#UnutmamalıSevgiyleAnmalı

TARİH

1848 Fransız Devrimi’nin kadın eğitimci ve gazetecisi: Pauline Roland

Sosyalist ve feminist çevrelerde adı çok anılmayan Pauline Roland (1805-1852) 19. yüzyılda kız çocuklarının eğitiminin erkeklerinkiyle eşit olmasını talep eden ve günümüzdeki anlamıyla modern eğitimin temellerini atan ilk eğitimci ve gazetecilerden. 

 

 

İlk Yıllar ve Saint-Simonculuk’la Tanışma

 

Babası öldükten sonra postanede çalışmaya başlayan annesi, iki kızı Pauline ve Irma’nın iyi birer izdivaç yapabilmeleri için onları özel okula verir, sonrasında özel öğretmen tutar. Öğrenmeye hevesli olan Pauline yaşıtlarının ilgilendiği havai konulardan farklı olarak hocası aracılığıyla dönemin entelektüel ve işçi çevrelerinde yayılan fikirlerle tanışır. Falaise’de annesi ve kızkardeşiyle oturduğu evde İngilizce’den çeviriler yapar ve nakış işleri alır. Özel öğretmeni Desprez, Saint-Simon’un düşüncelerine yakındır ve Saint-Simoncuların gazetesi Le Globe’u okur. Pauline’e âşık olan Desprez’nin aşkına Pauline öğretmenin evli olması nedeniyle karşılık vermez. İyi bir eğitim almış Pauline için en uygun meslek öğretmenliktir. Fransızca, coğrafya, tarih ve İngiliz edebiyatı öğretmek üzere Paris’e gider.

 

Paris’te Saint-Simonculara daha yakın olmayı umar. Pauline Roland’ın kendini neden Saint-Simonculara yakın hissettiğini anlamamız için Saint-Simonculuğun neleri vaat ettiğini kısaca hatırlamamızda fayda var: Siyasi reformlar için kaçınılmaz olacak rasyonel bir sosyal bilim kurmayı hedefleyen Fransız filozof ve ekonomist Saint-Simon (1760-1825), endüstrinin gelişiminden çıkan bir toplum değişiminin insanlığı yeni bir dünyaya doğru götüreceğini savunur. Saint-Simon ilk olarak yayımladığı bir broşürde yazdıklarıyla ünlenir, yargılanır ve daha sonra aklanır. Sanayinin mutluluk getireceğine inanan Saint-Simon kendi toplum projesini şu formülle önerir: “Feodal ve teolojik sistemden endüstriyel ve bilimsel bir sisteme geçiş”. “İnsanın insan tarafından sömürülmesi” sözünü ilk kez ortaya atan Saint-Simon’un hedefi Avrupa’ya “barış getirmek”, Avrupa toplumunu yeniden düzenlemektir. İnsanlığın yüce amacı “evrensel bir birliğin” gerçekleşmesidir.  Böylece yavaş yavaş bilimsel ve barışçıl bir yönetim sanayi aracılığıyla dönüşecek, tüm dünyaya yayılacak ve herkes insancıl bir habitat içinde yaşayabilecektir. 

 

Saint-Simon, dönemin hakim görüşlerini altüst edecek düşünceler barındırıyordu: Kadın erkek eşitliğini savunuyor, sosyal, duygusal ve cinsel ilişkilerin radikal değişimi üzerine kurulu bir yaşam biçimi hayal ediyordu. Aşağı yukarı elli yıl sonra Saint-Simonculuğu ütopik sosyalizm olarak sınıflandıracak olan Engels şöyle yazar: “Ardıllarının neredeyse bütün düşüncelerinin ilk hallerini görmemizi sağlayan gerçekten dehaca geniş bir bakış açısı”. 

