Sanat tarihçisi Gülru Necipoğlu ile Mimar Sinan'ın yapıtları, 15-16. yy'da mimari kültür ve günümüzdeki mimarlık tartışmaları üzerine bir söyleşi yaptık.

TARİH

Mimar Sinan’ın Dehası, Rönesans Etkileri ve Mimari Kültür Üzerine Gülru Necipoğlu’yla Söyleşi

Gülru Necipoğlu halen Harvard Üniversitesi Sanat ve Mimari Tarihi Bölümünde hocalık yapan bir tarihçi. 15. ve 16. Yüzyılda Topkapı Sarayı – Mimari, Tören ve İktidar, The Topkapı Scroll—Geometry and Ornament in Islamic Architecture (Topkapı), ve Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimari Kültür gibi kitapları ve burada sayamayacağım kadar çok editörlüğünü yaptığı kitap, dergi ve ödülleri var. Üyesi olduğu ya da yönetim kurulunda bulunduğu kuruluşlar da mevcut. Geçenlerde rastladığım bir habere göre de ABD’deki en etkili 30 Türk kadınından biri.

 

Mimar Sinan üzerine olan son kitabının nihayet Türkçeye çevrilmesi üzerine 2013 Kasım’ında yapılan kitap tanıtımı ve Sinan ve Palladio Konferansı vesilesiyle kendisiyle Mimar Sinan, mimari kültür ve mimarlık tarihi üzerine bir söyleşi yaptık. Bu söyleşiyi İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde öğretim üyesi olan ve Gülru Necipoğlu’nun bir süre öğrencisi olmuş Hilal Uğurlu ile birlikte gerçekleştirdik. Söyleşinin ilk kısmı kitaba, ikinci kısmı ise mimarlık tarihi eğitimine odaklanacak.

 

 

Hilal Uğurlu: Arkitera’da yayınlanan, Betül Atasoy ile yaptığınız röportaj oldukça kapsamlı, nitelikli bir röportaj olmuş. Türkiye’de mimarlık tarihi, mimarlık ve tarih üçlüsünün ilişkisi malum oldukça zayıf. Eğitim sisteminde genel olarak bir olayı problematize etme, eleştirel bakışı destekleme yok. Mimarlık tarihine dair çok kuru ve yavan şeylerin olduğu bir zamanda bu kitap çıktı. Biz Türkiye’de mimarlık eğitimi alan, veren ve akademide olan insanlar için çok faydalı. Yani tabii İngilizcesini okumuş ve faydalanmaya başlamıştık zaten.

 

Sağolun umarım başkaları da faydalı bulur. Sizler okudunuz ama ben fark ettim ki, İngilizce bilenlere bile bir şekilde zor geliyor akademik bir kitap okumak. Hele ki böyle büyük bir kitap olunca okunma ihtimali daha da düşük. Topkapı Sarayı kitabım (1991’de yayımlanmıştı) ancak 2008 de Türkçesi çıktıktan sonra,insanlar “kitabınızı okuduk yararlanıyoruz” dediler.

 

Hilal: Ben öğrencilerden biliyorum, yüksek lisans seviyesinde İngilizce verdiğim okumalarda çok zorlanıyorlar. Öte yandan kitaptaki bakış açınız, üstüne onlarca kitap yazılmış bir konu üstüne kitap yazmış olmanız da bizim için çok ilham verici çünkü burada tekelleşen konular var. Herkesin bir konusu var ve o konu dokunulamaz, ellenemez hale geliyor.

