"Seyahatten gayrı deva bulamadım."

TARİH

“Hicranda Bir Asır Bekledik”: 17. Asırda İki Kadının Bitmeyen Aşkı

 

Bu haftasonu İntizar ve Sinem Gedik ‘skandalı’yla çalkalandık. İki kadının yakınlaşmasına, sevişmesine dair çirkin yorumlarla, Ceceli’nin karaktersizliğiyle ve özel hayata saygısızlığın yine tavan yaptığı bir dolu saçmalıkla yüz yüze geldik. Bir kadın -hem de boşandıktan sonra- başka bir kadınla beraber olmayı seçiyor diye neden çocuğunun velayetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor? Bir kadın boşandıktan sonra başka bir erkekle beraber olsa, çocuğu da bu beraberliğin içinde olmayacak mıydı? Nasıl oluyor da bir kadınla sevişmek yıldırım gibi işten atılmaya varıyor? SANA NE! BANA NE! KİME NE!

 

Bu iki kadını böyle yalnız, desteksiz ve hukuksuz bırakan bir toplum ve adalet anlayışı neden dönüp de kendi aile kurumunun gizlediği pisliklere tek bir laf etmiyor? Bunları anlamak, bir mantık bulmak mümkün değil! Haftasonu yeniden bu mesnetsiz ve çarpılmış ahlak anlayışımızı  düşünürken, aklıma Safevi tarihçisi Kathryn Babayan vesilesiyle tanıştığım, 17. yüzyılda Hacca gitmek üzere tehlikeli bir yolculuğa çıkan dul kadının hikayesi geldi. Babayan’ın yorumladığı şekilde, kendini tarihin öznesi yapmış bu kadının maceralarını paylaşayım dedim. Hikayeleri benzer olduğu için değil (zaten ne İntizar’ın ne Sinem’in ne de Ceceli’nin hikayesini biliyorum). Ama kadın kadına yakınlaşmanın tehlikeli bulunduğu bir başka dönem ve coğrafyada, bir kadının başka bir kadına duyduğu aşkı kendi sesinden dinlemek biraz içimizi ferahlatır diye.

 

17. yüzyılın sonlarına doğru kocası hakkın rahmetine kavuşan bir kadın, acısıyla ne yapacağını bilemeyip İsfahan’dan Mekke’ye ruhani bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Kocasının kaybından sonra içinde mesken tutan melankoliye yollarda, yazarak deva bulmak peşindedir. Kabe, yasını tavaf ederek tamamlayacağı son noktadır. Seyahati boyunca kendi kaydını tutan bu kadın son Safevi Şahı Sultan Hüseyin’in vakanüvisi Mirza Halil’in dul karısıdır. Yani üst zümreden ve eğitimlidir. O dönemde Hacca gitmek gibi pahalı ve tehlikeli bir maceraya atılabilecek sayılı kadından biridir. Ulema çevresinden Urdubadili bir aileye mensup bu kadının yazdıkları, o dönemin ulema biyografilerinde rastlanabileceği gibi, bu ailenin tarihini yazan katibin meydana getirdiği esere dahil edilmiştir. Kendi sesinden bir kadının duygu ve düşüncelerini duymak, karşımıza nadiren çıkan bir fırsat.

 

Seyahatnamesinin başında yolculuğa çıkma sebebini şöyle anlatıyor: “Kaderin çarkları, yarimin kaybıyla kalbimi bir yangın yerine çevirdi… Kabe’yi tavaf etmeye niyet ettim. … Seyahatten gayrı deva bulamadım.” Akrabalarından kimse onunla bu yolculuğa çıkmak istemez. Taze dul bu duruma içerler ancak kararlıdır. İsfahan’ı kuvvetli bir rüzgar gibi terkeder ve şöyle yazar: “Perişanlara Allah’tan gayrı refik yoktur.” Dönemin tasavvuf metinlerinde tercih edilen mesnevi tarzında yazılmış 1200 dizelik metinde kendini sağaltmak için yollara düşen bu kadını daha pek çok karmaşık duygu ve tecrübe beklemektedir.

 

Nizami gibi Orta Çağ şairlerinin şiirlerinde Kabe’yi genelde maşuk kadın olarak hayal ederken aynı zamanda Allah’a yakınlaşmanın tasvir edildiğini, yani zâhiriyle bâtıni arasındaki tansiyonun metne dahil edildiğini görürüz. Şair kadın da pek çok mutasavvıf gibi hem Allah yoluna düşmüş hem de yazısını bu erkeklerin kullandığı dil ve biçime yakın tutmuştur. Yalnız onu diğer şairlerden ayıran bir sürprizle karşılaşırız şiirinde. Kabe sadece kocasının ve onun vesilesiyle ulaşılmaya çalışan Allah’ın dünyadaki mekanı değildir, aynı zamanda kocasından evvel aşık olduğu bir kadının da hayalini barındırır. Kabe hem kocası, hem aşık olduğu bir kadın hem de Allah’ın sureti olur.