 

Saint-Simon öldükten sonra Saint-Simonizm akımını başlatanlardan biri Prosper Enfantin’dir (1796-1864). Le Globe gazetesinin 1830’da Enfantin tarafından satın alınmasıyla gazete Saint-Simonculuğun yayın organına dönüşür. Gazatenin altbaşlığı “Saint Simoncu dinin gazetesi” dir. Bu yeni “din” ezilen sınıfa adalet sağlayarak toplumu yeniden inşa etmek ister ve genel olarak insanlığın mutluluğunu vaat eder.

 

Fransız felsefeci Charles Fourier’in (1772-1837) düşüncesi dönemin bir başka patikasıdır.  On dokuzuncu yüzyıl entelektüel çevrelerinde popüler olan “falanster” kavramını Yunanca φάλαγξ (falanks) ve Fransızca monastère (manastır) kelimelerinden oluşturan Fourier’nin düşüncesinde falansterlerde yaşayanların uyumu ve ortaklığı yeni bir devletin tabanını oluşturacak unsurlardı. Tarım, sanat ve bilimlere özel bir yer ayrılan falansterlerde herkes kendi yeteneklerine göre çalışacaktı. 

 

 

Saint-Simonculuğun dinsel yanı siyasi eyleme tercih edildiği için birçokları hareketten koptuğunda Fourierciliğe sığınır. Le Globe’un yayımı bir süreliğine durur. Bunlar arasında 1834’de sosyalizm kelimesini türeten Pierre Leroux da vardır. Enfantin endişelenir ve Kasım 1831’de Le Globe’da kadınlarla ilgili görüşlerine de yer verdiği bir çağrı yayımlar. Bu yazıda Saint Simonculuğun düşüncede ve kişiliğinde özgür kadınları keşfetmek istediğini belirtir. Bu çağrı umduğu karşılığı bulur. Paris’ten ve taşradan çağrıya cevap veren yüzlerce mektup ulaşır dergiye. Bunların çoğunluğunu kadınlar oluşturur çünkü ilk kez toplumsal meselelerde erkeklerle işbirliği yapmaya çağrılıyorlardır. Katolikliğin onlara aşıladığı hayırseverlik ve adalet prensiplerini de andıran şiddet karşıtı bir düşünme biçimine ve eyleme katılmaya davet edilmişlerdir. 

 

Üstelik neredeyse 1789 Devrimi’nden bu tarihe kadar kimse kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduklarını söylemeye cesaret edememiştir. Olympe de Gouges’un kadın hakları beyannamesi  ve mecliste yer alan Condorcet’nin kadınlara vatandaşlık hakkı verilmesi talebi, “devrimi yapan” meclis üyeleri tarafından reddedilmişti. İşte bu birikmiş huzursuzluğu ifade etmek isteyen kadınlar Saint-Simonculukta kendilerine bir yer buldu. Dolayısıyla bu çağrının kadınlar arasında o dönemde nasıl bir coşkuyla karşılandığı anlaşılabilir. Genel anlamda da 1789’dan bu yana ilk kez yeteneklerini ve ruhlarını büyük bir toplum projesinin hizmetine veriyordu insanlar. Enfantin her ne kadar tumturaklı konuşsa da Louis-Auguste Blanqui, Raymond Bonheur (ünlü kadın ressam Rosa Bonheur’ün babası), John Stuart Mill gibi farklı farklı ufuklardan gelen insanları biraraya toplayabilmişti. 

 

