya başlarken yanaklarından süzülen yaşları, Hataylı hançeresiyle, keder içinde ama gülümserken dudaklardan dökülen sözcükleri anlatmak istiyorum. Ve sonrasını. Bu karşılaşmanın ardından içine çekildiğim çaresizlikle örülü yaz günlerini, uykusuz geceleri, endişeleri, yakın kadın arkadaşlarımla bile paylaşamadığım çaresizliği, tercüme edemediğim duyguları, kıyısında durduğum enkazları anlatmak istiyorum. Dört Ayaklı Şehir’in Enkazdan Hayata adını verdiği bu çalışmayı aktardığı kolektif anlatının, dayanışmaya güç vermek için bir arada yapabildiklerini konuşma isteği, kısıtlarını, kayıplarını, acılarını konuşma ihtiyacını bastırabilen bir dilin dışına çıkarak bu karşılaşmayı anlatmak istiyorum.

 

Size Dogo’yu anlatmak istiyorum.

 

Dogo, 6 Şubat depremleri olduğunda Hatay, Samandağ’da yaşayan, iki çocuk ve biri kadın, diğeri erkek, iki yetişkinle birlikte yaşayan, 6 aylık bir köpek. Yaşadığı apartmanın enkazından canlı çıkmış 4 candan biri. Salondaki yatağının altına sığınmış, üzerine düşmüş kolonun altında kalmış, beli ezilmiş. Enkazda geçirdiği 48 saatin ardından komşuları tarafından bulunmuş, çıkarılmış, bacakları tamamen felç kalmış bir köpek. Komşuların çadırında yaşatmaya çalıştıkları, kaybettiğimiz ailesinden hatıra, emanet bir can.

 

Bizim onunla tanışmamız ise 12 Haziran günü. Depremin ardından neredeyse 4 ay sonra. Samandağ’da hava 39 derece, suların akmadığı bir gün. Susuz, yorgun, yarı güneş çarpmış halde, hayvanlarla hayvanseverlerle geçirdiğimiz günlerden birinde. Onu enkazdan çıkaran komşusu, sevgili Nursel kucağında, bir çarşafa sarılı halde getirdi. Birkaç saate afet bölgesinden ayrılacak olan hayvan taşıma aracımızın yanında, tedavi için yola çıkacak hayvanları aciliyet sıralaması içinde değerlendiren veteriner hekimler, yanlarında ben. Kapkara tüyleri, kahverengi gözleri, iki büklüm halde masaya bıraktı Nursel onu. Bırakıldığı yerde öylece kaldı. Belden yukarısı tutuyordu sadece, kafasını çevirdi. İlk kez o anda göz göze geldik. Gözlerimi kaçırdım. Tıbbi-teknik uzmanlığın benden daha hızlı mesafelenebilen bakışına sığındım. Çünkü sınırlı hayvansever tecrübemle ve afetlerde hayvan triyajı tecrübemle biliyordum: Onu tedavi için alamazdık. Geliştirdiğimiz yarım yamalak tüm tıbbi müdahale ve afet sonrası iyileşme çalışmaları protokollerinin dışında bir durumdu. İstanbul’a kadar yolu kaldıracak durumda da değildi. Veteriner hekimler muayene etti, maalesef sonuç beklediğim gibiydi. Bir tanesi kaşlarını kaldırdı, bana baktı. Onu enkazdan çıkarmış, 4 ay boyunca bakmış, çarşaflara sarılı halde bir umut bize getiren Nursel ile konuşmak bana düşüyordu. “Nursel” dedim, “Onu alamayız. Alsak bile tedavi olması imkansız. En yakın veteriner kliniğine kadar olan yolu bile kaldıramayabilir.” İtiraz edecek, belki ısrar edecek, o çaresizliği konuşacağız, sandım. Nursel elimi tuttu ve hayatımı değiştiren cümleleri bir anda söyleyiverdi. “Biliyorum habibi. Biliyorum. Ama… nolur götürün. O da burda ölmesin.”

 

 

“O da burada ölmesin.”

 

O da burada ölmesin. Nerede ölsün? Bizimleyken mi ölsün? Ölümün yeri var. Burada ölmesin. O da burada ölmesin. Bir acıya, bir ölüme daha dayanamayacak kadar acı çeken bir insan, elinde çarşafın içinde bacakları tutmayan bir köpek. Tüm veteriner hekimlerin ölecek, yerinden ayrılmasın, yola çıkmasın, çoğunun uyutulması gerek, dediği bir can.