 

İngilizce kitap 2005’te yayınlandığında çok değişik bir ortamdı. Bu arada Sinan ile ilgili ihtilaflar çıktı ‘Sinan gerçekten bir deha mıdır? Yoksa Cumhuriyet döneminde bir milli mimara ihtiyacımız olduğu için biz mi icad ettik?’ gibi. O zamandan beri tartışmaların birden daha da güncelleştiğini gördüm. Kitabım bilhassa camilerle ilgili olduğundan, yeni inşaatlar etrafındaki tartışmaları daha yakından takip ettim. Yazdığım eserin birdenbire başka bir yere oturduğunun, değişik bir okura hitap eder duruma geldiğinin farkına vardım. Zaten Türk okurunun bambaşka bir Sinan anlayışı, çok geniş bir merak potansiyeli olduğunu biliyordum. Amerika’da uzmanlaşmış grupların dışında, Sinan’a ait bilgileri ve ilgileri olanlar pek yok. O yüzden biraz ürktüğümü de söyleyebilirim. Burada kamplaşmalar var; mimarlık tarihini sadece biçimlerden okumak gerektiğine dair tercihler var. Yaklaşımım ters karşılanabilir diye düşündüm.

 

Bir de kitap yepyeni bir politik bağlama oturdu. 2013 senesi akademik araştırma iznim sırasında Sinan’la ilgili konferanslar verdim üniversitelerde. Dönüp dolaşıp ‘Ne düşünüyorsunuz Çamlıca Camii hakkında, doğru mudur? Sinan gibi biri geçilebilir mi?’ gibi sorular soruldu. Yani hep bugüne dair şeyler ilgi odağı. Bir de 2005’ten beri dikkatimi çeken diğer değişik husus, televizyonda tarih programlarının gittikçe fazlalaşmaya başlaması, hele Muhteşem Yüzyıl’dan beri. Herkes Kanuni’yi, Sinan’ı, Mihrimah’ı konuşuyor. Şimdi bir konuşma vermeye gittiğimde, Mihrimah’tan hiç bahsetmesem dahi, konu muhakkak dönüp dolaşıp ona geliyor. “Hocam bu konuya değinmediniz, ne düşünüyorsunuz, nedir işin aslı?” diye soruyorlar.

 

Oşu: Peki nedir Mihrimah hikâyesinin aslı?

 

Hikâyenin bir aslı filan yok. 1972’de Arthur Stratton’un yazmış olduğu Mimar Sinan’la ilgili tarihi romanda icad edilmiş bir aşktan başka birşey değil bu. Bazı Türkçe romanlarda da konu işlendiğinden epey yaygınlık kazanmış durumda.

 

Oşu: Sinan’ın döneminde başka mimarlarla ilişkisi nasıl? Ciddi bir yarış var mı?

 

Bu konuyla ilgili hala çok bilgimiz yok ama ciddi bir yarış olduğunu gösteren tezkireler var, yani Sinan’ın dostu Mustafa Sai’ye dikte ettiği otobiyografik metinler. Mesela Sinan’ın Avrupalı “kâfir” mimarlarla uzaktan uzağa yarıştığı anlaşılıyor. Bir de onu padişaha gammazlayan rakip gruplar var. Süleymaniye’yi bitiremeyecek, kubbenin altında oturmuş bir türlü kapatamıyor, gibi ayağını kaydırmaya çalışan, kötüleyenler var. Bir belgede ise Sinan’ı şikâyet etmişler. Külliyenin hemen yanı başındaki kendine ait konağa su almış, aslan başlıklı çeşmelerden şırıl şırıl su akıyormuş da külliyenin suyu azalmış. Bu şikâyete verilen yanıtı bulamadım, sonunda ne oldu bilemiyorum. Ancak cezalandırılmadığına göre padişah ona bu suyu kullanma hakkını vermişti gibi bir sonuç çıkabilir. Bir de çok uzun yaşıyor. Mimarbaşılık vezirlik gibi bir kurum değil. Kayd-ı hayat şartıyla dedikleri bir meslek. Bir kere atanınca ölene kadar azledilmiyor. Sinan 99-100 yaşına kadar yaşadığından, artık ölse de yerine biz geçsek demiş olanlar vardır çok.