Engels’in ve kadınların eğitimi, özgürleşmesi ve işçilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinde tüm Fransa’yı dolaşarak işçilere seslenen Flora Tristan’ın tespit ettiği gibi on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Fransa ve İngiltere’deki işçilerin durumu kölelerinkinden daha kötüydü. Kadınlar kömür madenlerinde dört ayak üstünde, daracık yeraltı geçitlerinde, eğilip bükülmek suretiyle günde on iki ila on altı saat çalışıyordu. Beş altı yaşlarındaki çocuklar bile çalıştırılıyor, sayıları bir milyonu bulan dokuma sektöründeki işçilerin 450 bini kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Aynı işi yapan bir erkek günde iki frank alırken kadın on bir santim kazanıyordu. Ekmeğin fiyatı ise on santimdi. Dolayısıyla kadınlar ya dilenerek ya da bedenlerini satarak açlıktan kurtulabilecek durumdaydı. İşçilerin barınma koşulları korkunçtu. Victor Hugo dönemin olaylarını anlatı şeklinde günü gününe yazdığı Choses Vues isimli kitabında şöyle yazar: “Proletaryanın yeraltı gettosu larvaların ve hayalet çocukların yaşadığı korkunç bir yer.” Hamile kadınlar bile güvencesiz çalıştırılıyordu. 1841’de sekiz yaş altı çocukların çalıştırılması yasaklanmış olsa da yasa uygulanmıyordu. Emeklilik diye bir şey yoktu, zaten bir işçinin ortalama ömrü otuz bir seneydi. Burjuvazi gerçekliğin farkında değildi. Sanat ve edebiyat salonlarında işçilere “tehlikeli sınıf” adı verilmişti. Durkheim’ın sözleriyle “bütün bu ezilmişliklerin ortasında Saint-Simonculuk acının haykırışıydı” adeta.

 

Pauline Roland bu hareketin ekonomik ve sosyal tezine inanıyordu. Paris’te öğretmenlik yapan Pauline, Saint-Simoncularla tanışma imkânı bulmuş, toplantılarına katılmıştı. Farklı dönemlerde iki erkekle tanışmış ve bunlardan üç çocuğu olmuştu. Evlenmek istemeyen Pauline çocuklarını tek başına büyütmenin yükünü üstlendi. Yalnız yaşayan bir anne olmayı seçmek kızkardeşinin ve etrafındakilerin tepkisini çekti. Sevgilileri çocukların eğitimine maddi açıdan destek olmuyordu. Üstelik gazetecilikten kazandığı para yeterli değildi. Yine de onları babalık görevlerinden muaf tutarak kendisi tutkularının peşinden giderken sevgililerinin de böyle yapmasını istedi Pauline. Bu sırada gençler için bir kitap yazma işi de alır: Histoire de France, abrégée, pour l’enseignement des deux sexes, depuis les temps reculés jusqu’à nos jours (İki Cinsiyet İçin Başlangıçtan Günümüze Fransa’nın Muhtasar Tarihi). Pauline yine Paris’teyken sosyalizmin teorisyeni, kendisi gibi naif ve idealist Pierrre Leroux’yla tanışır. Leroux, Jean Reynaud ile birlikte Encyclopédie Nouvelle (Yeni Ansiklopedi) diye bir proje başlatmış ve editörlüğünü yaptığı sekiz ciltlik ansiklopediye yazarlar aramaktadır. Pauline burada Diderot’nun Ansiklopedisi’ndeki güncelliğini yitirmiş birçok madde için tarih ve coğrafya alanında makaleler yazmaya başlar.

 

 

Komün, Eğitimcilik, Gazetecilik

 

Pierre Leroux, George Sand’ın yardımlarıyla 1843’te Sand’ın oturduğu Nohant yakınlarındaki Boussac’ta içinde bir matbaanın da yer alacağı bir falanster kurar. Etrafına ailesini ve kırka yakın insanı toplar. Komün hayatının yaşandığı bu yerde, Leroux modern anlamdaki ilk dizgi makinesini de icat edecektir. Sand’ın bazı kitapları burada basılır. Leroux, Pauline’e bu falansterde okul açması teklifinde bulunur. Çocuklarıyla buraya taşınan Pauline hayatının en güzel on yedi yılını geçirecek ve okulun müdürü olarak eğitimde düşlediği kız ve erkek çocuklarının eşitliği programını hayata geçirme imkânını bulacaktır. Öte yandan La Revue sociale ve L’Ėclaireur gibi dönemin önemli politik gazetelerinde yazılar yazmaya devam eder. 