 

Şair, İsfahan’dan çıktıktan sonra ilk olarak kocasının mezarını, ‘yar’inin ‘gül bahçesi’ni ziyaret eder. Onun mezarından ayrılırken ‘kemikleri sanki bir ney gibi’ feryad eder. Yariyle kavuşamayan kadın, bir bülbül misali gül bahçesinde geceler, güneş doğana dek kocasının mezarı başında ağıt yakar. Şafak söktüğündeyse artık yanından ayrılır ve Hac yoluna düşer. Bu, merhumdan son bahsedişi olur.

 

Yol tehlikeli ve zordur; azametli dağlar, geniş ovalar, azgın nehirler ve bitmek bilmez çöller aşılır. Yol boyunca pek çok mert civanlar onu misafir eder, teknesini alabora olmaktan kurtarır, eşkıyalardan korur. Kazvin’den Sultaniye’ye geçerken yolda bir genç adamla karşılaşır. Bu genç onu mensubu olduğu ihvana davet eder ve orada müritler şairimiz şerefine büyük bir ziyafet verir. Burada akrabalarından bile görmediği bir misafirperverlik gördüğünü yazar. Birkaç sefer de ona yarenlik teklif eden kimselerin topraklarından geçer, bunlardan biri “çocuk yüzlü ve Aristoteles bilgisine sahip” Karvanak valisidir. Ama hepsini namusuna leke gelmeden atlatır ve yoluna devam eder. Elbette rotasının büyük bir kısmı o dönem düşman kabul edilen Osmanlı topraklarından geçmektedir. ‘Kendi topraklarında muzaffer aslanlar gibi hissedenler, burada fareye dönüşür,’ der. Mekke’ye doğru giden Osmanlı kervanlarına katılmak üzere Şam’a doğru ilerlerken ne olursa olur ve yolunu değiştirmeye karar verir. Belki bir anlık, sezgisel bir kararla, kocasından ayrılmış olmasının verdiği rahatlık ve yolculuğun da getirdiği cesaretle yüzünü eski dostu ve uzaktan akrabası olan bir kadının yaşadığı Kafkaslara çevirir. Zamanında yasak aşk yaşadığı bu kadından koparıldıktan sonra şarimiz evlenmiş ve maşuk da doğum yeri olan Urdubad’a geri dönmüştür. Metinde, ikisi de İsfahan’dayken yaşadıkları aşkı ve artan dedikodularla birbirlerinden koparılmalarını açıkça görürüz:

 

İsfahan’da beraberken yar idik

gam yedi ruhlarımız beraber.

Herhangi bir kızkardeşten daha kardeş,

herkesten daha kibardı.

Bir anda cennetin oyunları

düzenbaz sahnesinde kurnazlığa meyletti.

Cennet onu bakışlarımdan gizledi

sanki bedeni ruhundan ayırır gibi.

Kırk ev koydular aramıza

koptu iki beden.

Hiçbir baskı kalplerimize deva olmadı;

hicranda bir asır bekledik.

Nihayet, zalim ayrılığın gecesi ağarıp

vuslatın sabahı oldu.

Bir asır sonra yarin yüzünü gördüm

ve yükümü onun hanesine attım.

Dermansız ayrılığın devası meğer,

ah sevgili, sabır ve mukavemet imiş.

 

Şair doğum yeri olan Urdubad’a vardığında “akrabalarım beni sevinçle karşıladı ve refiğimin evine götürdü” diye yazar. Hacca giderken yolunu neden değiştirir? Belki de kocasının kaybı daha evvelki derin kaybını hatırlatmış ve onu ziyaret ederek yalnızlığını gidereceğini ummuştur, ya da kalbinde hüsran dışında bir başka duygu yeşersin istemiştir. Kim bilir! Ama şunu biliyoruz ki, seneler geçse de, vuslatın kapısında tüm yükünü onun hanesine atacak rahatlığı bulur ve bir asırlık bekleyiş nihayete erer.

 

Ancak dönemin Safevi iktidarı tarafından yasaklanmış, İslam’a aykırı olduğu söylenen hemcins arası ilişkiler seneler evvel dul kadının gönlünü düğümlemekle kalmamış, vuslat günü dahi kafasını karıştırmaya devam etmiş. Aşkından utanç mı duymalıdır? Bir günah mı işlemektedir? Kocasının yasını tutmak için çıktığı bu yolda kalbine başka ağrılar mı eklenecektir? Peki şiir ve seyahat buradaki tansiyonu, gönül düğümünü, kafa karışıklığını çözebilecek midir?

 

Bu iki kadının aşk yaşadığı İsfahan’da erkeklerin karılarını yakın kadın arkadaşlarından kıskandıklarına dair bir metin var. Cemal Ağa tarafından kaleme alınmış 16 fasıllık Kadının Akidesi (inancı) adlı kitap, kadınlar arasında görüldüğünü iddia ettiği batıl inançlara dair bir hicivdir. Sultan Hüseyin’in tahta çıkışından 10 sene evvel yazılmış bu metin, erkeklerin toplumda kadınlara dair yaşadığı endişe ve kaygının güzel bir örneği. Aynı zamanda Hüseyin’in iktidar olmasıyla daha sıkı denetlenmeye başlayan heteroseksist cinsellik rejiminin de habercisi. Şiiliği resmi dini olarak kabul eden bir imparatorluğun dinî ve cinsî adetleri artan bir dikkatle kontrol ederek iktidarı sağlamlaştırma çabası.