 

Ben kitabımda bir hipotez öne sürdüm. Sinan’ın bilhassa mimar Subaşı Mehmed’i kendi yerine geçecek kişi olarak gördüğünü hayal ediyorum. Her şeyden önce, kendisi Hacca gittiği zaman yerine mimarbaşı kaymakamı olarak onu seçiyor. Padişahın onu atama belgesinden Mimar Sinan’ın tavsiyesi üzerine seçildiği anlaşılıyor. Mimar Sinan’ın vakfiyesini yakını olan 10 mimar şahit olarak imzalıyor, birinci sırada Subaşı Mehmed var. Önemli projeler veriliyor bu kişiye Sinan döneminde. Gelgelelim Mimar Davud’un ne vakfiyede adı geçiyor, ne de başka belgelerde. Dolayısıyla Davud’un faksiyonu olabilir Sinan’a iftira atanlar. Sonunda o mimarbaşı oluyor. Bunu da haremle çok yakın ilişkileri olmasına bağlıyorum; çünkü Sinan Hacdayken Topkapı Sarayı Harem’inde Davud’a çeşitli inşaatlar yaptırılıyor.

 

sinan çağı

 

 

Oşu: Demin değindiğiniz Mimar Sinan’a deha denir mi denmez mi tartışmasına gelebilir miyiz? Dehanın Türkiye’de kullanımı özcü bir yaklaşımdan gelebiliyor. Hem kitapta hem de konferansta gördük, bilgi birikimi, okuma, araştırma, merak, birbirinden etkilenme büyük rol oynuyor… Deha yakıştırması etrafındaki kafa karışıklığımızı biraz giderebilir misiniz?

 

Çok haklı bir tepki gösteriyorsun. Sinan çağında deha kavramı yoktu, ve modern çağdan evvel Osmanlıların dahi ve yenilikçi mimarları olduğu düşünülemez, diyenler var. Ancak otobiyografik tezkirelere baktığımızda Sinan açıkça kendinin bir deha olduğunu iddia ediyor. Çevresindeki tarihçiler de, Celalzade ve diğerleri, Rönesans metinlerindekinden farksız olarak onu bir dâhi olarak anlatıyorlar. Bu tür methiyeler günümüzde klişe olarak anlaşılıyor ama gerçekten de Sinan böyle algılanmış. Kanuni’nin Süleymaniye camisi ele alınırken mimarına özel bir yer ayrılmış. Celalzade diyor ki, Aristolar ona yamak olmak için can atardı. Değişik metinlerde bunun yansımasını görüyoruz. Demek ki tek bir kaynaktan çıkmadı Sinan’ın dahilik inşası. Zaten 1580’lerde kendi özyaşam öyküsünü dikte ettirmeden çok önce, 1560’larda bu methiyeli resmi tarih metinleri yazılıyor. 1582 tarihli Surname’de hassa mimarlarının Süleymaniye maketiyle Atmeydanı’ndaki geçidini betimleyen resmin metinsel anlatımında da mimarbaşının insanüstü mahareti göklere çıkarılıyor. Nasıl ki Michelangelo’yu kendi döneminde bir deha olarak algıladılar, ilahi güçler atfettiler, Sinan örneğinde de bu durumun tamamen paralel olduğunu görüyorum. Biz kendi tarihimizdeki kavramlardan habersiziz. O yüzden tarihi metinlerin mimari anıtlarla birlikte okunması lazım.

 

Hilal: Siz Sinan kitabının çevirisi için çalışırken de konuşmuştuk, çok yoğun mesai yaptınız. Pek çok şey eklediğinizi söylemiştiniz. Bunlardan bahseder misiniz biraz acaba? Sinan üstüne ortaya atılan birçok iddia var. Sizin eklerinizin bir kısmı bunlara cevap niteliğinde mesela.

 

Merak ediyorum, bu kadar emek verdim, insanlar okuyacaklar mı, değişik düşünmelerine yol açacak mı diye. Belirli iddialara cevap verdim ama burada ayrıntısıyla değinemeyeceğim. Türkçe çeviriye yeni bulmuş olduğum bazı bilgileri ekledim ve Osmanlıca metinleri tümüyle alıntıladım. İngilizce’de bunlar kısa alıntılar ve özetlerden ibaretti. Görsellerden de 30-40 tanesini daha iyi kaliteli görsellerle değiştirdim, kitap daha büyük boyutlu basılınca tam istediğim gibi bir yayın oldu; İngilizcesinden daha cazip ve birincil kaynaklar daha ayrıntılı. Birkaç gün de matbaaya gidip tüm görsellerin tek tek renk ayrımlarının yapılması sürecine katıldım. Mizanpajını çok iyi yaptılar. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın yetenekli bir ekibi var, her türlü nazımı çektiler. İçime sindi. Şu an kitap 200 sayfa, daha uzun.