 

Victor Hugo’nun Sefiller’indeki naif ve halkçı Enjolras karakterine ilham veren Pierre Leroux, aynı zamanda George Sand’ın manevi babasıydı, Sand ona büyük saygı ve hayranlık duyuyordu. 1840 yılında Leroux ve Sand La Revue indépendante’ı birlikte çıkarmaya başladı. Sand burada üç romanını tefrika halinde yayımladı. Pauline Roland da bu dergiye düzenli olarak  yazıyordu. Özellikle kadınların çalışma koşullarını eleştirerek bunun kabul edilemez olduğunu anlatan Roland, aynı zamanda L’Histoire d’Angleterre à l’usage des Enfants (Çocuklar İçin İngiltere Tarihi) adlı bir kitap da yazar. 

 

 

Paris’te olup bitenler ise Boussac’ın pastoral havasından bambaşkadır. Şubat 1848’de Paris’te işçiler sokağa dökülür, barikatlar kurulur, üç bin işçinin karşısındaki asker sayısı otuz bindir. Kral kaçar, geçici hükümet kurulur ve cumhuriyet ilan edilir, şair Lamartine de bu hükümetin kurucuları arasındadır. 1848 Devrimi birçok hak ve özgürlük getirir: Ölüm cezası kalkar, basın özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü yeniden sağlanır. Yetişkin bütün Fransız erkeklerine seçme seçilme özgürlüğü verilir. 1789’un bile sağlayamadığı bir haktır bu. 1791’deki seçimlerde yalnızca belirli bir vergi eşiğini geçen yirmi beş yaş üzeri erkekler oy kullanabiliyordu. 1789’da oy verenlerin sayısı iki yüz kırk bin iken bu sayı 1848’de dokuz milyona çıkmıştı. Adaylar arasında III. Napolyon ve ünlü şair Lamartine de vardır. Boussac’ta olan Pauline, L’Ėclaireur gazetesinde seçim kampanyası hakkında coşkulu yazılar kaleme alır. “Adayınızı burjuvaziden değil çiftçilerin, işçilerin içinden seçin” diye yazar. Seçimler gerçekleşir, II. Cumhuriyet kurulur, III. Napolyon cumhurbaşkanı olur. 

 

Pauline Roland, Fransa’da kadınların seçme ve seçilme hakkını talep eden ilk kadınlardan biriydi. Bu konuda birçok yazı kaleme aldı. Örneğin bir gazete yazısında, bu konu hakkında başından geçen bir olayı anlatır: 1848 Devrim’inden hemen sonra geçici hükümet ilan edilir ve bu hükümet iki ay gibi bir süre sonra seçimlere gitmeye karar verir. O sırada Boussac’ta olan Pauline oy kullanmak üzere belediye binasına gider. Sandık memuru tarafından oy vermesi engellenir. Pauline bu tavrıyla ve kendi kendini yetiştirip öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1848’de La Politique des femmes isimli dergiyi kuran arkadaşı Jeanne Deroin (1805-1894) de aynı seçimde adaylığını koymasıyla kadınların vatandaşlık hakkına ne kadar önem verdiğini gösterir bize. Dönemin gazateleri seçimlerde aday olan Deroin’in karikatürlerini çizerek alay ederler. Konuşma yapmasına izin verilmez. Bu yıl Fransa için kadınların seçme ve seçilme hakkına doğru giden yolun ilk resmi etabı olur. Coğrafyalar farklı olsa da pek çok toplum bu dönemde benzer şekilde direnç gösterir kadınların eşitlik mücadelesine. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde de kadınların talepleri erkeklerin benzer tepkileriyle engellenmiştir. Örneğin, Türk Kadınlar Birliği’nin kadınların oy hakkı talepleri dönemin siyasi otoriteleri tarafından kabul edilmemiştir Nezihe Muhiddin, “Kahvehane köşelerinde miskinâne esrar çeken birine verilen hak, kendini müdrik, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?” diye yazar. Cumhuriyet Gazetesi’nde ise yine aynı dönemde şu satırlar yer alıyordu : “Havva’nın kızları, meclise girip yılın manto modasını tartışacak”. Sonuç olarak kadınların oy hakkı mücadelesi birçok ülkede benzer tepkilerle karşılaştı ve farklı ülkelerin kadınları siyasal haklarını elde etmede bazen birbirlerinden haberdar bazense habersiz aynı reflekslerle durmadan mücadele etti. 