 

Yaşayan 5 kadın karakter üzerinden zamane kadınların yanlışlarını fasıl fasıl örnekleyen bu kitapta kadınların sıklıkla sokakta giyim ve adab-ı muaşeret kurallarına uymadığını, hatta sadece kadın kadına gidilen hamam gibi mekanlarda dahi türlü yanlışlar içinde olduğunu okuruz. Cemal Ağa’nın steryotipler üzerinden ele aldığı kadınların hayatlarına dair kurgusunu harfiyen doğru olarak alamayız, ancak iktidarın nelere dikkat ettiğini, neleri denetleme çabasında olduğunu açıkça görürüz. Kitabın son iki faslı kadınlar arası dostluk, sadakat ve tutkuya ayrılmıştır. Mesela iki kadın arasında kızkardeşlik sözü verme adeti olduğunu yazar. Kadınlar ‘küçük gelin’ adını taktıkları bez bir bebeği kızkardeşlik yemini etmek istedikleri bir kadının evine gönderirler. Kadın kabul ederse bebeğin boynuna bir kolye takar ve üstüne bir kaftan giydirir, şayet kabul etmiyorsa, bebeğe siyah peçe takarak geri gönderir. Bu ille de cinsel bir yakınlaşma anlamına gelmese de, iki kadının kendi iradeleriyle evlendiği ve ruhani bir bağ kurduğu bu ritüelin erkekleri neden rahatsız ettiği yeterince açık değil mi? Ağa Cemal bunun gibi adetleri batıl inanç ve kadınların saçmalıkları olarak değerlendirir.

 

Erken modern dönemde kadınlar evlerinin sınırları içinden birbirlerine özellikle yiyecek kullanarak mesajlar gönderiyorlar. Mesela tam bir ceviz, ‘ben seninim, gam yeme (endişe etme)’; yarısı ufalanmış ceviz ‘acı çekiyorum, zayıfım, bir yarıyı ufaladım sen de diğer yarıyı ufala’; safran ‘ezilmiş safran gibi sararttın beni, daha ne kadar gam yiyeceğim?’; tuzsuz fındık ‘gam yedim ve yemeğe devam edeceğim’; tuzlu fındık ‘her yerini arzuluyorum’; tam bir kakule ‘sabırlıyım’, açılmışı ise ‘helak oldum’; toz tarçın ‘sana yanıyorum’, tarçın çubuğuysa ‘kurbanın olurum’ demek imiş. Bu derece yerleşmiş gizli bir dilin kullanıldığı yerde, artan devlet kontrolüyle toplumda kötü gözle bakılan hemcins yakınlaşması pek çok kadının içinde çözümsüz bir huzursuzluk ve hasret olarak yaşar.

 

Şairimiz Kabe’ye varınca günahlarından arınmayı, ağrıyan kalbine şifa bulmayı diler. Kabe’yi tavaf ederken omuzlarındaki yüzbin ton suç ve günahın onu terkettiğini ve hafiflediğini yazar. Metnin bu kısmında günah hem tekil hem çoğul olur. Hem günahlar işlemiştir hem de büyük bir günahı vardır ama bunun ne olduğunu açıkça yazmaz. Acaba başka bir kadına duyduğu arzu mudur onun içini paralayan? Yoksa bunu yaşayamayacak olması mı? 7. dönüşünde mahvolmuş kalbinin tamir olduğunu ve sonrasında içtiği zemzem suyunun içini temizlediğini anlatır. Ancak tavaf ettiği Kabe onun ne gönlüne ne kafa karışıklığına nihai çare olur. İsfahan’a dönüş yolunda, Halep’te melankoli yeniden kalbini sarar. Biçare, tekrar yola koyulur. Neticede, seyahatten gayrı deva yoktur.

 

 

Kaynak: Kathryn Babayan, “‘In Spirit We Ate Each Other’s Sorrow’: Female Companionship in 17th Century Iran”

 

Ana görsel: Mir Afzal, 1640’lar

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

MEYDAN

YRazan el-Najjar’ı Nasıl Uğurlamalı?
Razan el-Najjar’ı Nasıl Uğurlamalı?

Razan'ı ağzından suları akan, savaş çığırtkanı bu medyadan koruyabilseydik...

MEYDAN

YŞarapnel Parçaları: Tecavüzün Bedeli, İfşa ve İyileşme
Şarapnel Parçaları: Tecavüzün Bedeli, İfşa ve İyileşme

İtiraf, kendini afişe etme nasıl bir eylemliliği talep ediyor? Kendini açmak, samimiyet nasıl bir dil, bir ilişkilenme biçimi gerektiriyor?

Bir de bunlar var

Çiko’nun Zor Anları
BUNGA BUNGA!
Atatürk’ün Bir Kadın Dergisinde Yayınlanan İlk Fotoğrafı

Send this to friend