 

Bir saat sonra İstanbul’a doğru yola çıkmıştık. İlk iş, adını koydum. Dogo. Biricik arkadaşımız Fulya Erdemci’nin en sevgili kedisi Kato’ya nazireyle. Fulya görseydi, Dogo’nun boynuna bizimle sarılırdı diye düşündüm. Kafesi yoktu, kırık bir köpek taşıma kutusunda o, yanında ben, ara ara uyuyup ara ara ağladık. El ele, 12 saat yolu atlattık. İstanbul’a vardık.

 

Benim ona doğru kıvrılan kolum, onun hareket edebilen ön bacakları. İkimizin iki gözü. Eksilen organlarımız, hareketlerimiz, çektiğimiz acı, ani ve acı bir özdeşleşme anında devreye giren mesafeler… Bir hayvanın acısıyla özdeşlemeden de onun çağrısına yanıt verebilmeyi, böylece onun için bir şeyler yapabilmeyi düşünmeye başladım. İstanbul’a vardığımızda birkaç gün bekledik, o dinlendi, uzun uzun su içti, yemek yedi, uyudu. Dışkıladığında huzursuz oldu, kendini kafesin içinde dışkısından uzaklaştırmaya çalıştırdığı her an kafese, tüylerine, bacaklarına dışkı bulaştı. Temizledik. Kafesini temizlerken göz göze geldik. Ondan kaçan gözlerim, hastabakıcıyla buluşuyordu bazen. Mide bulantısı, yaz sıcağında kafesinden yükselen idrar, dışkı, iltihap kokusu. Sonra banyo zamanı. Temizlik, mis gibi kokan tüyleri. Ertesi gün ilk yemeğin ardından aynı döngü. Her gün banyo sonrası yorgunluk, o kafesinde uyuklarken, yaşadığım eve doğru, eve girer girmez de duşa doğru sürüklenen ben. Mevsimler yok ama sıcak var, geçen yaz burnumda yer eden kokular var. Kokladığım, yediğim her şeye sinmiş bir koku. Ölümün değil, ölmeyip hayatta kalıp sürünmenin, sürünmeden kaynaklı yaralanmanın, açık, irin tutmuş yaraların kokusu.

 

1 hafta bu döngüde, o kafesinden çıkarılıp yıkanarak, ben bütün gün onun yanında, kafesinin başında bekleyerek, taşıyarak, silerek, kurulayarak, merhem sürerek, öpüp severek, fazla yaklaşınca bazen öğürerek, kusarak geçen bir haftanın sonunda, ne yapacağımızı hâlâ bilmiyordum. Bu döngünün dışına çıkmak zordu. Böyle devam edemez miydik? Ben yapabilir miyim, mesela evime alsam Dogo’yu, banyoda, küvette baksam, her çiş ve kakadan sonra yıkasam onu da kendimi de… Olamaz mı?

 

Kendimi yakaladığım bu düşünceden, sıkıntıların, belirsizliklerin, zorlukların içinde siftinmenin konforundan bir hafta sonra çıktım. Ne yapacağımızı bilmiyor, planlayamıyordum ama izlenecek yolun ilk adımı belliydi. Önce ne olduğunu, ne yapabileceğimizi anlamak gerekiyordu. Nasıl bir felçti bu? Yapılacak bir şey var mıydı? Tekrar yürümesi mümkün olabilecek miydi?

 

MR ve röntgenlerinin çekilmesi için görüntüleme merkezine gittik. En ileri görüntülemelerin ardından elimizde raporlarımızla cerrahların karşısındaydık. Arka bacakların düzelme şansı yoktu. Beli tamamen kırılmış, omurgası kopmuştu. İyi haber, ağrısı yoktu. Kötü haber, ön bacaklarından biri de kırılmış, yanlış kaynamıştı. Kemiğin kırılması gerekiyordu.  Ameliyat riskliydi, dahası deneyseldi. En az 6 ay boyunca kafeste yaşamasına, büyük ameliyat yaraları, enfeksiyon ve yapışma riskine rağmen, ön bacaklarındaki yanlış kaynamış kemik kırılacak, yeniden birleştirilecekti. Onu kafesine yerleştirirken, Cerrahın sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Bu hayvanı böyle iki büklüm yaşatmaya hakkınız var mı? Uyutalım, çözüm yok.”

 

İki büklüm yaşatmaya hakkımız yok. Ama yaşatma sorumluluğum var. Ertesi gün Boğaziçi Üniversitesinden sevgili arkadaşlarım, Neşe, Asude ve Gülcan hocaların desteğiyle yürütecini aldık. Mavili beyazlı yürütecinde Dogo ve ben. Artık Maçka Parkı bizimdi. İkimizin.