 

Sinan’ın Rönesans ile hiç alakası olmadığı veya ‘Osmanlı’da kimlik yoktur, benlik yoktur’ şeklindeki iddialara da yanıt vermeye çalıştım. Bu tür yaklaşımların oryantalist olduğuna dair bayağı ilaveler yaptım. Ama esas farkı yaratan, metinleri yerleştirirken orijinal Osmanlıca metinlerini de araştırıp bulup eklememiz oldu. Hesna (Taşkömür) sağolsun bu işi üstlendi, yayınlananları buldu. Birçoğu da benim eskiden yapmış olduğum arşiv ve yazma kütüphanesi araştırmalarında yazdığım, dosyalarda karışık vaziyette duran notlardı. Hesna Hanım’a verirken yeniden baktım metinlere, “ne kadar şahane kaynaklar” dedim içimden. Argümanlara yarayan bölümlerini kısaltarak almıştım ilk kitapta, şimdi hazır bulmuşken olduğu gibi metinleri yerleştirelim dedik. Kimisi zor dille yazılmış, Lokman mesela daha edebi dille yazmış. Onların sadeleştirilmesi işi çıktı bir de. O yüzden hazırlık süreci epey uzadı. Bu girişimin bir nedeni de Osmanlı yazılı kaynaklarını küçümseyenlere kaynakların ne denli zengin olduğunu göstermek arzusuydu.

 

Ayrıca sırf sadeleştirmede bitmedi iş. Cemal’le (Kafadar) konuştuk; “İlmi standartları da korumak lazım; sen bu transliterasyon işini Şinasi Tekin Hocamızın bize öğrettiği gibi yap” dedi. Hak verdim ama tüm alıntıları standardize etmek oldukça zordu. Açıkçası metinleri okuyunca Osmanlıca öğrenmeye niyetlenenler belki olur diye de düşündüm, böyle bir artniyetim vardı.

 

Oşu: Genelde bu tür kitapları okurken hazırlık aşaması, araştırma süreci görünmez kalabiliyor. Bilginin çokluğu insanları etkilemekle beraber korkutuyor da ve ulaşılamazmış hissi veriyor. Sizin kitabınız ise hem çalışma sürecinde verilen emeği göstermesi açısından hem de bu emeğin verilebileceğini, yapılabilir bir şey olduğunu ortaya koyması, yol göstermesi açısından çok değerli…

 

Böyle düşünmene sevindim, ne mutlu bana. On yıllık emek verdim kitabın araştırmalarına. Bize hep Osmanlıcanın çok zor olduğu düşündürülmüştü. İlk Harvard’a girdiğimde ve Arapça dersi almam gerektiğinde acayip gözüm korkmuştu. İlk derste hatırlıyorum, sınıfın %90’ı harfleri biliyor. Masume vardı mesela, İranlı arkadaşım. Hoca dedi ki harfleri bilmeyenlere bir hafta mühlet tanıyorum. Gerçekten ağlamaklı olduğumu biliyorum, başıma bunlar da mı gelecekti diye…

 

Kaynağa erişemeyince insanlar yok zannediyorlar. Bir de kaynakların tipleri farklı. Daha çok Batı mimarlık tarihine alışkın olduğumuz için, Vitrivius gibi Alberti gibi metinler yok, evet, ama onlarda da vakfiyeler yok mesela. Yapıların programlarını anlamak, tüm fonksiyonel ayrıntılarını, tarih içinde geçirdikleri kullanım evrelerini ve ekonomik boyutlarını saptamak için vakfiyeler ve vakıf kayıtları eşsiz birer kaynak… Şimdi daha çok insan binaların bu yönlerine dikkat ediyor. Sadece formlar değil, fenomenolojik bir yaklaşım var. Vakfiyelerde edebi metinler olabiliyor. Fakat hepsi de çok fazla bilgi vermiyor, bazen hayal kırıklığına uğratıyor. Alıştığımız tarzda metinler değil Osmanlı kaynakları. Ama onlara karşı insan bir zevk ve tat geliştirirse, somut bir bilgi çıkmasa bile okumaktan zevk alıyor. Döneme dair daha farklı bir bakış açısı geliştirebiliyor.