 

1849’da II. Cumhuriyetin getirdiği görece özgür bir hava hâlâ sezilmekteydi. Napolyon henüz darbe yapmamıştı. İkinci Cumhuriyet 1791’deki mesleki derneklerini yasaklayan bir yasayı yürürlükten kaldırır. Bunun üzerine yüzlerce meslek birliği kurulur Paris’te. Pauline büyük bir hevesle tüm derneklere gidiyor, röportajlar yapıyor ve bunlar La République’te yayımlıyordu. On üçüncü ve on dördüncü yüzyıllardaki komünal burjuva dernekleri feodalitenin nasıl geri dönülmez bir şekilde sonunu getirdiyse bu derneklerin de kapitalist burjuva işletmelerin sonunu getireceğini yazıyordu. Her dernek kendi işleyişi bakımından ilginçtir Pauline’e göre, fakat bunlar ancak biraraya gelirlerse işçilerin durumunun kökten değişeceğini savunur. Pauline de Pierre Leroux gibi toplumdaki gerekli değişimin geleneksel anlamda siyasi bir parti aracılığıyla siyaset yaparak değil işçilerin kurduğu dernekler aracılığıyla olacağını düşünür. 

 

1848 Devrimi ve II. Cumhuriyet’in ilanı öğretmenlere de yeni perspektifler açar. Fakat meclisteki muhafazakâr çoğunluk yüzünden eğitim bakanı görevinden alınınca laik öğretmenler üzerinde baskılar başlar. Bunun üzerine Pauline Rolland’ın da içinde bulunduğu bir grup öğretmen önce kendi aralarında toplanır sonrasında sosyalist bir gazetede Fransa’daki tüm öğretmenlere bir çağrı yayımlayarak Sosyalist Öğretmenler Kardeşlik Derneği’ni valilik onayıyla kurarlar. Ardından ileriki yüz yıl boyunca eğitime öncülük edecek bir eğitim programını 1849 yılında yayımlarlar. Program ancak 1870 Komün’ünden sonra yavaş yavaş uygulanmaya başlanır. Bu programa göre kız ve erkek çocukları 18 yaşına kadar okuma hakkına sahip olup, kreşlerde çocuklar hem anne babalarının hem de öğretmenlerinin sorumluluğu altındadır. Üç yaşından altı yaşına kadar olan anaokulu dönemine özel bir önem verilip çocuklar Sokratik yöntemle eğitilir. Sanat ve spor derslerinin dışında yaşayan bir dilin öğrenilmesine ve pratik müzik derslerine küçük yaşlardan itibaren başlanır. Daha üst sınıflar isterlerse Latince ve Yunanca öğrenebilir. Okulu bitiren kız ve erkek çocukları bir veya iki meslek sahibi olacak şekilde yetiştirilir. Programda kız çocuklarının da “erkekler gibi özgür, işiyle, sevgisiyle, düşünceleriyle, karakteriyle bağımsız, erkeğe bir ek gibi değil kendine ait olan ve sonsuza kadar erkeğe mecbur kalmayan, akıllı bir varlık olarak” yetiştirilmesi yazılıdır. 

 

Dönemi için avangard sayılabilecek bu eğitim programına gerçekçi olmadığı için karşı gelenler aslında eğitimin demokratikleşmesine karşı gelenlerdir. Tepkinin asıl nedeni bu ilerlemeci programın kız ve erkek çocuklarının aynı eğitimi almasının yanında burjuva ve işçi çocuklarının da birlikte okuyacak olmalarıdır. Pauline’in sonraki yıllarda genç meslektaşlarına hapishaneden yazdığı mektupların çoğu bu konu etrafındadır. 