 

Dört Ayaklı Şehir sosyal medya hesaplarında ve Nursel’e gönderdiğimiz videolar dışında tamamen bize ait bir zaman. Koca bir yaz. Güneşten bunalınca gölgelerde, üşüyünce battaniyenin altında, konserlerde, ben kilo kilo kiraz, erik, dondurma, o kutu kutu konserve, ben litrelerce bira,  onun içtiği sular, döktüğü sular… Koca bir yazın, Hatay’da olmadığım zamanların tamamını parklarda pinekleyerek geçirdik. Her kavuşmamız şenlikli, akşam olup kliniğin önünde ayrılma vakti geldiğinde bende de onda da yorgunluk, bıkkınlık ve uzaklaşma isteği. Ertesi gün, bende heyecan, onda temkinli bir telaş. Kavuşma.

 

Dogo’nun omurgasını düzeltme ihtimali olan bir omurga ameliyatı vardı. Riskli bir ameliyat. “Anesteziden çıkamayabilir”, “kanaması durmayabilir’, “emboli atma riski yüksek”, Dokular yapışabilir, dikişleri yırtılabilir… Cerrahın sıraladığı ihtimallerin hepsi birbirinden dehşet verici, bir kayba alıştırmak için zihnimizin çizdiği dehşet verici resimlerden bir film gibi. Peki yürüyebilir mi? “Düşük bir ihtimal.” Ne yapmalıyız? Yaptırmalı mıyız ameliyatını?

 

Bir şans olacaksa, yürümesi için bir ihtimal bile varsa, o şansı ona vermek gerekmez mi? Ama ya, şimdi parkta şu ağacın gölgesinde birlikte uyuduğumuz, rüzgarı koklayan bu köpek, Dogo, ameliyattan sağ çıkamazsa? 2018 yılında biricik kedim Barbaros’u böbrek ameliyatına güle oynaya götürüp cansız bedenini kavrayan ellerim, bütün bu risklere rağmen, aynı inançla kavrayıp ameliyat masasına götürebilir mi Dogo’yu? Ya, sırf kendim bu sorumluluğu almamak için onu yürüme şansından mahrum bırakıyorsam?

 

Uykusuz geçen 76 saat, aralıksız düşünme, konuşma, anlama ve karar verme çabası, karar verememenin ağırlığı. Uzun haftalardır konuşamadığım, sesine hasret arkadaşım Bilge’nin sakin bir sesle sorduğu soruyla aralandı. “Tek bir soru soracağım,” dedi Bilge. “Bu ameliyatı yaptırırsan, rahatlayacak mı Dogo? Ömrü uzayacak mı?”

 

Her iki soruya yanıtım da netti. Hayır. Ömrü uzamayacaktı. Hatta belki ameliyathaneden sağ çıkamayacaktı. Peki çıkarsa, mutlu olacak mı? İyi bir yaşam beklemeyecekti onu, en az altı ay-bir sene ameliyat yaraları ve dev dikişleri olacaktı.

 

Ertesi gün cerraha kararımı bildirdim. Ameliyatı yaptırmayacaktım. Hayvanların bedeni deneysel çalışmaların nesnesi, aracı değil. Eğer yürümesine yarayacak olsaydı, yine de ameliyat edilmesini sağlamak için uğraşırdım. Ama kendiliğinden yürümeyecekse, bir protezle, bir destekle yürüyebilecekti. 3. haftanın sonunda Dogo yürüdü. Ekteki videoda yürüteciyle attığı ilk adımlar var. Tüm yaz boyunca yürütme egzersizlerine devam ettik. Bebek arabasıyla parka çıktık. Maçka Parkında bebeklerini gezdiren annelerin arasında, birlikteydik. Parkta tatlı bir yaz gününü geçiren, gölgelerde piknik yapan anneler arasında yerimi almıştım. Ben ve felçli Dogo. Kemik ağrısı, protez, ameliyat, ameliyat olsa da yerine gelmeyecek kayıplar. Önümüzde yıllar, belki kısa, ani bir ayrılıkta bitecek azıcık bir zaman. Belki bir sonraki depreme kadar, belki sıkıcı olacak kadar uzun. Bildiğim tek şey, önümüzde açılan bir zaman. İyi geçmeli bu zaman. İyi yaşamalı, hareket etmeliyiz. Kıstırıldığımız, kapatıldığımız, üzerimize çöken yüklerin altında hareketsiz kaldığımız enkazların içinden çıkıp, parklarda, bahçelerde, gökyüzünün altında bir zaman açmalıyız. Mutlu, sakin, huzurlu. Doyduğu, sevildiği, temiz ve güvenle yaşadığı bir yer.