 

Oşu: Bir dönemi hayalinde canlandırmak müthiş zor ve yaratıcılık istiyor. Hele de Mimar Sinan gibi bir araştırmada elinizde bir biyografi olunca aslında bu bambaşka zorluklar getiriyor. Kendi ağzındanmış gibi icraatlarını dinliyorsunuz. Antropolojide şöyle bir sorun vardır hani, saha çalışması sırasında konuştuğun insanların paylaştıklarından farklı bir çıkarım yaptığında, anlatılanlara şüpheci yaklaştığında, hatta olduğu gibi kabul edip aldığında dahi bunları kâğıda nasıl dökeceğin, yani bu kimseleri ve anlamaya çalıştığın dünyayı nasıl temsil edeceğin ciddi bir sorun olarak karşına dikilir. Tarih alanında ise bu sorun katlanarak büyüyor. Sinan’ın biyografisini okurken, bütün diğer kaynaklarla birleştirirken, binaların okumasını yaparken ve dönemin sosyo-kültürel iklimini araştırırken bu temsil meselesini nasıl çözdünüz? Elinizdeki biyografi nasıl bir fayda ve nasıl bir zorluk doğurdu çalışmanız sırasında?

 

Dediğini çok iyi anlıyorum, ne güzel ifade ettin. Lisans öğrencisiyken antropoloji okuduğumda her metni değişik kişiler değişik yorumluyor, ne şekilde kendilerini temsil etmişler gibi sorular soruyorduk. Hatta bir sürü araştırmacı o yüzden böyle bir çalışma yapmanın boş olduğunu da düşünüyordu. Antropolojinin ortaya koyduğu zorluklar nedeniyle sanat tarihçilerinin bir kısmı bu tür çağ zihniyeti çalışmalarını, yani zeitgeist tipli çalışmaları, ‘nasılsa insan kendi düşüncelerine ve güncel inançlarına göre bunu okuyacak, çarpıtacak düşüncesiyle beyhude bir uğraş olarak görüyor. Bir şekilde sen de yeni bir metin yaratıyorsun.

 

Sorunları bildiğim halde yine de tarihi ve edebi metinleri yorumlamayı önemsiyorum. Ama daha yeni bir nesil bu tür yaklaşımlarla fazla ilgilenmiyor. Bunun sonucu olarak da mimarlık pratiği giderek içinde bağımsız, otonom bir alan olarak algılanmaya başlandı. Bilhassa ABD’deki mimarlık okullarında. Mesela GSD’de (Graduate School of Design, Harvard Üniversitesi Tasarım Yüksek Lisans Programı) eskiden tamamen bağlam önemsenirken— çünkü postmodernizmde referanslar hep önemliydi—şimdiki global ortamda durum değişti. Her kültüre uyan binaların yapılması için fazla derin okumak değil, tam tersine biçimlerin transparan olması bekleniyor.

 