 

III. Napolyon’un 1851’de darbe yaparak kendini imparator ilan etmesinden sonra 1850’den itibaren kilisenin egemenliğindeki eğitimi arzulayan anlayış geri döner. Aynı anda kız çocuklarının okutulmasına karşı da bir düşmanlık başlar. Gazetelerin ve matbaaların vergileri arttırılır, basın özgürlüğü kalkar. Din yeniden okulların programına alınır. 1789 Devrimi’nde eğitim alanında elde edilen haklar kaybedilmiştir. Katoliklik yeniden devlet dini olur ve rahiplerin ve aristokrasinin ayrıcalıkları iade edilir. Devletin desteklediği eğitim projeleri bırakılır. 

 

Bunun sonucunda yüzlerce dini okul açılır. Binlerce laik okul öğretmeni işsiz kalır. Pauline de bu durumdan etkilenir. Önce L’Ėclaireur dergisi kapanır. “Yoksullara sessizlik dayatılıyor” diye yazar Pauline. Boussac’taki okul kapanır. Leroux İngiltere’ye sığınır ve laik okulların gözden düşmesiyle Pauline bir süre Flora Tristan gibi işçilerin birleşmesi için şehir şehir dolaşıp onlara seslenmeyi düşünse de tek başına böyle bir yolculuğa çıkmak onu korkutur. Pierre Leroux’nun koruyucu şemsiyesi altında değildir bundan böyle. 

 

Bu dönemden sonra, Pauline Roland gerçek desteğini Fourierciliğe geçmiş iki eski Saint-Simoncu işçi kadından alır. Bunlardan biri okuma yazmayı yirmi yaşında öğrenmiş çamaşırcı Jeanne Deroin, diğeri ise Suzanne Voilquin’dir. Suzanne Voilquin La Femme nouvelle  isimli, 1832’de Fransa’daki ilk feminist dergi olarak çıkmaya başlayan dergiye davet eder Pauline’i. Toplumun yarısını oluşturan kadınları anlamaktan yoksun erkeklere artık yeter dedikleri bu haftalık dergiyi beraber çıkarırlar. Yöneticileri kadındır ve dergide sadece kadınların yazmalarına izin verilir. Osmanlı döneminde de 1886’da Arife Hanım’ın kurduğu ilk Türk Müslüman kadın dergisi de bu şekilde yayımlanır. Şükufezar’ın yazarları hatta dizgicileri bile kadınlardan oluşur. Benzer örneğini daha sonra daha uzun soluklu çıkacak olan Kadınlar Dünyası dergisinde de görürüz. La Femme nouvelle’e dönecek olursak kadınlar yaptıkları örgü işleriyle derginin çıkmasını sağlarlar ve Saint-Simoncu proleterler diye imza atarlar yazılarına. Babalarının veya kocalarının soyadlarını kullanmamada kararlı kadınlar dergide her türlü konuyu ele almaya çalışır ve toplumda itibarlı kadınların desteğini almak için de çaba gösterirler. Pauline buraya makaleler yazar. Dönemin çok satan geleneksel kadın dergilerinin aksine kadın hakları için inatla mücadele eden bir dergi olacaktır bu. Sonrasında ise Pauline Roland, Jeanne Deroin ve birçok kadın Saint-Simoncuların sadece tek bir Mesih kadını arayışından ve onu göklere çıkarıp bunun yanında kadınlar için fiilen bir şey yapmamalarından hayal kırıklığına uğrayarak hareketten ayrılır. 

 

Pauline eğitimde eşitlik sağlanmadan yoksulların kaderinin değişmeyeceğini savunur. 1848’de Fransa’da on kız çocuğundan yalnızca biri okuma yazma bilirken erkek çocuklarında bu oran ona üç idi. Ayrıca kadın öğretmen yetiştiren okullar yoktu. Pauline Roland eğitimin kiliseye değil devlete bağlanmasını istiyordu. Sosyalist değerlere göre yapılan bir öğrenim çocuğu yeteneklerine göre yönlendirecekti. İki cins birlikte eğitilirse kadının erkek tarafından ezilmesinin son bulacağına dair günümüz için fazlasıyla iyimser bir inancı vardı Pauline’in. Yine de tüm naifliğine rağmen modern bir eğitim vizyonuna sahipti. 