 

Yazın sonunda park sezonunu kapattık.

 

Ve Ağustos ayı boyunca 134 kişi, 24 hayvan pansiyonu, 8 profesyonel gönüllü ile birbirinden zorlayıcı saatler süren görüşme yaptım. Hiçbiri sonuç vermedi. Profesyonel bakım için istenen ücretler öyle yüksek, bu paraların istenme şekilleri öylesine Dogo ve benim ilişkimden, benim aklımdaki sorulardan, onun bakımının gerektirdiği özenden öyle uzaktı ki… Hiçbirine gönlüm razı değildi. Çaresizlik ve endişe içinde kıvranırken, artık biraz da umutsuzca açtığım telefonun ucundaki ses, bana dünyayı verdi:  “Bana güvenirseniz, ben varım.”

 

 

“Bana güvenirseniz, ben varım”

 

Yıldız’ın sözlerindeki hediye, telefonun ucundaki iki kadın olarak birbirimize ve bir hayvana birlikte bakmanın, sorumluluğunu paylaşmanın ve ihtimam göstermenin imkanını hatırlatması oldu: Güven, birbirimiz için olmanın, dayanışmanın, ihtimam göstermenin temel koşuluydu. Ve güven, her birimizin tek tek güvenilir insanlar olmasından ya da kendi kimliğimize dair bir tahayyülden gelmiyordu. Güven, birlikte güvenilir biçimde, birbirimizi var sayabilmekten, birbirimize dayanabilmekten geçiyordu. Dayanışacaktık, bu kez sırt sırta verip bir hayvanı mutlu edecektik. İki kadın, sırtımızda bir köpek.

 

Yıldız’ın sesindeki yumuşaklık ve yalnızca yaptığı şeye inanan insanların sesinde tınlayan o güven, aylardır göğsümün ortasında oturan endişe kayasını yerinden oynattı. Bir kez daha, bir kadının sesiyle bir el uzanıyordu bana. Bu kez ben çaresizlik içinde, yaralanabilir ve tamamen açık haldeydim. Üstelik şartlarım vardı. Dogo’ya en iyi bakılabilecek bir yerde olması gerekenlere dair düşüncelerim, beklentilerim, gereklilikler vardı. Her gün yürütülecekti, yatak yaraları olmamalıydı, açık havada güneşlenmeliydi. Hepsi tamamdı. Ama en önemlisi, çok sevilecekti. “Onu sizin kadar sevebilir miyim, bilmiyorum, ama çok severim!”

 

Kadın kadının yurdu. Kadın, köpeğin, köpeklerin de yurdu. Yıldız’ın sesindeki sevgi, bir kadınla bir köpeğin, benim, Nursel’in, Dogo’nun, kalbimde yatan binlerce köpeğin yurdu oldu.

 

Ertesi gün Dogo’yu, Yıldız’a emanet ettim. Onunla vedam kısa olmalıydı. İyi olacaktı, inanıyordum. Yıldız’ın da şartları vardı. Felçli bir köpeğin nasıl bir yatakta yatması gerektiğine dair net bir fikri ve önerisi vardı. Dogo’ya, Yıldız’ın yönlendirmesiyle felçli çocuklar için yaptırılan özel yataklardan yaptırdık.

 

Dogo, şimdi Yıldız’la.

 

Havanın çok soğuk, rüzgarlı ve yağmurlu olduğu günler dışında her an açık havada. Güneşleniyor. Her gün uzun uzun yürüteciyle dolaşıyor. Arkadaşlarıyla oynuyor. Bazen koşamadığı için üzülüyor, ağlamaklı bir ses, ardından bir heyecan. Yürütecini her gün daha kuvvetle ittiriyor, daha hızlı yürüyor çimlerde.

 

Geçtiğimiz 8 ay içinde Dogo bağırsaklarından üç ayrı ameliyat oldu. Yara tedavisi devam ediyor. Düzenli olarak temizleniyor, her gün yıkanıyor. Günlük bakımının yanı sıra, fizik tedavisi devam ediyor. Yaraları iyileştikçe, fizik tedavisi sürdükçe güçleniyor, keyfi yerine geliyor. Acı çekiyor olsaydı, başka türlü düşünüp hissedebilirdik, başka zor kararlar almak zorunda kalabilirdik. Ne şanslıyız. Yaşıyor, yürüteciyle de olsa hareket ediyor, oyun oynayabiliyor, gökyüzünü kokluyor. Seviyor, seviliyor. Özlüyorum, ama içim rahat. Yıldız’a güveniyorum. Ondan video gelmediği günlerde de biliyorum ki iyiler, birlikte vakit geçirmekle meşguller. Hasret de aşka dair.