Modern mimarinin yaklaşımları tarihin de yorumlanmasını belirlemiş hep. O yüzden bazen kendimi demode hissediyorum, fakat beni ilgilendirmiyor. Çünkü edebiyatçılar da bir metin okuduklarında kendi yorumlarını vermekten hala hoşlanıyorlar. İnsanlar, bu da Gülru Necipoğlu’nun kendi yorumlarına göre yaptığı bir kurgu, diyebilir tabii ki. Zaten objektiflik olabileceğini düşünmüyorum. Ancak bir sürü değişik yazılı metinleri okuduğumda, görsel malzemeye de birlikte baktığımda kendime has bir sürü çıkarımlarım oluyor. Bunları görmek ve yazmak bana son derece heyecan veriyor. Kimileri daha çok konuşmayla ifade ederler kendilerini. Bense içine dönük ifade biçimlerinde, bilhassa yazarken daha derinleştiğimi hissediyorum. Eskiden resim yapardım o da teke tek bir uğraş. Tamam ders veriyorum, içine kapalı bir insan da değilim ama, yazarken hem düşüncelerimin daha olgunlaştığını hissediyorum, hem de yazmanın bir bilgi üretme süreci olduğunu fark ediyorum. Söyleşilerde birçok şey söyleyebiliyorsun ama kâğıda dökmeye başladığında bütün dipnotlarıyla bir argüman kurgulamaya başladığında, kendi eksiklerini hatta yanlış yorumlarını görebiliyorsun. Aslında bayağı yorumbilimsel bir yaklaşımım var. Fakat ille de bir teoriye bağlanarak yorum yapmayı da sevmiyorum çünkü seneler ilerledikçe her teorik yaklaşımın nasıl modasının gelip geçtiğini görüyorum. Lisans eğitimim boyunca, mesela antropoloji ve yapısalcılık önemliydi her alanda, sanat ve mimarlık tarihi dahil. Sonra semiyotik önemli oldu ve bu tür yaklaşımlar revaçtaydı. Derken Sinan kitabımın yayınlanması için Londra, Reaktion Books’un genel editörüyle ilk anlaştığımızda bana, “semiyotik terminolojilerini çıkar artık, başka terimler kullan” dedi. Şimdi de Türkçe edisyonu için bana dediler ki bu kitapta ‘bağlamsal’ı çok kullanıyorsun. Bağlamın da pek modası yok artık. Halbuki ‘bedensel deneyim,’ ‘yorumbilimsel’ kavramlarını kullansan daha çekici olur. Hepsi kitapta var, onları daha bariz şekilde ortaya çıkarabilirsin diye önerdiler. Ama ben artık belirli bir görüş açışına bağlanmayan eklektik ve kişisel yaklaşımlar tercih ediyorum.

 

Oşu: Aslında tek bir görüş açısına demir atmak da eldeki çalışmayı zayıflatabilir sanki…

 

Ben de böyle düşünüyorum ama metodolojiyi ön plana çıkarmak gerektiğini düşünen çok. Nereden geliyorsun nereye gidiyorsun, okuyucunu haberdar etmen lazım diyorlar. Ben bunu ifşa etmenin çok da önemli olduğunu düşünmüyorum. Bence metotlar ve teoriler birer araç. Bizim sahalarda ampirik bilgi birikimi eksikliği olduğundan, ansiklopedik olmadan yeni bilgiler üretmek gibi bir amacım hep oluyor.

 

Arşivde çalışmayı da bu yüzden seviyorum sanırsam. Dedektiflik gibi yeni bilgileri ortaya çıkarmak tutkusu. Kaç sahada var ki böyle okunmamış arşivler? Neyle karşılaşacağını hiç bilmiyorsun. Müthiş heyecan verici keşifler mümkün.

 

Bir de ben okuduğum kaynakları okuyucuya sunarak, benden sonra gelenlerin araştırmalarında daha kolay ve yaratıcı şekilde ilerlemesini sağlamak istiyorum. Topkapı Scroll kitabım daha çok okunurdu eğer bu desenler rulosunun tıpkıbasımını yapmasaydım, hem de daha ucuz olurdu. Okunması zahmetli kocaman bir kitap oldu. Ama düşündüm ki bu çok önemli bir belge ve bambaşka sonuçlar çıkartabilir başkaları. Benim alanımda çalışmayan kimseler, matematikçiler veya mimarlar farklı çıkarımlarda bulunabilir. Bu belgeyi ulaşılabilir hale getirmek çok önemliydi bence. Mesela sanatçıların heykeltıraşların da rulodaki desenleri kullandığını biliyorum. Ayrıca Marmaray metro hattında bu rulodan esinlenen desenler çini panolarında kullanıldı.