 

Siyasi Tutukluluk Yılları

 

1851’de darbe sonrasının gergin ortamında Pauline’in yakınındakiler tutuklanmaya başlar. Pierre Leroux saklanır ve İngiltere’ye sığınır. O da Victor Hugo gibi Jersey Adası’nda ailesiyle yaşayacaktır. Pauline ise saklanmaz, kaçmaz. Hapse girmiş arkadaşlarına yardımcı olmaya çalışır. Polis birliğin toplantılarından birine baskın yapar ve Jeanne Deroin’ın da içinde bulunduğu otuz kadar kişi tutuklanır. Pauline bu toplantıya katılmamıştır. Yine de, onun da evinde arama yapılır, tüm evrak ve yazılarına el konur. Gizli topluluklara üye olduğu ve halkı direnişe çağıran duvar afişlerinin yayımlanmasına yardım ettiği için gözaltına alınır. Pauline kadın öğretmenlerin, Jeanne Deroin da çamaşırcıların delegesi olduğu için mahkemeye çıkarılır. Mahkemede Pauline evlilik kurumunu eleştirir, kadının erkeğe göre daha aşağı konuma yerleştirildiğini söyler, isyana fiili olarak katılmadığını ama fikren desteklediğini, inandığı hakikati sonuna kadar yaymaya devam edeceğini söyler. 1851 ve 1852 yıllarında ayrı ayrı altı aylığına hapse mahkûm edilir. Günümüzde yerinde Françoise Sagan Kütüphanesi’nin bulunduğu Paris’teki Saint-Lazare Hapishanesi’ne gönderilir. Deroin ile kaldığı hücrede Platon’dan İncil’e kadar birçok okuma yaparlar. Pauline hapishaneden oğluna ve birçok tanıdığına mektuplar yazar, öğretmenler derneğinin yaptığı toplantıları mektupla yakından takip eder. Öldükten sonra Jeanne Deroin, L’Almanach des femmes (Kadınlar Almanağı) adlı kitabında Pauline’in kendisine yazdığı mektupları yayımlayacaktır. Hapishanedeyken dönemin kadın düşmanlarından Proudhon’la mektupla tartışır. Fransız feminist sosyolog Evelyne Sullerot’ya göre “patolojik ve narsist bir anti-feminist” olan Proudhon’un kadınlar hakkındaki formülü şöyledir: “Kadın ya ev kadını ya da kibar fahişedir.” 

 

Son mahkûmiyetinde Cezayir’e gönderilir. Kendisi gibi siyasi tutuklular ve hayat kadınlarıyla zor şartlarda Oran’da kalır. Buradaki tutuklulara yardım eder, fakat bu kez onu diğerlerinden ayırmak üzere Sétif’e gönderirler. Zor yolculuk koşulları onu bitkin düşürür ve hastalanır, üstelik çalışması da gerekiyordur. George Sand’ın araya girmesi ve oğlunun o yıl Fransa genelinde Latince yarışmasını birincilikle kazanmasından sonra bu prestijli ödül töreninde yapacağı olası bir konuşmanın skandala dönüşmesinden korkan yetkililer Pauline’e af çıkarır. Pauline dönüş yolculuğunda kötüleşir ve Aralık 1852’de Lyon’da ölür. 

 

III. Napolyon döneminde işçiler yurttaş olabilmişlerdi ama kadınlar haklarından daha da yoksun kaldı. Tarih tekerrür ederken ne Fransız Devrimi ne de 1848 Devrimi kadınlar açısından bir şey değiştirmişti. Devrimci veya muhafazakâr, monarşist veya cumhuriyetçi rejimlerin hepsi belli ki kadınları vesayet altında tutmada anlaşıyordu. Kadınların çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik talepler belki kabul edilebilirdi ama siyasi hak talepleri hem kamuoyunu hem de kanun yapıcıları kızdırıyordu. 