 

Ona yaşadığı süre boyunca bakmak, başta benim, bütün bu bağlanmayla birlikte belki en çok benim, Dört Ayaklı Şehir ile birlikte üstlendiğimiz sorumluluğumuz. Ne şans, ne kadar şanslıyım. Bir sese, Nursel’in sesine, Dogo’nun bakışına, yardım çağrısına cevap vererek üstlendiğim sorumlulukta yalnız değilim. Yıldız var. Onu her gün gören, her saat gözü üzerinde, sevgi dolu elleriyle Dogo’nun yüzünde, bacaklarında, gözlerinde. Yanıt verebildiğimiz, dolayısıyla sorumluluk alabildiğimiz sürece yalnız değiliz.

 

Ve bir duygusal yoğunluğu, yorgunluğu var elbette bu sürecin. On binlerce hayvanın enkaz altında ölüme terk edildiği, katline ferman çıkarıldığı Türkiye’de, hayvanların yaşamını kuşatan duygularımız bu şiddetten, zulümden, hoyratlıktan ne kadar uzak kalabilecek?

 

Pek çok arkadaşımla yollarımız, ayrı yönlere kıvrılarak uzayan patikalar gibi, yol aldıkça, çatallandıkça birbirinden uzaklaştı. Böylesine ağır tecrübeler yalnızlaştırabiliyor. Benim için 6 Şubat’tan bu yana hayatı yeniden büyüleyen, Dogo’nun gözlerinden başka hayvanlara bakma çabası. Ne sadece hayvan hakları alanındaki akademik araştırmalarım, ne sadece Dört Ayaklı Şehir’de kolektif olarak üstlendiğimiz hayvanların sorumlulukları. Hiçbiri ve hepsi. Aynı anda. Hepsini mümkün kılan, benim için, Dogo’yla göz göze geldiğim an, onun endişeli bakışlarından kendimi alamamam, o çekilme halinde ben.

 

Bazıları garipsiyor Dogo’nun bakımı için harcadığımız kaynağa, içerliyor, kızıyor, hata yaptığımı düşünüyor. Basit matematiksel hesapla, yalnızca bir köpek için harcanan kaynaklarla, kaç hayvanı daha kurtarabileceğimizi sorguluyor. Bu tür konuşmalar kısa sürüyor. Uzaklaşıyoruz. Çünkü her bir yaşam biricik. Dogo biricik. Biricik ve yaşıyor. Sadece yaşıyor olmaktan, acıyı ve mutluluğu tecrübe ediyor olmaktan gelen yaşamına devam etme hakkı var. Dogo’yu acıya, acı içinde ölüme, bakımsızlığa terk etme pahasına, daha çok hayvanın tedavisini üstlenme iddiası değil mi, hayvanların biricik yaşamını göz ardı eden?

 

Böylesine emek, duygu, ihtimam yoğun süreçlerde sırtımızı dayayabildiğimiz, soluklanabildiğimiz arkadaşlıklara ihtiyacı oluyormuş insanın. Eski dostlarını özlerken, uzaklaşan patikaları görüyorum. Bu süreçlerde tanıdığım kadınların gücü, sesi, omzu, neşesi ve hüznü, bana sitemi ve kırgınlıkları, birlikte sevinçlerimiz, Dogo’nun şapşallıklarına gülüşlerimiz var artık hayatımda. Dogo’nun kara gözlerinden uzaklara bakabilmemi, başka Dogo’lar, adını henüz koymadığımız hayvanlarla karşılaşmamızı sağlayan, birlikte duyduğumuz çağrıya, birlikte verdiğimiz farklı cevaplar, benim sesim, nefesim kesildiğinde, protez olan kolum yorulduğunda, ben öldüğümde devam edecek olan bu ihtimam halkalarımız. Hayvanlara ve birbirimize karşı, güvenilir olmayı, cevap ve hesap verebilir olmayı gerektiren sorumluluğumuz.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Her Eve Lazım: Matilda
Uzaya Gönderilen Türkçe Selamın Ardındaki Hikaye
Art+Feminism Vikimaraton Zamanı Geldi!

Pin It on Pinterest