 

Hilal: Bizim kütüphanede [İTÜ Mimarlık Fak. kütüphanesi] var kitap ve öğrenciler bayağı kullanıyorlar görselleri.

 

Memnun oldum. Benimkinden değişik bakış açılarına veya çalışmalara önayak olması çok hoşuma gidiyor. Ayrıca dipnotlarını da bu nedenle çok önemsiyorum. Artık dipnota çok fazla rağbet yok, hatta bazı yayınevleri dipnotsuz kitap bile ısmarlıyorlar. Böyle anti-entelektüel bir akım da var. Ben dipnotlardan çok şey öğrendim, bir sürü kaynağa da o şekilde ulaştım.

 

Oşu: Konferansta Sinan ve Palladio’ya birlikte odaklanmak, karşılaştırmalı bakış açısıyla o dönemin mimarisine bakmak, yapıların nasıl şekillendiğini daha geniş bir bağlamda görmek çok değerli ve yeniydi. Konferansta şöyle demiştiniz: Sinan’ın kendi başına bulduğu bir şey yok ama tenasüp, orantı (proportion) ve çevreyle kurduğu ilişki açısından benzersiz, biricik. Bugün bunu görmüyor oluşumuz çok üzücü. Bunu yakalamak, bu okumayı yapabilmek için bizim bu türden karşılaştırmalı çalışmalara ve bir de çevre bilincine ihtiyacımız var herhalde.

 

Bunları bilmeden nasıl yaşıyormuşum diyebilir insan hakikaten. Harvard’da mecburi dersler programı var. Ben de Kanuni Sultan Süleyman mimarisi dersimi değişik bir perspektife oturtarak vermek istedim. Başvuru formunda bazı sorular vardı, mesela: Mimarlık tarihini niye bir lisans öğrencisi öğrenmelidir? Bu dersten çıktığında hiç mimari okumayan bir öğrencinin 10 sene sonra neler hatırında kalmış olmasını istersiniz? Çok güzel bir soru bu bence. Ne işlerine yarar bu ders? Dediğin gibi hem çevreyi algılamakta hem de onu sahiplenmekte mimarlık tarihi bilmek çok önemli. İnsanlar sürekli seyahat ediyorlar, fotoğraf çekiyorlar. Ama bilinçsiz iseler neden bu resimleri çektiklerini dahi bilmezler.

 

Aslında bence resim sanatı ve tabloları öğrenmekten de daha önemli bir şey mimarlık tarihi bilgisi, çünkü mimarinin içinde sürekli yaşıyoruz. Bu yaşamsal bir olgu. Her dakika çevremizde mimari ile bir ilişki içindeyiz, şehirle, tabiatla. Eflatuncu İslam felsefesinde en önemli sanat ve zanaatlar derken tıp, mimari ve kumaş gösteriliyor. Evet kumaş da var çünkü giyim kuşamsız olmaz. Bunlar insanın hayati ihtiyaçlarına hitap ediyor. Mimarinin ayrıca kendisine bağlı olan zanaatlarla da yakın ilişkisi var. Hayvanlar dahi kendilerine yuva yapıyorlar. Yani tamamen akademik bir konudan bahsetmiyoruz. Kısacası, bazı mimarlık ve sanat kavramlarının muhakkak öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorum, çevremize daha duyarlı ve bilinçli bir estetik açıdan yaklaşabilmemiz için.

 

Röportajın ikinci bölümü mimarlık tarihi eğitimiyle devam ediyor.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

MEYDAN

YRazan el-Najjar’ı Nasıl Uğurlamalı?
Razan el-Najjar’ı Nasıl Uğurlamalı?

Razan'ı ağzından suları akan, savaş çığırtkanı bu medyadan koruyabilseydik...

Bir de bunlar var

Montreal Katliamı Beni Feminist Yaptı
Yuri Gagarin, Uzaya Gitmeden Dakikalar Önce
Ayhan Işık Matematiği ya da “Öp Annenin Elini” (1964)

Send this to friend