 

Şairlerin de bu öncü kadınlarla dayanışmasına şiirlerinden tanık oluruz. Verlaine bir şiirinde Pauline Roland için “neredeyse Jeanne d’Arc” gibiydi der, Baudelaire ise “Kadın-yazarla tanıştık, insansever (…) ve güzelliğe âşık gözlerimiz, erkek zihniyetinin kötü taklitlerinin bütün bu küfürlerine, (…) bütün bu kahpeliklerine alışamadı” diye yazar. “Ey halkım (onun) suçu seni sevmesiydi” diye yazan Victor Hugo ise sürgünde olduğu Jersey Adası’nda daha sonra yayımlanacak Les Châtiments (Cürümler) adlı şiir kitabında 128 satırlık lirik bir şiiri ona ithaf eder: “Ne kibir ne de nefret vardı onda; seviyordu, yoksuldu, sade ve dingindi.” 

 

Birçok ülkede, seçme seçilme ve çalışma hakkı için bu denli rol oynamış kadınların siyasi tarihin dışına itildiği bilinen bir gerçek. Flora Tristan’ın, André Breton’un 1950’li yılların sonunda onun mektuplarından seçmeleri yayımlamasıyla tanınmaya başlanmasında olduğu gibi, Fransa’nın tarihi de bundan muaf değil. 1970’li yıllardan başlayarak kadınların kayda geçmeyen veya geçirilmeyen mücadelelerini feminist tarih anlayışıyla araştırarak tarihin öznelerine bakan tarihçiler, 1848 Devrimi’nin öncü kadınlarını öne çıkardı ve ilk kez 1994 tarihinde devlet radyosu France Culture’de Michelle Perrot, Michèle Riot-Sarcey gibi feminist tarihçiler bu öncü kadınları kapsamlı bir şekilde duyulur hale getirdi.

 

Söylemeyi sevdiği şeyleri söyledi Pauline, özgürlük ve eşitlik gibi kelimelerin gerçek anlamlarının peşindeydi kısa yaşamı boyunca. Yaşadığı dönem için çok ileri fikirlere sahip olan Pauline Roland, “Annelik kadının görevlerinden biridir, hatta zor bir görevdir fakat hiçbir çağda tek görevi olarak kabul edilemez” derken, Simone de Beauvoir’dan yüz yıl önce şu satırları da yazma cesaretine sahipti: “Birlikte olacağım erkekle tam eşitliğimi kabul ettiremediğim bir toplumda evlenmeye asla razı olmayacağım.”

 

 

 

 

Kaynakça

 

Benoîte Groult, Pauline Roland ou comment la liberté vint aux femmes, Robert Laffont, 1991. 

Georges Duby, Michelle Perrot, Histoire des femmes en Occident, cilt IV, Plon, 1994.

Claude Tournier-Glad,  “Pauline Roland, à l’avant-garde de la pensée associative ches les instituteurs.”
https://www..fr/sommaires-des-bulletins/bulletin-09/tournier-glad-c-pauline-roland-lavant-garde-pensee-associative-chez-les-instituteurs/

Programme d’éducation: Association fraternelle des instituteurs et institutrices et professeurs socialistes. https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/bpt6k109893c/f1.item 

Serpil Çakır, Erkek Kulübünde Siyaset, Versus Yayınları, 2013. 

Denis Huisman, Dictionnaire des philosophes, Denis Huisman, PUF, 1984. 

 

Ana görsel: Pauline Roland’ın Benoît Malon’un yayımladığı L’Histoire du socialisme‘deki 1830 tarihli apokrif portresi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Sabiha Sultan’ın Düğün Günü
Anlı Şanlı bir Yenilgi: Julie Moss’un Acıları
Dünya Yerinden Oynar: Altı Kıtadan 8 Mart Fotoğrafları

Pin It on Pinterest